Parti Sözcümüz Ayşegül Doğan, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantımızdaki tartışmalara ve güncel gelişmelere ilişkin Genel Merkezimizde basın toplantısı düzenledi. Doğan, şunları söyledi:
Eş Genel Başkanlarımızın başkanlığında MYK’mız toplandı. Günlerdir bir dizi toplantı sürüyor. Dün bileşen partilerimizin eş genel başkanları ve sözcüleriyle toplandık. Haftaya da Yeni Parti ziyaretiyle başladık. Siyasi parti ziyaretlerimiz sürecek. MYK’mız çok yoğun başlıkları ve sıcak gündemleri konuşuyor.
Fon vurgunu o kadar büyük ki yüzyılın yolsuzluğu
En sıcak konulardan biri de 1 aydan uzun bir süredir ülkenin gündeminden düşmeyen, kronikleşmiş yapısal bir mesele. Her defasında yönetilmeye çalışılan, çözülmeyen, çözümsüzlüğü tercih edilen bir mesele. Bu defa neyle çıktı karşımıza? Fon vurgunuyla çıktı. O kadar büyük bir soygun, o kadar büyük bir yolsuzluk ki yüzyılın yolsuzluğu olarak değerlendirmeler de yapılıyor. 455 bini aşkın yurttaşın birikiminin etkilendiği, birkaç gün içinde eridiği ilk etapta yaptığımız tespit. Ama yalnızca bununla sınırlı olmayan bir durumdan bahsediyoruz. Yalnızca borsada değer kaybeden hisselerle milyonlarca insanın tasarrufu bu krizden etkilenmedi. Bir sürü dolaylı sebep nedeniyle de etkilendi. Ancak buna ilk gün şöyle dedik ve demeye de devam edeceğiz. Bunun sıradan bir piyasa dalgalanması olmadığını biliyoruz, sıradan bir manipülasyon olmadığını biliyoruz. Birkaç kişinin bireysel hatası olmadığını ve buna indirgenemeyeceğini gayet iyi biliyoruz. Bu konuda da son derece deneyimliyiz. İlgili kamu kurumunun gözetim sorumluluğu altında büyüyen, aylarca durdurulamayan ve faturası yine bu ülkenin en yoksullarına çıkacak olan bir soygun haliyle, kronik ve yapısal bir sorunla karşı karşıyayız.
Fon vurgununda artık söylemin ötesine geçilmeli
Bize ulaşan yurttaşların anlattıkları da bu tabloyu teyit ediyor ve durumun ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Kriz patlamadan önce parasını çekmek için talimat verenler var bize ulaşanlar arasında. Ama parası bloke edilenler ve fonu tasfiye listesinde bile olmadığı halde içi boşalmış bir fonda birikimi kalanlar var. Bu insanlar bir aydır aynı şeyi duyuyor. Biz de aynı şeyi duyuyoruz. Ne duyuyoruz? “Bekleyin, halledeceğiz, hesap soracağız, sonuna kadar gideceğiz. Ucu nereye uzanırsa uzansın bu işin peşini bırakmayacağız. Kimsenin yanına kar kalmayacak.” Değil mi, hep bu açıklamaları duyuyoruz. Yetkililer en çok bu açıklamaları yapıyor. Bu hafta Meclis’te vurgunla ilgili bir kanun teklifi görüşülüyor. Dün gece yarısı muhalefetle ortaklaşılmadan gelen bu teklifin de aslında ne kadar belirsizliklerle dolu olduğunu gördük. Bu belirsizlikler kamuoyuna açıklanmalı. Bu böyle bir kanun teklifiyle önü alınabilecek bir konu değil. Çok daha fazlası gerekiyor. Kime yakın, kime uzak olduğuna bakmadan sonuna kadar gideceğiz deniyor ya, bunun artık söylemin ötesine geçmesi gerekiyor.
Vurgunda asıl mesele kimin neyi bildiği ve kimin neyi durdurmadığıdır
Evet, birtakım girişimler var. Görüyoruz soruşturmaları, tutuklamaları, gözaltıları. Ama bu soruşturma ve tutuklamalar, gözaltı ve hapisler en çok kimlerle sınırlı? Kimler gözaltına alınıyor, kimler hakkında soruşturma açılıyor? Bu fon soygununu, bu vurgunu sorgulayanlarla ilgili; bunu haber yapanlarla ilgili, halkın haber alma hakkını koruyan ve kendi meslek onurlarını koruyanlarla ilgili, en çok da gazetecilerle ilgili. Eğer bu konuda samimiyseniz, gerçekten güven telkin eden adımlar atmak istiyorsanız öncelikle bundan vazgeçmeniz gerekiyor. Bu haber tabii ki, üzerine gidilecek elbette. Kamu yararını gözetmek tam da böyle bir şey. Bunu sorgulamak, bunu irdelemek. Siz haber değeri taşıyan bu olaylarla ilgili soruşturma ve kovuşturma yapmak yerine, bunları haberleştirenleri hedef alırsanız zaten sarsılmış bir güveni telkin etmek mümkün değil. Evet, finansal olarak belki toparlanılabilir ya da toparlanma hamleleri yapılabilir. Ancak burada tek başına bir finans kriziyle karşı karşıya değiliz. Artık hiçbir kuruma güvenin kalmadığı, güvenin sarsıldığı ve bunun her geçen gün daha da pekiştiği bir durumla karşı karşıyayız. O yüzden bu vurgunda asıl mesele kimin neyi bildiği ve kimin neyi durdurmadığıdır. Durduramadığı değil, durdurmadığıdır. Eğer sonuna kadar gidilecekse gidilsin. İktidarın söylediği ile yaptığı arasındaki farkı en açık şekilde gösteren tutum ve durum basına yaklaşım. Bir kere bu vurgunu yazan, anlatan gazeteciler hala gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve ev hapsiyle karşı karşıya kalıyorsa bu güven gerçekten telkin edilemez.
İktidar, eylemleriyle söylemlerine uygun bir tutum sergilemek zorunda
Şimdi bu paradokslar nasıl ortadan kalkacak? Her konuda karşımıza çıkan paradokslar nasıl ortadan kalkacak? Bu çok kolay. Mesela siyasi linç kaygısından bahsediliyor. Biz DEM Parti olarak çok açık bir şeyi yeri gelmişken bir daha ifade etmek isteriz. Linç taraftarı değiliz, aksine bununla mücadele ediyoruz. Bunun neredeyse Türkiye'de alışılagelmiş bir norma dönüştürülmüş olmasıyla, her defasında karşımıza çıkmış olmasıyla mücadele ediyoruz. Lincin bir kültüre dönüşmüş olmasına karşı mücadeleyi sürdürüyoruz. O yüzden sonuna kadar masumiyet karinesini savunmak bizim için zaten ilkesel bir tutum. Hiç kimse siyasi linç istemiyor. Böyle bir yaklaşımımız yok. Hiç kimsenin kötü bir muameleye maruz kalmasını istemiyoruz. Ancak ortada bir hak ihlali varsa buna uygun davranılmasını talep ediyoruz. Sorumluluğu konuşmak linç etmek değildir. Asıl kaygı verici olan, insanların meşru soruların takipçisi olması nedeniyle linçle yaftalanması ya da sanki linç ediyorlarmış gibi bir söylemle karşı karşıya kalması. Meşru bir soru değil mi? İnsanlar soruyor: Nasıl oldu? Niye denetlenemedi? Kamu yararı nasıl gözetilecek bundan sonra? Biz nasıl güveneceğiz devlet kurum ve kuruluşlarına? Bu sorulara kim yanıt verecek? Bizatihi müsebbibi olanlar. Peki, kim müsebbibi? Kim ülkeyi yönetiyor? Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı. O halde bu soruları yalnızca yanıtlamakla yetinmemesi gereken bizatihi iktidardır. Eylemleriyle de söylemlerine uygun bir tutum sergilemek zorunda.
Fon vurgununda tehdide değil güven veren bir yaklaşıma ihtiyaç var
Son günlerde bazı bürokratlar emekliliğe ayrıldı. Evet, istifa etti ya da görevden alındı. Bunlar önemli gelişmeler. Ancak bunlar büyük adımlar değil. Çok büyük adımlarmış gibi anlatılıyor, öyle değil. Yani birikimini kaybeden ya da bu durumdan etkilenen yurttaşlara bunun nasıl bir faydasının olacağının gösterilmesi gerekiyor. Emekliye ayrılmak, istifa etmek, başka bir göreve geçmek hesap vermek anlamına gelmiyor. Hesap verebilirlikle ilgili gerekli denetim mekanizmalarının devreye girdiği anlamına gelmiyor. Siyasi ve idari sorumluluğu bulunan herkes bu konuda hiçbir istisna gözetilmeksizin kamuoyuna açıklanmalı. Listelerden bahsediliyor, açıklandı, açıklanacak. Ama açıklanan bir liste de yok. Meclis’te araştırma komisyonu kurulması istendi, biz de istedik. Fakat Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasından imtina ediyorsanız kamuoyunda şöyle haklı sorular çıkar: Ne gizleniyor? Kim neyi saklıyor? Neden saklıyor? Bu soruların cevabını vermek, bu kaygılarla ilgili durumu ortadan kaldırmak da ancak kalıcı, yapısal ve köklü değişikliklerle mümkün olur. Yapısal sorunlar kronikleştirme hamleleriyle yönetilerek değil, doğrudan yapısal dokunuşlarla çözülebilir. Bu devasa soygunla ilgili gerçeği saklamayı tercih etmeyen, mağdurları koruyup haklarını önceleyen, siyasi ve idari sorumlulardan hesap soran, denetimi güçlendiren, denetim kapasitesini artıran ve Meclis araştırma komisyonuyla konuyu araştıran, şeffaf bir biçimde bunu kamuoyuyla paylaşan, vurgunu siyasi bir propagandaya indirgemeyen veya buna mahal vermeyen bir politik yaklaşıma ihtiyaç var. Tehdide değil güven veren bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bunun elbette sonuna kadar takipçisi olacağız.
Derin yoksullukla mücadele ediyoruz
Bununla bağlantılı olarak da bütçe görüşmeleri başladı. Bir yandan bütçe hazırlığı yapılıyor. Biz de yıllardır hem bütçe zamanında hem bütçe öncesinde bu ülkenin en kronik sorunuyla mücadele ediyoruz. Derin yoksullukla mücadele ediyoruz bir yandan. Bunun nasıl böyle katman katman artırıldığını her defasında ifade ediyoruz. Bununla ilgili çeşitli kampanyalar yapıyoruz. Komisyonlarımız epeydir “EKMEK, BARIŞ VE ADALET İÇİN BÜTÇE” kampanyası hazırlığı içerisindeydi. Bu kampanyanın son haline ilişkin hazırlıkları konuştuk Merkez Yürütme Kurulumuzda. Mücadelemizin en önemli başlıklarından biri hiç kuşkusuz halkların, emekçilerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin, öğrencilerin, çocukların onurlu yaşam hakkını gasp eden geçinememe krizi ve yoksulluk. Krizin yarattığı ekonomik yıkım, alım gücündeki düşüş, toplumda artan ve giderek derinleşen bu yoksunluğun önüne geçmek için geliştirilmesi gereken etkin politikaların nasıl üretileceği; bunların işçilerin, emekçilerin, emeklilerin, ücretlilerin ve artık gerçekten bu ülkede geçinemeyen gençlerin, kadınların, çocukların hayatlarını değiştirebileceğine ilişkin nasıl somut programlar içerebileceği ve bu mücadelenin nasıl yükseltilebileceği en temel başlıklarımızdan.
Bütçe sürecinde milyonların talepleri için en güçlü muhalefeti yapacağız
Dün itibarıyla başlayan bütçe süreci iki ay boyunca devam edecek. Bizler de bu süreç boyunca tabii ki hem komisyonda hem genel kurulda yaşananlara dikkat çekeceğiz, milyonların yaşadığı bu durumu dile getireceğiz. Ancak bununla da yetinmeyeceğiz. 24 Ekim’de iki merkezde Eş Genel Başkanlarımızın katılımıyla yapacağımız buluşmalarla kampanya startını vermeye hazırlanıyoruz. Bu buluşmalardan itibaren de bulunduğumuz tüm yerellerde “EKMEK, BARIŞ VE ADALET İÇİN BÜTÇE” diyerek bütçeden halkın çeşitli kesimlerinin haklarını talep etmeye, asgari ücret ve emekli maaşları gündemine, işsizlik ve genç işsizliği sorununa, kadın yoksulluğuna, çarşı pazarda yaşanan trajediye, çiftçi ve esnaf borçlarına, vergide adaletsizliğe, borçlanma sorununa dönük oldukça yoğun bir program, eylem, etkinlik ve buluşmalar gerçekleştireceğiz. Aralık ayının ortasında çalışmalarımızı Ankara merkezli bir eylemle tamamlayıp bütçe sürecinde en güçlü muhalefeti sergileyerek hem kendi taleplerimizi hem de milyonların taleplerini yalnızca komisyonda ve genel kurulda değil her alanda yükseltecek ve bu mücadeledeki ısrarımızı bir kez daha göstereceğiz.
Sürecin ritmine uygun olmayan gelişmelerden her gün bahsetmek durumunda kalıyoruz
Bir yandan Barış ve Demokratik Toplum Sürecini konuşuyoruz ve gelişmeleri takip ediyoruz, öte yandan sürecin ritmine kesinlikle uygun olmayan bazı gelişmelerden hemen her gün bahsetmek durumunda kalıyoruz. Yalnızca söz etmiyoruz, bunları birebir yaşıyoruz. Barıştan anlaşılan, daha demokratik bir ortamın ortaya çıkması; insanların daha demokratik bir ortamda düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünden yararlanabilmeleri, en azından yararlanabileceklerine ilişkin emarelerin ortaya çıkmasıdır. Bugün 22 Ekim. Yalnızca bunun üzerinden bir değerlendirme yapalım, 22 Ekim 2024'ten bugüne değerlendirelim. 22 Ekim'de Sayın Bahçeli Meclis Genel Kurulunda bir konuşma yaptı ve o konuşma o gün bugündür konuşuluyor. Tarihe geçen bir konuşma olarak konuşuluyor, ezber bozan bir konuşma olarak konuşuluyor. Sayın Öcalan'a seslendi, “Gelsin Meclis Genel Kurulunda konuşsun” dedi. Yıllar süren katı bir tecrit uygulamasından dolayı hiç haber alınamıyordu Sayın Öcalan'dan. Birkaç gün sonra Urfa Milletvekilimiz Ömer Öcalan ilk aile görüşmesini gerçekleştirdi ve Sayın Öcalan'dan gelen mesajı olduğu gibi kamuoyuyla paylaştı.
Sürece uzanan bizim görmediğimiz ve bilmediğimiz bir el mi var?
Bugün bunu neden tekrar hatırlatıyoruz? Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde gelinen aşamada karşılıklı atılması gereken adımlardan hep bahsettik. Doğası gereği, ritmi gereği, temposu gereği. Fakat bugün farklı yaklaşımların ve değerlendirmelerin öne çıktığını görüyoruz. Şimdi bir yandan Hareket Yönetiminin yaptığı açıklamalar var, sürecin ilerlemesi için örgüt olarak üzerlerine düşen adımları attıklarını söylüyorlar. Birçok alandan çekildiklerini ve artık Türkiye için sınırlara yakın ya da uzak hiçbir şekilde silahlı bir tehdit olmadıklarını ifade ettiler. Temel beklentilerinin de İmralı’da Sayın Öcalan’a kapıların açılması, doğrudan kendisiyle temas kurulabilmesi ve özgürlüğünün sağlanması olduğunu ifade ediyor Hareket Yönetimi. İktidar yetkililerinin yaptığı açıklamalara bakıyoruz, onlar sürecin kendi mecrasında yürüdüğünü ifade ediyor. Şimdi eğer süreç kendi mecrasında yürüyorsa haklı bazı sorulara yanıt vermek gerekiyor. 22 Ekim 2024’te yapılan çağrıdan bugüne Sayın Öcalan’ın içinde bulunduğu koşullarla ilgili değişiklikler DEM Parti İmralı Heyetinin yaptığı ziyaretlerle sınırlı. Aile görüşmeleri yapılıyor. Bunların da bir rutini yok. Bu durum ne zaman değiştirilecek sorusuna sıklıkla muhatap olan bir siyasi parti olarak soruyoruz kamuoyu ve merak edenler adına: Bu koşullar ne zaman değiştirilecek? Barış ve Siyasallaşma Kurulu ne zaman çalışmaya başlayacak? Niye bekletiliyor, hangi el bekletiyor? Bu sürece uzanan bizim görmediğimiz, bilmediğimiz bir el mi var? Böyle bir el mi devrede bugün? Ne oluyor? Bu soruları soruyoruz. Çünkü biz sürecin ilerlemesini istiyoruz. Sürecin güven telkin eden adımlarla, kamuoyunun kaygılarını gideren adımlarla ilerlemesini istiyoruz. Sürecin zamana yayılmasına neden olan her şeyin bir şekilde çözülmesi gerektiğini zaten tüm taraflar tespit ediyor. Çünkü zamana yaymak süreci enfekte edebilir. Bu tespitte de tüm taraflar hemfikirse ne bekleniyor, niye enfeksiyona açık bir halde tutuluyor? Böyle tutulmasına gerek yok.
Çerçeve yasanın yürürlüğe girmesinin önündeki belirsizlikler ne zaman giderilecek?
27 Şubat 2025'te yapılan çağrıya örgüt hızla cevap verdi, ateşkes ilan etti. Ateşkesten hemen sonra kongreyi topladı ve fesih kararını kamuoyuyla paylaştı. Akabinde silahları yakarak imha ettiler. Türkiye'den çekileceklerini duyurdular. Sonra Türkiye'den tamamen çekildiklerini, sınıra yakın ya da uzak hiçbir yerde artık herhangi bir örgüt varlığının kalmadığını ifade ettiler. Aralarda yaptıkları açıklamalar ve söyleşiler kamuoyunca takip ediliyor. Dönmek ne anlama geliyor? Dönüş koşulları nasıl oluşturulmalı? Tüm bunlarla ilgili hiç mi adım atılmadı? Atıldı tabii ki. Diyalog çok kıymetli bir şey, partimiz bunu çok önemsiyor. Diyalog kanallarının asla kapanmaması gerektiğini düşünüyoruz. Silahların tümden devre dışı bırakılması ve bunun kalıcı hale getirilmesi çok değerli. Çabamız, gayretimiz demokratik siyasete alan açılması için. Ancak demokratik siyaset alanının açılması için çıkarılan çerçeve yasanın yürürlüğe girmesine ilişkin belirsizlikler hala ortada duruyor. Ne zaman giderilecek bu belirsizlikler?
Onlarca hapishanede politik tutuklulara yönelik tavır neredeyse aynı
Ben size hapishanelerden örnekler vereyim. Kocaman bir liste var önümde. Tek tek, isim isim herkesten bahsedemeyeceğim. Bahsedemediklerimden de özür diliyorum gerçekten. 30 yılı aşkın zaman hapiste kalmış insanlar hapishane koşullarında tutulamayacak haldeyken bile halen cezaevi idare ve gözlem kurulları aracılığıyla hapiste tutuluyorsa ve üstelik keyfi nedenlerle, insanlar haklı olarak sorar sürecin temposuna uygun mu bu diye. ÖHD'nin açıkladığı verilere göre son 3 ayda en az 90 tutsağın infazı uzatılmış. Her biri farklı hapishanede ama uygulama aynı. Gerekçeler de birbirinden çok farklı değil, keyfi gerekçeler. Onlarca hapishanede politik tutuklulara yönelik tavır neredeyse aynı. Değişmiyor. Biz bir değişim ve dönüşüm sürecinden bahsediyoruz. Demokrasi yönünde değişim dönüşüm sürecinden bahsediyoruz. Örneğin Ankara Sincan Cezaevinden örnek vermek istiyorum. Sincan Kadın Hapishanesinde hiçbir politik tutsak kadın şartlı tahliye hakkını kullanamıyor. Neredeyse kullandırmamak bir ilke haline dönmüş vaziyette. Kim bunun sorumlusu? Buradan Adalet Bakanlığına bir kez daha sesleniyoruz. Bunlarla ilgili bundan sonra açıklama falan değil, doğrudan somut adım bekliyoruz. Somut adım da bu durumun ortadan kaldırılmasıdır. Şermin Demirdağ’ın tahliyesi sekizinci kez neden engellendi? Mesela Mehmet Sait Yıldırım ağır hasta tutsak ve 31 yıldır hapishanede, 75 yaşında ve hayati tehlikesi var. Pişman olmayacağı gerekçesiyle infazı en az iki kez uzatıldı. Ali Adıyaman Bolu’da, dilekçesinde Sayın Öcalan demiş ve infazı yakılmış. Bunlar iddia değil gerçek veriler. Bütün bu örnekler ne yazık ki kaygıları artırıyor.
Basına yönelik uygulamalar değişmiyorsa toplum haklı
Öte yandan hafta sonu gazeteciler her yerde eylemde olacaklar. Niçin? Sansüre hayır demek için, habere özgürlük için. Şimdi bir yandan demokrasiye dönük adımların atılması gerektiği bir süreçten bahsedeceğiz ve Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporu gün gibi ortada duracak; öte yandan gazeteciler konuşamayacak, siyasetçiler soru soramayacak, yazarlar yazı yazamayacak, aktivistler eylem yapamayacak, insanlar X hesaplarından paylaşım yapamayacak, sosyal medya mecralarına erişim engeli getirilecek, TV kanallarının ekranları karartılacak. İMC TV, Hayat TV kapatıldığı zaman OHAL gerekçesiyle kapatıldığı söyleniyordu. E, bugün OHAL yok. Yoksa niye aynı uygulama sürüyor? O günden bugüne uygulamalar değişmiyorsa toplum haklı ve gerçekten endişeli bir şekilde bize bu haklı soruları yöneltmiş oluyor. Gerçeği yazmak, halkın haber alma hakkını savunmak suç değildir demekten artık hicap duyuyoruz. Gazeteciler susmayacak, yazarlar yazı yazmaya devam edecek. Aktivistler eylemlerde olacaklar. Yaşam hakkı savunucuları elbette yaşam hakkını savunacaklar. Hepimiz savunacağız. Birlikte kol kola, yan yana olacağız. Demokratik, özgür, eşit bir Türkiye mücadelesi için hepimiz yan yana olmaya devam edeceğiz. Hafta sonu çeşitli illerde pek çok basın meslek örgütünün çağrısıyla Sansüre Hayır, Habere Özgürlük eylemleri yapılacak. Biz de o gün orada olacağız. Gazetecilerle dayanışmak için, haber alma hakkımızı savunmak için. Bunun aksine yapılan her şey mevcut anayasaya göre bile suçtur. Bir darbe anayasası dahi bunun suç olduğunu söylüyor. Yapılması gereken basın meslek örgütlerinin de gazetecilerin de ifade ettiği gibi tutuklu gazetecileri serbest bırakmak, haber alanlarını özgür bırakmaktır.
PIRS: Di civîna MGKyê de tê gotin ku dê statuya Birêz Ocalan û rewşa vegeran bê diyarkirin. Hûn derbarê vê yekê de çi dibêjin? Sedema derengiya pêvajoyê çi ye?
Em naxwazin ev pêvajo derengî têkeve. Hemû hewldana me ji bo ku derengî nekeve, ji bo ku em bigihên encamek ku hemû kes bikare ji vê encamê bextiyar bibe. Yanê tu alî wenda neke. Em wendakirina tu aliyan naxwazin. Em dixwazin hemû alî bi hevdu re kar bikin, bi ser bikevin. Ji ber ku tişta em dixwazin û weke banga Rêzdar Ocalan jî kirî ji bo aştî pêk were hin gavên mayînde hewce ne. Yasa tiştekî baş bû, çarçoveya wê tiştekî baş bû. Lê bicihkirina yasayê dê kengî çêbe, bi kîjan rê û rêbazan dê çêbe hîn tê nîqaşkirin. Divê ev nîqaş biqede, gavên şênber bên avêtin. Lijneyên ku piştî yasayê hatin damezirandin divê kar bikin. Hewce be lijneya ewlekariyê bi awayekî awarte jî civîna xwe bistîne û demildest biryara xwe bi raya giştî re parve bike. Qene ev pêvajo bikeve xeta xwe ya piştî yasayê. Aliyekî desthilatdaran dibêje tu pirsgirêk di pêvajoyê de tuneye, di rêya xwe de dimeşe. Aliyekî din dibêje hin pirsgirêk hene. Ez gavan diavêjim lê miqabilî van gavan tiştekî şênber nayê çêkirin. Mesela dixwazin yekser rêyek vebe ji Girava Îmraliyê. Rêzdar Ocalan weke koordînatorek nava vê pêvajoyê de ciyê xwe bigire. Rêzdar Bahçeli bixwe dibêje divê Rêzdar Ocalan bibe koordînatorê vê pêvajoyê aştiyê û ya siyasetkirinê. Em jî careke din binê wê xêz bikin divê pêvajo bikaribe di nava xwezaya xwe de biherike. Xwezaya pêvajoyê jî hin tiştan pêwîst dike. Pêdiviyên pêvajoyê xuya ne, tiştek ne veşartî ne. Rêzdar Ocalan bikaribe ciyê xwe di lijneyê de bigire, bikaribe kar û xebatên aştiyê bike, bikaribe kar û xebatên siyaseta demokratîk bike û piştî îro hûn jî bikaribin yekser pirsên xwe ji wî bikin, bersivan jî ji wî bigirin. Ne hewce ye em ji bo heyva din jî bisekinin. Tevger dibêje me biryara xwe bi îradeya xwe ya azad stendiye. Em dixwazin tev li jiyaneke demokratîk bibin û ji mafê hem xwerêxistinkirinê hem jî ji mafê siyaseta demokratîk îstîfade bikin. Dibêjin veger ancax bi vî şiklî çêdibe. Heger aliyek welê bibêje û aliyê dîtir jî bibêje her tişt di rêya xwe de ye û diherike gel jî rojnameger jî em jî mafdar in ku hin pirsan bikin. Em ê ji desthilatdarê bikin. Ji ber ku ew îro vî welatî bi rê ve dibin. Gelek spas.
22 Ekim 2026
