Ayşegül Doğan: Okullardaki şiddet toplumsal ve politik iklimin yansımasıdır

Parti Sözcümüz Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere ilişkin Genel Merkezimizde basın toplantısı düzenledi. Doğan, şunları söyledi: 

Çocuk şiddeti dediğimiz durum tek bir nedenden kaynaklanmıyor 

Üzgünüz, öfkeliyiz yine ne yazık ki. Aslında bu öfke de bu acı da bu keder de yeni değil ama giderek katlanıyor ve artıyor. Bugün okullarda yaşanan şiddetle yeniden karşımıza çıktı. Önce Siverek’te, sonra Maraş’ta yaşanan saldırılarda hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza, öğrencilere, öğretmenlere partimiz adına Allah’tan rahmet diliyoruz; ailelerine, sevenlerine, sevdiklerine dayanma gücü ve sabır diliyoruz. Çok zor ve acı bir durumla karşı karşıyayız. Hepimizin başı sağ olsun. Tüm Türkiye’nin başı sağ olsun. Şiddet sarmalı adeta toplumun her bir hücresine kadar yayılmaya başladı. Yıllardır bu konuda uyarılarda bulunuyoruz, Türkiye’de hiç kimsenin hayatının artık güvende olmadığını söylüyoruz. Bunun nelerden kaynaklandığını da hem ifade ediyoruz hem de bunlarla ilgili alınması gereken tedbirlerden bahsediyoruz. Hem bu proaktif siyaset yoksunluğunun nedenlerine işaret ediyoruz hem de bunların yapısal meseleler olduğunu söylüyoruz. Ne yazık ki bugün okullara kadar varan ve çocuk şiddeti olarak ifade etmek durumunda kaldığımız şey tek bir nedenden kaynaklanmıyor. Dolayısıyla tek bir nedenden kaynaklanmayan, yapısal nedenleri de olan bir mevzuyu ele aldığımızda ve bunun sonuçlarını ortadan kaldırmak istediğimizde yalnızca günlük birtakım açıklamalar, kurulan komisyonlar ve bu komisyonların araştırmaları, raporları yetmiyor. 

Okullardaki şiddeti toplumsal ve politik iklimin bir yansıması olarak değerlendirmeliyiz 

Bugün yaşadıklarımızla birlikte görüyoruz ki yalnızca okullarda yaşanan şiddet değil, her alana yayılmış olan sapır sapır bir dökülme hali var Türkiye’de. Ki bunu daha önce “Yenidoğan Skandalı” olarak ortaya çıkan bebek ölümlerinde de ifade etmiştik. Ahlaki olarak bunu değerlendirmek gerekiyor. Nasıl bugünlere varıldı? Nedenleri üzerinde geniş bir tartışmaya ihtiyaç var. Bu sonuçları ortadan kaldırmak için bundan sonra kısa, orta ve uzun vadede ne tür politikalar geliştirmek gerektiğini de konuşmak gerekiyor. Toplumsal kutuplaşma, şiddetin normalleştirilmesi, kullanılan siyasal dil ve bunun topluma yansıması, antidemokratik uygulamaların artıyor olması, dolayısıyla hukukun üstünlüğünden yoksun kalmış bir toplumsal gerçekliğin ortaya çıkması eğitim kurumlarını da sağlık kurumlarını da hayatın her alanını da böyle etkiliyor. O sebeple, "Bu yalnızca şundan kaynaklıdır" deyip geçiştiremeyiz. Geniş bir toplumsal ve politik iklimin yansıması olarak değerlendirmek gerekiyor bu konuyu.

Siyasi sorumlular sorumluluklarını kabul etmeli 

Elbette, DEM Parti olarak eğitimin güvenli bir ortamda gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz. Eşitlikçi olması gerektiğini düşünüyoruz, kapsayıcılıktan bahsediyoruz. Türkiye'de özgürlükçü bir eğitim-öğretim anlayışının neden gerekli olduğunu yıllardır anlatmaya çalışıyoruz. Ancak şunu da görmek gerekir. Bu tür zamanlarda siyasi sorumlular hiçbir zaman sorumluluklarını kabul etmediler. Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu en kritik noktalardan biri budur işte. Siyasi sorumluların buradaki siyasi sorumluluklarını kabul etmesi. Güvenlik tedbirlerini artırmak tabii ki önemli, o alanları korumak elbette önemli. Bunlar zaten yapılması gerekenler. Ama bunlar yetmez tek başına. Esaslı politik değişimlere ihtiyaç var. Yapısal sorunları ortadan kaldırmak için yapısal dokunuşların mutlaka ama mutlaka ortaya çıkması gerekir. Bunun için de öncelikle ne yapmalıyız? Siyasi sorumluluğu kabul etme erdemini göstermeliyiz. Bugün televizyon izleyenler hakim bir şiddet dilinden başka ne görüyorlar? Ya da sosyal medya platformları. Ancak bunları da tek etken olarak gösteremeyiz. Çoklu etkeni olan ve pek çok parametre üzerinden değerlendirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız. 

Siyasi ve idari sorumluluğu bulunan herkes hesap vermeli 

Tabii ki bu olayın tüm boyutlarının araştırılması, ortaya çıkarılması, bağımsız ve şeffaf bir soruşturmanın yürütülmesi gerekiyor. Siyasi ve idari sorumluluğu bulunan herkes elbette hesap vermeli. Biz de DEM Parti olarak bu konuya dair bir rapor hazırlığı içindeyiz. Acılı ailelerin kederlerini paylaşmak, orada yaşananları yakından gözlemleyebilmek, bundan sonra benzer şiddet olaylarının yaşanmaması için gerekenleri yapmak ve bu tespitleri de doğrudan şeffaf bir biçimde kamuoyuna ulaştırabilmek için Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, MYK Üyemiz İlknur Birol ve milletvekili arkadaşlarımızdan oluşan bir heyetimiz Maraş ve Urfa’da. Yaşanan şiddetin nedenlerini, önleyici tedbirlerin neler olabileceğini sizlerle paylaşmak üzere oradalar. Dönüşte grubumuzun üzerinde çalışacağı rapor kamuoyuyla paylaşılacaktır. Aynı zamanda Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin bir karar çıktı. Bu kıymetli bir karar. Araştırma komisyonu umarız bundan sonra bu tür olayların yaşanmasını engelleyebilecek politikaların geliştirilmesinin önünü açabilecek kararlar alır. 

Protesto hakkının yanındayız, bu hakka yönelik bariyerler kaldırılmalı 

Buradan Milli Eğitim Bakanlığına da özel olarak seslenmek istiyorum. Protesto hakkı anayasal bir haktır ve böylesi bir zamanda insanlar protesto haklarını kullanmayacaklarsa ne zaman kullanabilecekler? Bugüne kadar protesto hakkı hep bazı insanlara, bazı kesimlere yasaklandı. Anayasal hakkın kullanımı önündeki bariyerleri, engelleri kaldırın. İnsanların böyle bir günde bu haktan yararlanmalarını engellemeyin. Artık aynı yöntemlerde ısrardan vazgeçin. Eğitim kurumları güvenli alanlar olmak zorunda ve buraların güvenli alanlara dönüştürülmesi için insanlar itirazlarını açık bir biçimde ifade etmek istiyor. Biz bu mücadelenin yanında duruyoruz ve bunu sonuna kadar destekliyoruz. Buna kurulan bariyerlerin, barikatların da kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz. 

Gülistan Doku isminde simgeleşen adalet mücadelesi bizim de mücadelemizdir 

Bakınız, birbiriyle bağlantılı konular. Birkaç saat önce Kadın Meclisi Sözcümüz Halide Türkoğlu, kadınlara yönelik şiddet, şüpheli ölümler ve bugün farklı boyutları açığa çıkan Gülistan Doku’dan başlayarak Narin Güran'a kadar genişçe partimizin politikalarını içeren bir basın toplantısı yaptı. Bunlar birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceği gibi cezasızlık politikalarından da ayrı değerlendirilemez. Biz de buradan tekrar diyoruz ki ucu kime ve nereye dokunursa dokunsun bu olaylar aydınlatılmalı, karanlıkta bırakılmamalı. 6 yıl da geçse, 10 yıl da geçse, 16 yıl da geçse Gülistan Doku isminde simge hale gelen adalet mücadelesi bizim mücadelemizdir ve bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Bu olayın mutlaka faillerinin gerekli bir şekilde ortaya çıkarılmasını sağlayacağız. Kim olursa olsun. Bakınız, 19 yıl geçti şu sözün üzerinden: “Bir bebekten katil yaratan karanlık…” Bu kadar çok katil yaratan sistem işte. Bu karanlık nasıl ortaya çıktı? Bunu 19 yıl önce Hrant Dink'i kaybettiğimizde sevgili Rakel Dink ifade etmişti. Onlarca yıldır aynı şeyi söylüyoruz. Yapısal olan bazı sorunlar için yapısal değişikliklere ihtiyaç var. 

Yurt dışından Türkiye’ye dönen Sezin Uçar kaçma şüphesiyle tutuklanıyor! 

Partimizin bileşenlerinden ESP’ye dönük operasyonlara her gün neredeyse bir yenisi ekleniyor. Somut herhangi bir delile dayanmayan ve gizli tanıklarla yürütülen bu soruşturma kapsamında hakkında yakalama kararı olduğunu biliyordu. ESP Eş Genel Başkan Yardımcısı Avukat Sezin Uçar'dan bahsediyorum. İnsan hakları savunucusu. Türkiye'ye dönüyor ve havalimanında gözaltına alınıyor. Peki, tutuklanma gerekçesinin ne olduğunu biliyor musunuz? Kaçma şüphesi. Hakkındaki soruşturmayı bile bile dönen, kaçma şüphesi olmayan bir avukat, bir siyasi partinin eş genel başkan yardımcısı kaçma şüphesiyle tutuklanıyor. Hukuku adeta siyasetin bir aracına dönüştürdünüz dediğimizde sinirlenenlere özellikle sesleniyoruz buradan: Artık bundan vazgeçin. Yargı makamlarını bu tür siyasal operasyonların aparatı haline getirmiş bir ülke görüntüsü Türkiye’ye yakışmıyor. Kimse bu operasyonların nedeninin siyasi olmadığına inanmıyor. Toplumdaki genel kanaat ve genel kabul bu yönde. 

Yaptığımız toplantılar rutin bir değerlendirme süreci değildi 

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi olarak geçtiğimiz hafta beş gün boyunca kapsamlı bir dizi toplantı yaptık. 8 Nisan’da MYK toplantımızla başlayan bu süreçte 9 Nisan'da milletvekillerimizle bir araya geldik, 10 Nisan'da Kadın Meclisimizi topladık ve 11-12 Nisan'da Parti Meclisimizi de toplayarak Türkiye'nin gündemindeki önemli başlıkları tartıştık. Bu toplantılar bir rutinin parçası gibi görünse de rutin bir değerlendirme süreci değildi. Türkiye'nin içinden geçtiği süreç ve bölgenin içinden geçtiği dönemin ağırlığı bu tartışmaları daha derin, daha kapsamlı ve daha bütünlüklü bir şekilde ele almamızı zorunlu kıldı. Yani bir yandan Ortadoğu'da savaş, öte yandan Türkiye'de Barış ve Demokratik Toplum Süreci; tabii toplamında baktığımızda bölgesel olarak siyasal gerilimler, demokratik alanın giderek daralıyor olması, ekonomik kriz ve adaletsizlik. Bunların hiçbiri birbirinden kopuk başlıklar değil ve bizim de tüm bu toplantı serimizde en çok konuştuğumuz başlıklar arasındaydı. Hepsi aynı krizin, aynı siyasal yönelimin farklı yüzleri ve veçheleri olarak karşımıza çıkıyor. PM sonuç bildirgemizi yazılı olarak da paylaştık. 

Barış meselesinin artık ertelenmeyeceği bir noktaya geldiğimizi düşünüyoruz

Kısaca gündemlerimize ve aldığımız kararlara ilişkin bazı başlıkları paylaşmak istiyorum. Ortadoğu'da derinleşen savaş ve halkların geleceği üzerindeki etkilerinden bahsettik. Savaş, etkileri itibarıyla artık bölgesel değil tüm dünyayı etkileyen bir paylaşım savaşı. Yaşananlar yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değerlendirilemez. ABD ve İsrail'in yürüttüğü saldırgan politikalar, İran'a kadar genişleyen bu güç ve paylaşım savaşının sonuçları doğrudan halkların yaşamını belirleyen bir tablo yaratıyor. Üstelik pek çok farklı kimliği de etkileyen bir tablodan bahsediyoruz. Biz diyoruz ki DEM Parti olarak, savaş bu coğrafya için kaçınılmaz bir kader değildir. Aksine kaçınılmaz olan savaş siyaseti değil, barış siyaseti. Demokratik mekanizmaların işlemediği ve özgürlüklerin kısıtlandığı hiçbir yerde, hiçbir siyasal düzende, hiçbir ülkede refah ya da istikrar olamaz. Tam da bu nedenle Türkiye'de barış meselesinin artık ertelenemez bir noktaya geldiğini düşünüyoruz. Biliyorsunuz, yıllardır bunun mücadelesini veriyoruz. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü bu ülkenin iliklerine kadar işlemiş vaziyette. Bu da çeşitli veçheleriyle karşımıza çıkıyor. Çözümsüzlük demokrasiyi kilitliyor. Çözümsüzlük ekonomik krizi derinleştiriyor. Çözümsüzlük toplumsal kutuplaşmayı, yarılmayı, ayrışmayı büyütüyor. Yoksulluk, adaletsizlik ve ekolojik yıkım gibi çeşitli formlarda karşımıza çıkıyor. Bunların hiçbiri toplam tablo içerisinde birbirinden ayrı değerlendirebileceğimiz başlıklar değil. Yaşanan felaketler de tesadüf değil. Dolayısıyla yanlış politik tercihlerin sonuçlarını yaşıyoruz. Bu yanlış politik tercihler ortadan kalktığında bu sonuçlar da büyük oranda değişmeye başlayacaktır. Örneğin, Türkiye'de her gün kadınlar öldürülüyor ama bir yandan da her gün yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir kadın özgürlük mücadelesi var. Buna karşı direnen, direnmekten vazgeçmeyen ve bu alanı büyütmeye çalışan kadınların muazzam bir direnişi var. Kadınların özgür olmadığı bir ülkede ne barış ne de demokrasi kalıcı hale gelebilir diyoruz işte bu yüzden.

Türkiye’nin geleceği savaşta değil barışta, baskıda değil demokraside 

Türkiye'nin geleceği savaşta değil barışta, inkar politikalarında değil kabul ve eşitlikte, baskıda değil demokraside. O yüzden diyoruz ki demokrasi olmadan adalet, adalet olmadan refah olmaz. Barış olmadan hiçbir şey kalıcı hale gelmez. İşte bu yüzden demokrasi mücadelesi ile barış mücadelesinin birbirinden ayrılamaz olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle de demokratik alanı daraltan her girişime karşı ülkenin tüm demokratik dinamikleriyle beraber mücadele etmek partimiz açısından bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluk olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin çıkarı, sürecin hukuki ve siyasal bir zeminde ilerlemesinde yatıyor 

Günlerdir tartışılıyor. Neler oluyor sorusu sıkça soruluyor. Bu sorulara ilişkin de Parti Meclisimizin çağrısını hatırlatmak isterim. Parti Meclisimiz, sonuç bildirgesinde en başta Meclis olmak üzere iktidarından muhalefetine tüm siyasal ve toplumsal dinamiklere hem ortak mücadele çağrısı yapıyor hem de yakın dönemde yapılması gerekenlerle ilgili hatırlatmalarda bulunuyor. Bugün, Meclis’in önünde açık bir sorumluluk var. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu tarafından hazırlanan raporun üzerinden epey zaman geçti. Ne zaman uygulanacak tartışmaları sürdü. Araya Ramazan ayı girdi. Ramazan ayından sonra Ramazan Bayramı işaret edildi. Ramazan Bayramı geçti, hala gündeme alınmadı. Hazırlanan bu raporun artık altını doldurmak gerekiyor. Orada işaret edilen başlıkları somut hale getirmek gerekiyor. Toplumun haklı beklentilerini karşılamak gerekiyor. Bu tarihi kavşakta Meclis’in üstleneceği sorumluluk kritik bir önem taşıyor. Bunu da ilk kez söylemiyoruz. Türkiye'nin çıkarı, sürecin hukuki ve siyasal bir zeminde ilerlemesinde yatıyor. Barış için, özgürlük için, eşitlik için, demokrasi için yasal çalışmaların yürütülmesinde yatıyor Türkiye'nin çıkarı.

Yasal çerçeveye ilişkin bir takvimlendirme dahi yapılmadı 

Rapordan doğrudan alıntılıyorum: “Komisyonun bir diğer önemli görevi, örgütün silah bırakma süreciyle birlikte ortaya çıkacak durumu yönetecek yasal çerçeveyi belirlemektir”. Hala bu yasal çerçeveyle ilgili herhangi bir adım atılmadı. Bu yasal çerçeveye ilişkin komisyon tarafından ortak uzlaşıyla belirlenmiş konulara dair bir takvimlendirme dahi yapılmadı. Yine rapordan alıntıyla devam ediyorum: “Örgütün tüm unsurlarıyla feshiyle silahların teslimi ve bırakılması sürecinde ihtiyaç duyulacak yasal düzenlemelerin yapılması konusunda genel anlayış birliği vardır”. Bunları neden hatırlatıyoruz? Eğer siyasi partiler arasında genel bir anlayış birliği varsa -ki var, rapor bunu tespit ediyor. Rapor ne yapılacağını söylüyor. Bazı tartışmalara aslında bu ortak rapor yön veriyor, nasıl ilerlemesi gerektiğine ilişkin. Buna rağmen, sanki bunlar hiçbir şekilde raporda tespit edilmemiş ya da genel bir anlayış birliğine varılmamış gibi yürütülen tartışmalar bu süreçle ilgili kaygıları artırıyor, güveni zedeliyor. O yüzden partimiz bu tarihsel eşikte pozisyonunu, tavrını yeniden hatırlatma ihtiyacı hissediyor. 

DEM Parti, köşe yazılarıyla ve aba altından gösterilen sopalarla ayar verilecek bir parti değil

Belli ki tekrar etmekte fayda var. Biz barış, demokrasi, emek, özgürlük, eşitlik ve bir arada yaşam için mücadeleyi büyüterek sürdürme kararlılığındayız. DEM Parti'nin varlık amacı demokratik siyaset alanının genişlemesidir. Üstelik temsil ettiğimiz gelenek, kurulduğu günden bu yana Kürt sorununun silah ve şiddetten arındırılarak diyalog ve müzakereyle çözülmesi gerektiğini savundu. Halkın Emek Partisi’nden bugüne tüm partilerin programlarına bakılabilir. Açıp okusunlar merak edenler. Bugüne kadar savunduğumuz değerleri, demokratik siyaseti nasıl tarif ettiğimizi yeniden hatırlasınlar. DEM Parti, köşe yazılarıyla, aba altından gösterilen sopalarla ayar verilecek ya da yön gösterilecek bir parti değildir. DEM Parti bütün siyasi partilerle göz hizasında bir ilişki kuruyor. Farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak kabul ediyor. Farklı fikirlerin ifade ve örgütlenme özgürlüğü için mücadele ediyor. Siyasal uzlaşıyı önemsiyor. Bu farklılıkların Türkiye'nin temel meselelerine ilişkin uzlaşmalarının çok değerli olduğunu düşünüyor. Yeniden konuşmanın çok kıymetli olduğunu ifade ediyor, bunun için mücadele ediyor. Tüm meselelerin diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini düşünüyor. Barış ve demokrasi için kurduğu temaslarda karşılıklı saygıyı esas alıyor. Kimseye tepeden bakmıyoruz, kimseyi yaftalamıyoruz, kimseyle de dikey ilişki kurmuyoruz. Bunun bize yapılmasına da müsaade etmeyiz. 

İnisiyatife, cesarete, ciddiyete ve ilkeli somut adıma ihtiyacımız var 

Yürütmenin başı Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün yaptığı konuşmada süreci stratejik olarak değerlendirdi. Biz de bu sürece böyle bir perspektiften baktığımızı en başından beri ifade ediyoruz. Stratejik açıdan çok kıymetli bir süreçten geçiyoruz ve stratejik olduğunun da altını çiziyoruz her defasında. Diyoruz ki Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin dili yapıcı olmalıdır. Parmak sallayan, süreci yokuşa süren, oyalayan, sürüncemede bırakan bir dil hiçbirimize kazandırmaz. Kimsenin de böyle bir dile ihtiyacı yok. Türkiye'nin de böyle bir dile ihtiyacı yok. Bunun yerine kapsayıcı bir yaklaşım benimsenmeli ve herkes, hepimiz üslubumuza özen göstermeliyiz. Yerleşik kalıplardan, eski reflekslerden, eski dilden, eski tarzdan herkes vazgeçmeli. Yeni bir dönem, stratejik bir dönem ve bu dönem yeni bir dille karşılanmalı. Eskiyi referans vererek değil, eskiyi hatırlatarak değil; o günlerden dersler çıkararak pozitif bir dile ihtiyacımız var. Tam da barışın inşasına geçmeyi istediğimiz, demokratik toplumu hedeflediğimiz bir dönemde negatif bir dile ihtiyacımız yok. Negatif hatırlatmalara da ihtiyacımız yok. Silahların kalıcı olarak sustuğu, sözün ve demokratik siyaset alanının genişlediği bir dönemi gerçekten hep birlikte kurmak istiyorsak inisiyatife, cesarete, ciddiyete ve ilkeli somut adıma ihtiyacımız var. Artık temennileri icraata, raporları yasaya, yasaları hep birlikte hayata geçirelim.

Odak nettir; yasaların hazırlanması, demokratikleşme adımlarının atılması

Bu arada sürecin ilerlemesini talep etmek tam olarak odağına oturtmaktır. Odak, Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin ilerlemesidir. Adım atılmasını talep etmek, bu sürecin ilerlemesi yönünde güçlü ve kararlı bir irade beyanıdır. Odak nettir: Tıpkı 27 Şubat çağrısında Sayın Öcalan'ın da ifade ettiği gibi silahların bırakılması, yasaların hazırlanması ve demokratikleşme adımlarının atılması. 

DEM Parti farklı görüşleri, farklı kimlikleri, farklı dilleri ve inançları içeren bir siyasi parti. Ancak barış ve demokrasi mücadelesinde partimiz en küçük biriminden merkezine kadar bir bütündür. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde partimiz içinde iyiler-kötüler, şahinler-güvercinler, sağduyulular-sağduyulu olmayanlar, kararsızlar veya müteredditler yoktur. Biz hiç kimseyi böyle kategorize etmiyoruz. Hiç kimsenin de bizi bu şekilde kategorize etmesini doğru bulmuyoruz. Kategorize eden bu yaklaşımdan Türkiye çok çekti. Ayrıştıran, uzaklaştıran, empati köprülerini yok eden bu yaklaşımdan Türkiye yıllardır çekiyor. Bu yüzden çok ağır bedeller ödendi. Artık bundan vazgeçmek gerekiyor. Hepimiz barış mücadelesinde biriz, bütünüz. Toplumun kutuplaşmasından değil, eşitlik ve müzakereyle bütünleşmesinden yanayız.

1 Mayıs'ta bizi aynı zeminde buluşturan mücadele hattını birlikte büyütelim

Değerli Türkiye halkları; bir yandan hepimizin bu saldırılardan dolayı içi kan ağlıyor, öte yandan da tüm bunların değişmesi için mücadeleye devam etme ihtiyacı her gün yeniden bu acı olaylarla bize kendini hatırlatıyor. 1 Mayıs'a doğru ilerliyoruz. 1 Mayıs çağrısıyla, bu mücadele kararlılığımızı alanlara birlikte taşıma çağrısıyla bugün sizlere veda etmek istiyorum. Ekmek, barış ve adalet taleplerinin neden aynı zeminde buluştuğunu, neden birbirinden ayrılamaz olduğunu aylardır, yıllardır tartışıyoruz ve birlikte mücadele ediyoruz. Gelin, 1 Mayıs'ta bizi aynı zeminde buluşturan mücadele hattını birlikte büyütelim; 1 Mayıs alanlarını bu ortak sözümüzün ve irademizin daha da görünür olduğu alanlara dönüştürelim. Şimdiden 1 Mayıs kutlu olsun diyoruz. Biliyorsunuz, bunun için çok hummalı bir çalışma içerisindeyiz aynı zamanda. Daha önce komisyonumuz da bu konuya ilişkin açıklama yaptı, 1 Mayıs hazırlıklarımız sürüyor.

Şu anda kongre gündemimizde değil

Tekrar saldırıya dönmek gerekirse biz hiçbir alanda süren adalet mücadelesinin peşini bırakmayacağız. Bu adalet mücadelesinin öznelerinin her zaman yanında olacağız. Çünkü aynı adalet mücadelesi bizim de parti olarak varlık nedenimiz. Dikkatinizi bize yönelttiğiniz için sizleri partimiz adına sevgi, saygı ve dostlukla selamlıyorum. 

Bir konuya ilişkin açıklık getireyim. Aldığım sorulardan biriydi. Kongre gündemini sordunuz. Kongre gündemine ve yeniden yapılanmaya ilişkin herhangi bir tartışma şu anda DEM Parti’nin gündeminde değil. Ama daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu süreç içerisinde biz de yeniden yapılanacağız ve bununla ilgili bir takvim oluştuğunda sizlerle en kısa sürede paylaşacağız. Tekrar teşekkürler. 

16 Nisan 2026