Ayşegül Doğan: Kobanî kuşatma altında; su, gıda, elektrik ve internet yok, acil yardım yapılmalı

Parti Sözcümüz Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere ilişkin Genel Merkezimizde basın toplantısı düzenledi. Doğan, şunları söyledi: 

Manipülasyon ve bilgi kirliliği çok fazla

Suriye’de yaşananlara dair oluşan endişe ve kaygılar, yapılan birtakım açıklamalar, çözüm arayışları bugünkü basın toplantımızın özel olarak gündemi olacak. Bu bilgilendirmenin öneminin de altını çizmek istiyorum. Çünkü manipülasyon çok fazla. Aşırı bilgi kirliliği içerisinde insanlar gerçek bilgiye erişmeye çalışıyor. Tam da bilgiye erişimin engellenmesiyle başlamak istiyorum. Erişim engellenmeye çalışılıyor. Bilgi, algıyla karartılmaya çalışılıyor. Bu erişim engellerinin başında da daha önce sıkça alışık olduğumuz ama birkaç aydır daha az görmeye başladığımız bazı engeller var. Doğrudan özgür basın geleneğini temsil eden ajanslara getirilen engeller mesela. Hesaplar kapatılıyor, bu hesaplara erişim engelleniyor. Bunlar ağırlıklı olarak sahada yaşananları aktaran hesaplar. Özel olarak seçiliyor ve hedef gösteriliyor. Sizler doğru bilgiye, doğru habere ulaşamayın diye hedef alınıyor. Yani gazetecilere yönelik saldırılar tesadüf değil.

Gazeteciler tartaklanıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor

Yalnızca hesap engelleri yok. Gazeteciler tutuklanıyor, gözaltına alınıyor, tartaklanıyor, darp ediliyor, işkence ve kötü muameleye maruz bırakılıyor. Bunlar da tesadüf değil. 8 Ocak’ta gazeteciler Emrullah Acar ve Nedim Oruç polis tarafından açık bir biçimde tehdit edildi. Orada yalnızca gazetecilik yaptıkları için, bunu duyurmak istedikleri için tehdit edildiler. Halep'te 6 Ocak'ta başlayan saldırılarla birlikte buna ilişkin itirazlar da artmaya başladı. İşte haber takibi yaparken tehdit edildiler. Bunlar görüntülerle de kayıt altına alındı. Sonra gazetecilerden Nedim Oruç tutuklandı. Tutuklanma gerekçesi ibretlik. Çünkü yine bir başka haber takibiyle ilgili sorular yöneltilmiş Oruç'a. 26 Ekim'de yapılan açıklamayı takip etmiş olması. Yani PKK'nin yaptığı geri çekilme açıklamasını takip ettiği için sorulan sorular. Dolayısıyla tutuklanmış. Başka bir şey daha var. 8 yıl öncesine ait bir dergide parmak izi varmış, niye varmış? 21 Ocak’ta yine Rojava'daki saldırılara karşı düzenlenen yürüyüşü takip eden Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Kesira Önel ve Ferhat Akıncı, Pelşin Çetinkaya, Muhammed Demircan, Muhammed Ali Yolmaz ve Heval Önkol gözaltına alındı. Polis tarafından darp edildiler. Fransız gazeteci Raphaël Boukandour da 19 Ocak'ta İstanbul Sancaktepe'de gerçekleştirilen basın açıklamasını takip ettiği sırada gözaltına alındıktan sonra Arnavutköy geri gönderme merkezine gönderildi ve idari gözetim altına alındı. 22 Ocak’ta Suruç'ta Kobanî sınırına doğru yapılan protesto yürüyüşünü takip eden gazeteci Metin Yoksu yürüyüş sırasında düşerek yaralandı. Müdahale sırasında atılan bir gaz kapsülünün başının sol tarafına isabet etmesi üzerine de hastaneye kaldırıldı. Yoksu’nun kaburgalarında zedelenme ve çatlak tespit edildi. Olası kafa travmasına karşı tomografisi çekildi.

Sansür anlayışı hızla devreye alındı

Gelelim erişim engellerine. Sansür anlayışı hızla yeniden devreye alınmış durumda. Eleştirel, muhalif, birçok haber sitesi, sosyal medya hesabı bu süre zarfında engellendi. Yani 6 Ocak’tan bu yana. Mezopotamya Ajansı ve Jinnews’in sosyal medya hesapları en az 4’er kez, Yeni Yaşam gazetesinin hesabı en az 2 kez erişime engellendi. Ayrıca çok sayıda gazetecinin kişisel sosyal medya hesabı da erişime kapatıldı. Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan ve duyarlı davranan, vicdanlı davranan pek çok ismin de X hesapları Rojava paylaşımlarından dolayı engellendi. Yalnızca gazetecilerin de değil milletvekillerinin dahi hesapları engellendi. Mardin Milletvekilimiz Kamuran Tanhan ile eski Şırnak Milletvekilimiz Ferhat Encü'nün de hesapları engellenen hesaplar arasında. 

Haklı mücadelenin bastırılması, sindirilmesi başarılamadı

Protesto yasakları var bir yandan da. Dün Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’ın, pek çok bileşen partimizin ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin yer aldığı Suruç'taki yürüyüş esnasında da bir müdahale yaşandı. Bu protesto yasakları ve müdahaleler yalnızca bununla sınırlı kalmadı. Akabinde bir açıklama geldi Diyarbakır Valiliğinden. 23-26 Ocak 2026 tarihleri arasında il genelinde toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması kararı alındı. Şimdi buradan bir daha seslenelim. Bunlar çok denendi. Erişim engelleri, yasaklamalar, gözaltı, darp, işkence, kötü muamele ve daha pek çok insanlık dışı yöntem denendi bugüne kadar. Başarılamadı. Başarılamayan ne? Bu haklı mücadelenin bastırılması, sindirilmesi. Haklı olana kulak kabartmak, bu sesi duymak varken neden bu itirazlar? Binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan hem Türkiye'de hem dünyada neden ayakta? Ne diyorlar? Ne söylemek istiyorlar? Yasak getirilmeye çalışılan konu nedir? Kuşatılmaya çalışılan yer neresidir? Niye kuşatılıyor? Niye oradaki yardım çağrısı ya da oradaki insani kriz böyle değerlendiriliyor? Esasen tartışılması gereken konular bunlar. Bu yöntemlerle bunları başka türlü tartışmak, tartıştırmak mümkün değil. Vazgeçin o yüzden. Gerçekten bu uygulamalardan vazgeçin. 

Kime yönelirse yönelsin antidemokratik uygulamalar karşısında durmaya devam edeceğiz 

Bu dakikalarda burada toplantı halindeyken biz ne oldu? Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e kent uzlaşısından dolayı ceza verildi. 6 yıl, 3 ay hapis cezası verildi. Kent uzlaşısı bir suç değildir demekten, kent uzlaşısı her siyasi partinin kullanabileceği son derece doğal haktır demekten biz yorulmadık. Bunu hep söyleyeceğiz, tekrar edeceğiz. Kime yönelirse yönelsin bu cezalar, yasaklar, antidemokratik uygulamalar karşısında duracağız ve buna karşı mücadele edeceğiz. Ancak tüm Türkiye için bir haksızlık bu. Bu haksızlığı sürdürmekten vazgeçin. Bu çağrıyı yineliyoruz. Çünkü böyle yasaklarla ve sözü, meydanı, alanı, iradeyi kuşatarak ya da yok sayarak bu sorunların çözülmediğini çokça birlikte tecrübe ettik ve kaybettik. O yüzden korkmamak gerekir. Yasaklarla değil cesaretle yol almak gerekir. Meydanları kapatmamak gerekir. Diyalog yolunu açmak gerekir. Barış istiyorsanız bu seslere kulak vermeniz gerekir. Barışın yolunu açmanız gerekir. Bunun yoluna barikat koymamak gerekir. Yasak kalksa da kalkmasa da engelleme olsa da olmasa da erişim engeli gelse de gelmese de gazeteciler gazetecilik yapmaya devam edecekler. Bu da tecrübeyle sabit. Siyasetçiler oldukları her yerde siyaset üretmeye devam edecekler. Halklar itirazlarını yükseltmeye devam edecekler. Yani bu yasaklarla onları engellemeye çalışmayın. 

Diyalog kanallarının açılması için görüşmeler yürütüyoruz 

6 Ocak'ta başlayan saldırılardan bu yana Merkez Yürütme Kurulumuz, Parti Meclisimiz, milletvekillerimiz, il ve ilçe örgütlerimiz, hepimiz bu saldırıların durması ve bir an önce diyalog ve müzakere masasının güçlenmesi için alandayız. Sahada yapılan yürüyüşlere katılıyoruz. Bir yandan onlara öncülük ediyoruz, bir yandan diyalog kanallarının açılması için görüşmeler yürütüyoruz. Merkez Yürütme Kurulumuzun kararıyla bir kriz koordinasyonu oluşturduk. Bu kriz koordinasyon kurulu da aslında tüm bu bilgileri bir süzgeçten geçirerek, eleyerek sizlerle paylaşmak üzere günlük toplanıyor. Her dakika neredeyse iletişim halinde. İçinde MYK üyelerimizin olduğu, grup başkanvekillerimizin olduğu bir kuruldan bahsediyoruz. Yine Dış İlişkiler Komisyonumuz, STK ve Siyasi Partilerle İlişkiler Komisyonumuz da bu koordinasyonun merkezinde yer alıyor. Yani bir yandan iç ve dış diplomasiyi sürdürmeye çalışıyoruz, öte yandan halkın haklı itirazının yanında durmaya çalışıyoruz. Tabii bir yanında da bu işin Barış ve Demokratik Toplum Süreci var.

Yaşananlar Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimidir

Biz genel olarak tüm bu yaşananları, Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak görüyoruz. Sabote etme girişimi olarak görüyoruz. Sürecin devam edebilmesi için de gerekli çalışmaları yapmaya çalışıyoruz. Bunların birbirinden ayrılmaz hale nasıl dönüştüğünü görüyorsunuz. 

Protestolarda en az 417 kişi gözaltına alındı, 60 kişi tutuklandı

Yine merak ettiğiniz bir başka konunun gözaltılar olduğunu biliyorum. Tespit edilebilenler bunlar. Ayrıca İçişleri Bakanlığının da konuya ilişkin bir açıklaması var. 6 Ocak'tan bugüne anayasal haklarını kullanan kadın, gazeteci, kitle örgütü temsilcileri ve üyelerimizin hedef alındığı baskı sarmalından bahsedeceğim. Saldırıların Türkiye'de protesto edilmeye başlaması ile birlikte, yani 20 Ocak itibarıyla İçişleri Bakanlığı verilerine göre 356 kişi gözaltına alınmış, 35 kişi tutuklanmış, 45 kişi ise adli kontrol tedbiriyle serbest bırakılmış. Bize gelen bilgilere göre en az 417 kişi gözaltına alınmış, en az 60 kişi tutuklanmış ve halihazırda en az 100 kişi gözaltında. Viranşehir’de 2,5 aylık bebeğin anne ve babası Sevgi ve Serhat Talay da gözaltında. 2,5 aylık bebeği olan bir annenin vicdanı Rojava'da yaşananları kabul etmiyor ve bunun için o yürüyüşlere katılıyor, demokratik bir biçimde tepkisini ortaya koyuyor. Anneye yapılan muamele ne? 2,5 aylık bebeğe rağmen Talay çifti ve beraberindekilerin gözaltı süresi bir gün daha uzatılıyor. Sevgi Talay’ın yakınları bebeğin emzirilmesi için bir iki saat saatte bir bebeği emniyete getiriyorlar. Üstelik merkezde de oturmuyorlar.

Hukuksuzluk açık bir biçimde savunuluyor

Yine seçim bölgem Şırnak'ta en az 100 kişi gözaltında. Nedeni belirsiz. Hatta bazıları oturdukları kafeteryadan bir anda işkenceye varan muameleyle gözaltına alınıyorlar. Aralarında çocuklar var. Avukat yasağı getiriliyor. Hukuksuzluk açık bir biçimde savunuluyor. Bunlar Şırnak'tan, Urfa'dan birkaç örnek. Çeşitli yerlerden böyle haberler geliyor. Biz bu haberlerin doğruluğunu büyük oranda teyit ediyoruz. Buradan İçişleri Bakanlığına sesleniyoruz: Bunu yapmayın. Bu gözaltılar, tutuklamalar, kötü muamele ve işkence gerçekten suç. Asıl suç bu. Bunu yapmaktan vazgeçin. Baskıyla, sansürle, kötü muameleyle bu sesleri susturamayacağınızı siz de tecrübe ettiniz. Geçmişe dönmek yerine yeniyi yaratmak için çaba sarf etmek gerekiyor. O çaba da böyle ortaya çıkmaz. O yüzden bir daha açıkça çağrımızı yapıyoruz. Rojava protestolarını böyle kuşatmak, hak değilmiş, meşru değilmiş gibi davranmak ya da o protestolardaki kalabalığın artmaması için gözdağı vermek, yasak kararı almak ancak ve ancak öfkeyi kabartır. Bunu yapmayın. Ne sansürü ne kötü muameleyi ne de işkenceyi kabul ediyoruz.

Nerede durduğumuzu belli ki duymak isteyenler var

İçinde Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları’nın da olduğu bir heyet biliyorsunuz Rojava'da bir dizi ziyarette bulundu. PYD Genel Merkezini ziyaret ettiler, Eşbaşkanlar ve Eşbaşkanlık Konseyi üyeleriyle görüştüler. Heyet, ENKS ve PDKS’nin birleşiminden oluşan Kürdistan Birlik Meclisini ziyaret etti. Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi yetkilileriyle de bir araya geldi. Orada Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Türkiye'nin yapıcı bir rol oynaması gerektiğine dair çağrımızı yineledi. Şimdi geri dönüyorlar. İzlenimlerini geldikleri zaman sizlerle paylaşacaklar. Fakat bu konu yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da konuşuluyor. Herkes oradaki gelişmelere bakıyor bir yandan. Çünkü birbirini etkileyen sonuçlar doğurmasından endişe duyanlar da var, bunu kışkırtmak isteyenler de var. Sık sık duyuyorsunuz; SDG, YPG, PYD ile ilgili açıklamalar yapılıyor. En çok da bize birtakım atıflarda bulunuluyor. Bizim karar vermemiz gerektiği söyleniyor. Tarafımızı artık açıkça ifade etmemiz gerektiği söyleniyor. Nerede durduğumuzu yeniden belli ki duymak isteyenler var. O yüzden ben tam burada heyetimizden de bahsetmişken başlamak istiyorum bu konuya. Bu tartışmaları hep birlikte görüyoruz, yinelemekte fayda var. 

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının tarafındayız 

DEM Parti olarak şöyle düşünüyoruz. Kürtlerin kazanımlarının bir tehdit oluşturabileceğine ilişkin yaratılan algılara dair nefret söylemi ve ırkçılığı da görüyoruz bir yandan. Kürtler söz konusu olduğunda ne yazık ki çok kolay hortlayan bir ırkçılık var. Yine Kürtler söz konusu olduğunda bu normalleştirilmeye çalışılıyor. Yine Kürt herhangi bir statüye ya da demokratik kazanıma sahip olmasın diye hızlıca ortaklaşabilenler olduğunu da gördük bu süre zarfında. Bunları niye özellikle hatırlatıyoruz? Çünkü biz bu konularda çok uyarıda bulunduk. Üstelik bunun yalnızca Kürt karşıtlığı olmadığını da söyledik. Ne dedik? Dedik ki bu ırkçılıktır, kime yapılırsa yapılsın bunun karşısında durmak gerekir. Bugün bu DEM'e, Kürtlere ya da DEM'in temsil ettiği değerlere yöneliyor ama yarın geniş bir çeperdeki herkes buna maruz kalabilir. Böyle olmasın diye gelin şimdi bu ırkçılığa karşı mücadele edelim dedik. Kürt'ü, Alevi'yi hedef alan, yarın diğerlerini de hedef alır dedik. Keşke yanılsaydık ama yine yanılmadık. O yüzden bugün çok kritik bir zamandan geçiyoruz. Biz Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının tarafındayız, arkasındayız, yanındayız. Kararımız belli, kararımız net, kararımız açık. Bizim kararımızda bir savrulma, bir yalpalama söz konusu değil. Biz olduğumuz yerdeyiz. Üstelik olduğumuz yerden birkaç adım daha öteye geçebilmek için olağanüstü koşullarda çaba sarf ediyoruz. Ama kullanılan dile bakın. Gerginlik üreten, tedirginlik yaratan, güvensizliği pekiştiren, dostluktan uzaklaştıran, çözüm arayışı yerine yeniden kavgayı hatırlatan bir dil kullanılıyor. Dille ilgili de çok uyarı yaptık, yineliyoruz. Bu dil, dostluğun dili değil. Bu dil, çözüm arayışının dili değil. Bu dil mesafeleri yakınlaştırmaz. Bu dilden tümden kopuşu gösteren somut emarelere ihtiyacımız var. Bu dil yeni bir kardeşliğin tarifleneceği dönemin dili değil. Bu dil kapsayıcı değil. Bu dil uzlaştırıcı değil. Tüm yetkililere buradan sesleniyoruz: Bu dille seslenmek yerine, dostluğu pekiştirecek ve çözüm arayışını güçlendirecek bir dil tercih edilmeli. Bu dil sivrildikçe ne yazık ki güven de zedeleniyor. 

Türkiye, Kürtleri tehdit olarak görmemeli

Kürtler Türkiye için bir tehditmiş gibi konuşuluyor, değerlendirme ve analizler yapılıyor. Bazı yorumcular, Suriye'de yaşayan Kürtlere zaten sözleriyle savaş ilan ediyorlar. Ama ellerinde onlara zarar verebilecek bir araç olsa anında kullanabilecek şekilde konuşuyorlar. Bu normal mi? Bu ırkçılık değil de nedir? Buna niye yalnızca biz isyan ediyoruz? Buna niye yalnızca biz itiraz ediyoruz? Yalnızca biz etmemeliyiz. Bunun birinci derecede sorumluları bugün bu ülkeyi yönetenlerdir. Bu dilin bu kadar yaygın hale gelmesi, bu ülkenin resmen bu dili tercih ediyor olmasından kaynaklanıyor. Bunu yapmayın, bu dili değiştirin. Türkiye, Kürtleri bir tehdit olarak görmemeli; aksine Türkiye'nin birliği için Kürtlerle dostluğu bir fırsat olarak görmeli. Varlıkları ve kazanımları her nerede olursa olsun, Türkiye'nin Kürtlerle iyi ilişkiler kurması ve onların haklarının güvenceye alınması için adımlar atması Türkiye'nin güvenliğini de daha sağlam hale getirir. 

Ambalaj HTŞ, zihniyet IŞİD olamaz

Ambalaj HTŞ Suriye'de, geçici yönetim HTŞ, öyle değil mi? Suriye ordusunun yaptığı işleri görüyorsunuzdur. Görmeyenler için söyleyelim. IŞİD'e karşı savaşmış SDG'li Arapların mezar taşları tahrip edildi. Mezarlara saldırdılar. IŞİD'e karşı savaşan SDG'li Araplardan Suriye ordusu mensupları neden rahatsız? Eğer IŞİD zihniyetini taşımıyorlarsa neden rahatsız olduklarını ifade etmek durumundalar. Bu soruyu niye buradan soruyoruz? Çünkü bize alanda soruluyor. “Türkiye neden Kürtler yerine HTŞ tercihi yaptı?” diye soranlara yanıt vermesi gerekenler ülkeyi yönetenler, bu tercihi yapanlar. Milli Savunma Bakanının yaptığı açıklama soruluyor bize. “Eğer destek istenirse gitmeye hazırız”. Dışişleri Bakanlığının yaptığı açıklamalar soruluyor. Bunlara tepki duyuluyor. Bunlara yanıt vermesi gereken iktidardır. Ambalaj HTŞ, zihniyet IŞİD olamaz, olmamalı. İsyanımızın da öfkemizin de nedeni budur. Bu yalnızca Kürt'e yönelik bir tehdit değildir, bu sadece Kürtlük meselesi değildir; bu bir insanlık meselesidir. Kadınlara dönük vahşet, zorla yerinden etme ve katliam tehdidi karşısında kimseye suskunluk dayatılamaz. 

Suriye’deki saldırılar Türkiye’deki Kürtlerde yeni bir kırılma yarattı 

Yine içeride barış, dışarıda savaş nasıl olacak? Bu sorunun yanıtı da açık. Biz diyoruz ki içeride, dışarı, her yerde barış ve eşitlik. Sahici bir kardeşlik, eşit bir kardeşlik. Bakınız, Suriye'de Kürtlere yönelik saldırılar Türkiye'deki Kürtlerde yeni bir kırılma yarattı diye konuşuluyor günlerdir. İnsanlar ayakta. Evet, yeni bir kırılma yarattı. Kürtler öfkeli, kırgın. Bu kırılma derinleştirilmemeli. Bu sadece bir güven krizi değil çünkü. İktidarın süreçle ilgili zaten sorgulanan samimiyetine, sahiciliğine yeni bir gölge düşmüş oldu. Bu gölgeyi kaldıracak olan da sorumlular. Bunu onarmak iktidarın sorumluluğunda. Şu anda maalesef Kürtlerin her kazanımı sanki Türkiye'ye karşı bir milli güvenlik tehdidiymiş gibi görülüyor. Böyle bir zihniyet daha baskın. Oysa ambalajı HTŞ, zihniyeti IŞİD olan bir yapılanma Türkiye'nin sınır komşusu olmak üzere. Bunun önümüzdeki yıllar içerisindeki etkileri şimdiden öngörülemez ve buna ilişkin tedbirler alınmazsa yarın gerçekten çok geç olabilir. O yüzden biz DEM Parti olarak diyoruz ki kime yapılırsa yapılsın haksızlığın karşısında durmalıyız.

IŞİD zihniyetiyle karşı karşıya kalmak istemeyen herkesi sorumluluğa çağırıyoruz

Kürtlere, Alevilere, Dürzilere haksızlık yapılıyorsa vicdanlı insanlar olarak tepkimizi ortaya koymalıyız. Haksızlığa uğrayanlarla dayanışmalıyız. Buradan da yarın IŞİD zihniyetiyle karşı karşıya kalmak istemeyen herkese sorumluluk üstlenme çağrısı yapıyoruz. Biz, Kürtler, Türkler, Araplar, Çerkesler, Aleviler, Dürziler, Ermeniler, tüm halklar ve inançlar için barış, eşitlik ve özgürlük istiyoruz. Bizim kararımız net, tarafımız belli; hakların tanınmasının, barışın tesis edilmesinin yanındayız. Hassas günlerdeyiz. Kırılgan bir zaman, tarihsel bir kırılma anı. Bugün içeride ve dışarıda, her yerde barış demenin, ısrar etmenin çok önemli olduğu tarihsel bir kavşaktayız. Biz ısrarla barışa sahip çıkmaya devam edeceğiz. 

Eş Genel Başkanlarımızdan oluşan bir heyet siyasi partileri ziyaret edecek 

SORU: Haftaya DEM Parti Eş Genel Başkanlarının Rojava konusu ile ilgili siyasi partileri ziyaret edeceği söyleniyor. Doğru mu? Program belli mi? Hangi partiler ziyarete dahil olacak? 

Eş Genel Başkanlarımızdan oluşan bir heyet önümüzdeki hafta siyasi partileri ziyaret edecek Rojava'daki izlenimlerini ve gözlemlerini aktarmak için. Aynı zamanda çözüm masasını güçlendirmeye dair de siyasetin aktif rol üstlenmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak yalnızca çağrı yapmıyoruz, birtakım görüşmeler de yürütüyoruz bir yandan. Bunların tarihi ve günü netleştiğinde zaten sizlerle paylaşılacaktır. Ama önümüzdeki hafta içerisinde olacak. Hafta başı ve ondan sonraki günlerde hızla siyasi partilerle, öncelikle muhalefet partileriyle bir araya gelinecek. 

Kobanî kuşatma altında; Kobanî'de su, elektrik ve internet yok 

SORU: Geçtiğimiz günlerde Suriye ordusu ile SDG güçleri arasında bir ateşkes mutabakatı imzalanmıştı. Dört günlük bir süre tanınmıştı. Yarın bu süre doluyor. Benim sorum iki parçalı. Birincisi bu ateşkesin uzatılması ya da kalıcı barışın sağlanması için aktörler adımlar atıyor mu, nasıl adımlar atıyorlar? İkincisi de ateşkes devam etmezse ve çatışmalar yoğunlaşırsa bunun ülkemizdeki çözüm süreci üzerindeki etkileri nasıl olur? 

Şimdi Kobanî kuşatma altında. Su yok, elektrik yok, internet yok. Acil bir şekilde gıda yardımına mesela ihtiyacı var. Yani orada gerçekten insanlıkla ilgili bir mesele yaşanıyor. Yalnızca Kürtlük meselesi değil derken bunun özellikle altını çizdik. Bir müzakere yolunun açık olması konusunda en başında beri sorumlu ülkelere, garantör ülkelere, kolaylaştırıcı olabilecek ülkelere çağrılar yaptık. Özellikle de Türkiye'ye biliyorsunuz bu konuda çağrılar yaptık yapıcı bir rol oynaması için. Asla yıkıcı bir rol oynamaması gerektiğini söyledik. Birleştirici bir rol oynamalı Türkiye Suriye'de. Birtakım görüşmeler var. Bir arayış olduğu görülüyor. Ancak dün Mazlum Abdi'nin de özellikle altını çizdiği bir konu vardı sosyal medya paylaşımında yaptığı açıklamalarda. Bir entegrasyon ama nasıl bir entegrasyon? Gerçek bir entegrasyon. Bunun altını çizmişti. Gerçek bir entegrasyon sağlanmalı, çatışmasızlık sağlanmalı, kuşatma derhal son bulmalı. Bu kuşatmanın ve saldırıların son bulması için de herkes üzerine düşeni yapmalı. Birtakım görüşmeler var. O görüşmeleri sizler de takip ediyorsunuzdur. Sonuç itibarıyla görüşmeleri yapan taraflar açıklamalar yapıyor. Ama henüz tam anlamıyla bir ateşkes sağlandığına dair gelmiş bir açıklama yok. Böyle bir çabanın olduğunun altını çizen, bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulayan açıklamalar hem Amerika'dan geldi hem Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetiminden ve SDG'den geldi. Yine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde de gelen açıklamalar var. Herkes sükunetle ateşkesin sağlanabilmesi, Rojava'daki kazanımların korunabilmesi, Suriye'de yaşayan halkların demokratik bir cumhuriyette yaşayabilmesi, kimliklerin ve inançların özgür olacağı koşulların yaratılabilmesi için yapıcı bir rol oynamalı. En başta da tabii ki bölge ülkeleri ve bunların başında da Türkiye geliyor.

“Kardeşim Şeybani” derken “Kardeşim Mazlum Abdi” de diyebilmelisiniz

Türkiye’deki çözüm süreciyle ilgili çok paradoksal bir durum var ortada. Sizler de görüyorsunuz bunu. Burada savaş, orada barış nasıl olsun? Olamıyor değil mi? O halde içeride barış, Türkiye'de barış ama Suriye'de savaş politikası olamaz, olmamalı. İç siyaset ile dış siyasetin bu kadar iç içe geçtiği ve bölgesel dinamiklerin birbirini bu kadar etkilediği bir zaman diliminde, böylesi önemli bir tarihsel kırılma anında içeride de barıştan yana olmalısınız, dışarıda da barıştan yana olmalısınız. İçeride de eşitliklerin ve özgürlüklerin alanını genişletmelisiniz, dışarıda da eşitlik ve özgürlüğün alanının genişlemesi için çaba sarf etmelisiniz. Çünkü bölgesel barış iddiasıyla yola çıktığınızı ifade ediyorsunuz. Yani bölgesel barış iddiası olan bir ülke daha yapıcı bir rol üstlenmeli. “Kardeşim Şeybani” derken, “Kardeşim Mazlum Abdi” de diyebilmeli. Tarafını bu şekilde ifade etmeli. Doğrudan Suriye'deki Kürtlerle de iletişim kurmalı, kurabilmeli. O yüzden biz diyoruz ki bu saatten sonra bu sorunun cevabı iktidarın sorumluluğunda. Bir kırılma var ve bu kırılmayı onarmak da yine iktidarın sorumluluğunda.

Pêvajoyê di van şertan de li vê derê çawa berdewam bike?

Niha pirsa herî mezin ev e. Me ji serî heta niha got, di salên derbasbûyî de jî hat ceribandin, divê li her derê hem li hundirê Tirkiyeyê hem jî li derveyî Tirkiyeyê êdî di navbera gelên ku li Rojhilata Navîn dijîn bi taybetî gelê Kurd û Tirk têkiliyeke dostaniyê were danîn. Ji bo ku xwişk û biratiyeke rasteqîn çêbibe divê destkeftiyên Kurdan jî wekî tehdîd neyên dîtin. Divê destkeftiyên Kurdan jî bên naskirin, bên qebûlkirin, mafên wan ên xwezayî bên qebûlkirin. Îro em dizanin di dîrokê de Kurd hatine parçekirin. Di nexşeya Kurdan de sînor hene, rast e. Lê ev sînor di dilê Kurdan de nîn in. Ev sînor di hişmendiya Kurdan de nîn in. Me ev careke din dît. Dibe ku em karibin bêjin di van salên borî de cara yekemîn xwepêşandanên ev qas mezin li hemberî neheqiya Rojava derketin holê. Ev peyamek e. Divê rayedarên Tirkiyeyê jî vê peyamê baş fehm bikin û guhdar bikin. Û piştî îro jî gavên ku bên avêtin û nexşerêya ku bên çêkirin li gorî vê bên danîn. Ew nexşerêya jî me re vekiriye. Em dibêjin rê û rêbazên herî baş ew in ku; mafên Kurdan li her derê bên naskirin û qebûlkirin. Kurd îro di sedsala 21’an de bê nasnameyê qebûl nakin. Kurd îro mafên xwe yên hebûnê diparêzin. Zimanê Kurdî ne tehdîd e ji bo tu welatan. Ji ber vê yekê dibe ku pêvajo hem li wir hem jî li vir bi awayekî erênî bi rê ve biçe. Xwestina min ev e. Em ji bo vê jî bi xîret in, di nava hewldanan de ne û hin hevdîtinên me jî hene. Di rojên pêşiya me de em ê hin hevdîtinan bikin bi partiyên siyasî re. Di şandeya me de dê hevserokên me yên giştî jî hebin. Di serî de yên partiyên muxalefetê bên dîtin. Lê careke din em bangawaziyê dikin; em dibêjin rê û rêbazên çareseriya demokratîk bi Kurdan re têkilî/tifaq e. Me dît di salên 90’an de ev nerazîbûn ji bo Herêma Kurdistanê ya Başûr dihat bilêvkirin. Îro xuya dike ku Herêma Kurdistanê şirîka herî nêz e ji bo Tirkiyeyê. Û peywendiyên di navbera wan de em bi memnûniyetê dibînin. Em dibêjin tişta baş ev têkilî ye. Tirkiye dikare vê têkiliyê bi Rojava re jî bike. Ji bilî hişmendiya sedsalê tiştek ji bo vê têkiliyê ne hincet e. Ku sedsalê dibêje yek ol, yek al, yek nasname. Niha dixwazin li gorî vê hişmendiyê li Sûriyeyê jî ev tişt çêbibe. Em jî dibêjin gelê Sûriyeyê bi pir deng, pir nasname, pir ziman û bawerî ne. Mafên hemûyan divê bên parastin. Û destkeftiyên hemûyan bên parastin. Eger Tirkiye dixwaze bibe welatekî pêşeng ji bo aştiya Rojhilata Navîn, ev rê vekiriye û em jî piştgiriyê didin vê pêşengiyê. Lê ji bilî vê eger hin polîtîkayên cuda derkevin holê em ê li hemberî wan bisekinin.

23 Ocak 2026