Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, Antalya'da düzenlediğimiz Barış ve Demokratik Toplum Buluşmasına katıldı. Bakırhan, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:
Çok değerli arkadaşlar, kurum temsilcileri, siyasi partilerin temsilcileri, Barış Anneleri, kadın arkadaşlar; hafta sonunu bize ayırıp buraya gelen salondaki bütün yoldaşlar, hepinizi selamlıyorum. Hoş geldiniz, sefa getirdiniz. Tabii çok önemli bir süreç içerisindeyiz. Biraz önce Antalya İl Örgütümüzün slayt gösterisinde de gördük. Ne yerellerimiz ne ilçelerimiz ne de Genel Merkezimiz tek bir gününü dahi boş geçirmiyor. Sokakta ve Meclis’te mücadele ediyoruz. Fabrikalarda alın terinin hakkını arayan işçilerin grevlerindeyiz, direnişlerindeyiz. Kadın mücadelesinin tam merkezindedir kadın arkadaşlarımız. Hem Türkiye’deki hem dünyadaki gelişmeleri takip ediyoruz. Bir taraftan da şiddetsiz ve çatışmasız, insanların yaşamını yitirmediği, Kürtlerin ve Alevilerin eşit yurttaş olduğu, onurluca kimliğini yaşayabildiği bir Türkiye mücadelesini yürüyoruz. Bunun için emek veren, bugün burada da bizi onurlandıran halklarımıza bir kez daha sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Antalya işte böyle salonları doldurunca; biz de salonda, sokakta, Meclis’te sözümüzü daha gür bir biçimde söyleyebiliyoruz. Dolayısıyla kıymetli ve hayırlı işler yapıyoruz. Umarım bu emeğimiz ve çabamız boşa gitmez, her birimizin onurluca yaşadığı yarınları birlikte yaratırız. Biz buna inanıyoruz. Bunun arifesinde olduğumuzu da belirtmek istiyorum.
İnşallah Ramazan’da dualarımız kabul olur, barış gelir, zulüm biter
Sözlerime başlarken, 1990’lardan beri faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitiren, partimizin çalışmalarında emek vermiş ama bugün aramızda olmayan arkadaşlarımızı, Yusuf Solmaz, İdris Çelik ve Sadık Turan şahsında rahmet ve minnetle anıyorum. Yine dört duvar arasında olmalarına rağmen dik duruşlarıyla, bilgi ve birikimleriyle, cesaretleriyle bize güç veren tutsak yoldaşlarımızı, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ şahsında sevgiyle selamlıyorum. Yakın zamanda İmralı’da Sayın Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirildi. Bu toplantılarımız da kendisine iletilmiş. Sizlere Sayın Öcalan’ın selam ve sevgilerini iletiyorum. Bu toplantıları Barış ve Demokratik Toplum Sürecini anlatmak için yapıyoruz. Bu konuda bugüne kadar yapılanları, son yapılan açıklamaları ve bundan sonra ne yapmamız gerektiği konusunda sizlere bilgi aktardıktan sonra sözü diğer arkadaşlara ve sizlere verip bitireceğiz. Ramazan ayında oruç tutan arkadaşlarımızın inşallah duaları kabul olur; barış gelir, haksızlık hukuksuzluk zulüm biter. Ramazan barışa vesile olur inşallah.
Süreç kapsamında yaptığımız toplantıların özeti onurlu barış talebidir
Bir yıllık süreci çok uzun anlatmaya gerek yok ama Hakkari’den Tekirdağ’a kadar bir gerçek var. İki binin üzerinde toplantı yaptık. Kürt’ü, Türk’ü, Arap’ı, Karadenizlisi, Trakyalısı fark etmiyor. Gittiğimiz toplantıların temel taleplerinden biri barış olsun idi. Bu toplantıların özeti onurlu barış olsun talebidir. Biz de onların onurlu barış talebini her yerde dile getirmeye çalışıyoruz. Bu süreç de onurlu bir barış olsun diye yürüyor ancak onurlu bir barış için bize büyük ihtiyaç var. Bu süreci sadece İmralı’da yürütülen diyalog ve müzakere sürecine bırakırsak haksızlık ederiz. Bu süreç oraya ne kadar büyük yük yüklüyorsa, bir o kadar da bizim omuzlarımıza yüklüyor. Onurlu bir barış için Türklerin, Kürtlerin, emekçilerin ve ezilenlerin birlikte seslerini daha gür çıkarması gerekiyor. Bakın, Suriye'de Kürtlerin büyük bedellerle elde ettikleri hakları, bölgeleri bir anda yok edilecekti. Ne zaman ki Antalya'da, Türkiye'nin dört bir yanında insanlar buna itiraz etti, işte o zaman durdu. 30 Ocak Antlaşması oldu. Yani siz varsanız onurlu barış olur. Siz desteklerseniz Alevi yurttaşlarımız daha özgürce inançlarını hayata geçirebilir. Siz varsanız kadın katliamlarının önüne geçebiliriz. Siz varsanız ekonomideki adaletsizliğin önüne geçebiliriz. Siz varsanız dilimizi kullanabiliriz. Ama siz yoksanız, izleyici konumunda olursanız o zaman bizim işimiz de zorlaşır.
Meclis raporunda, “Kürt meselesi özgürlükler ve demokrasi meselesidir” dedik
Bu süreç içerisinde Meclis’te bir komisyon kuruldu, bir de rapor hazırlandı. O rapora dönük eleştirilerimizi ve önerilerimizi sunduk. Katıldığımız bölümler vardı. İtiraz ettiğimiz, çekince koyduğumuz bölümler de vardı. 100 yıllık Kürt meselesini terör ve güvenlik parantezine alamazsınız dedik. Kürt meselesi bir terör ve güvenlik meselesi değil, aksine özgürlükler ve demokrasi meselesidir dedik. Bu itirazımızı büyük harflerle o raporun altına yazdırdık. Ama o raporda önümüzü açacak çok önemli maddeler de vardı. Raporun 6. ve 7. maddeleri aslında EMEP’in, CHP’nin, bileşen partilerimizin, hepimizin yıllardır dile getirmiş olduğu talepleri içeriyordu. AİHM kararları, AYM kararları, insanların doğuştan gelen hakları ile halkların haklarını gasp eden kayyımcı anlayışın son bulmasından birçok meseleye kadar çok önemli başlıklar da vardı. Meclis raporunda dikkat etmemiz gereken şudur. Meclis’in raporu 100 yıllık meseleyi bir anda çözemez. Meclis Komisyonunun buna gücü de yetmez.
Meclis raporu 100 yıllık Kürt meselesinin çözümünde bir basamaktır, o basamağı aştık
100 yıllık bir meseleyi bir rapora sıkıştıramayız. Ama 100 yıllık meselenin demokratik bir şekilde çözülmesi için bu rapor katkı sunabilir. Rapor 100 yıllık bir meselenin çözümünde aslında bir basamaktır. O basamağı aştık. Şimdi Meclis’in raporunda belirtilen demokratik hak ve özgürlüklerin hayata geçmesi gerekiyor. Bir an önce hayata geçmesi gerekiyor. Hep birlikte bunun takipçisi olacağız. Figenler, Leylalar, Ayşeler, Selahattinler, cezaevindeki kardeşleriniz ve yoldaşlarınız bir an önce çıkıyor mu bakacağız? Devletin antidemokratik uygulamalarından dolayı sürgünde olan kardeşlerimiz, yoldaşlarımız ülkelerine dönebilecek mi bakacağız? Demokratik bir ortamda siyaset yapıp yaşayabilecekler mi bakacağız. PKK ve bütün sonuçlarını ortadan kaldıran özel bir yasanın içeriği ve kapsamı ne olacak? Sadece bakmayacağız; sürgündekinin, içeridekinin, elinde silah olanın demokratik yaşama ve siyasete dahil olabilmesi için en kapsayıcı yasanın hayata geçirilmesinin Meclis’te mücadelesini yürüteceğiz.
Meclis raporundaki başlıkların hayata geçmesi için birlikte mücadele yürütmemiz gerekiyor
Yani bu rapor bizim de muhalefet partilerinin de aslında bugüne kadar dile getirmiş olduğu birçok talebi içeriyor. Onun için raporu yok saymak, küçümsemek doğru değil. Aksine, orada belirtilen başlıkların hayata geçmesi için birlikte mücadele yürütmemiz gerekiyor. Ama raporda çok önemli bir başlık vardı ve kimsenin dikkatini çekmedi. Meclis’in resmi raporunda diyor ki: “Türkiye'de yılda 140 ila 240 milyar dolar savaşa, silaha ve savunmaya harcanıyor”. Yıllardır devam eden bu çatışma ve şiddet ortamında neredeyse bu miktar 10 trilyon doları buluyor. 10 trilyon dolar Türkiye'yi sil baştan yeniden refah içerisinde yaşatabilecek bir rakamdır, değerli arkadaşlar. 1 milyar dolar, 2 milyar dolardan bahsetmiyorum; 10 trilyon doları aşkın bir paradan bahsediyorum. İşte eğer barış olsa, çatışma ve şiddet zemini ortadan kalksa -ki inşallah kalkacak- emekli de hakkını alacak, asgari ücretli de alacak, emekçi de alacak. Öğrenci de barınabilecek, okulunu dondurmadan eğitimine devam edebilecek. Bu ülkedeki 86 milyon insan refah içerisinde yaşayacak.
Ahmet Türk de Muhittin Böcek de görevine dönsün
Onun için barış sadece Kürtlerin, sadece bölgenin meselesi değildir; barış Türkiye'nin meselesidir. Barışın sağlanması halinde rantçı ekonomik politikalar son bulacak, talan son bulacak, çevre kıyımı son bulacak. Düşüncesini ifade ettiği için insanlar cezaevine atılmayacak. 12. partiyi şu anda biz devam ettiriyoruz. 11 partimiz kapatıldı. Partiler kapatılmayacak. Partilerin eş genel başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları cezaevine ya da sürgüne gitmeyecek. En önemlisi de Kürt'ün ve Türk'ün genci yaşamını yitirmeyecek. Bu her şeyden daha değerli ve kıymetli bir şeydir. Onun için barışı desteklemeliyiz. Onun için bu sürece destek vermeliyiz. Toptancı bir şekilde bu sürece yaklaşmamalıyız. Demokratik siyasetin alanının açılması, CHP’nin de alanının açılmasını sağlayacak. Antalya Belediye Başkanı şu anda tutuklu. Önceki gün Amed'de belediye eşbaşkanlarımızla toplantı yaptık. Kayyım atanan 13 belediyenin belediye başkanları ve eşbaşkanları bir an önce serbest bırakılmalı ve görevlerinin başına dönmeli dedik. Yani Ahmet Türk dönsün ama Sayın Böcek de dönsün dedik. İşte biz öyle bir partiyiz. Biz demokrasiyi sadece Kürt'e değil, 86 milyona istiyoruz. Dil özgürlüğünü sadece Kürtlere değil, Türkiye'de yaşayan diğer etnik kimliklere de istiyoruz. İnanç özgürlüğünü Alevilerle birlikte bu ülkede farklı din ve inançlı olan herkese istiyoruz. Yani biz kitabın ortasından konuşuyoruz. Bizim adalet terazimizde bir denge vardır. İnsanı gözeten, kadını gözeten, hakkı gözeten, hukuku gözeten, adaleti gözeten bir anlayışa sahiptir.
Biz sadece dil, kimlik ve demokrasi mücadelesi yürütmüyoruz; ekonomide adalet için de mücadele ediyoruz
Daha geçen gün grup toplantımızda çok önemli bir şey söyledik. Dedik ki Ramazan ayında bizim ilçe örgütlerimiz ve belediyelerimiz, iktidarın yoksullaştırdığı aileleri belirlemeli ve kendi sofrasındaki ekmeği aşı olmayanla paylaşmalı. Biz sadece dil, kimlik ve demokrasi mücadelesi yürütmüyoruz. Aynı zamanda ekonomide adalet mücadelesi de yürütüyoruz. Eğer komşumuz açsa, eğer komşumuzun bu Ramazan ayında kazanı kaynamıyorsa bu bizim de sorunumuzdur. Komşumuzun çocuğu yatağa aç girmemelidir. Komşumuzun elektriği kesildiğinde, kendi elektriğimiz ve doğalgazımız kesilmiş gibi davranmalıyız. Biz öyle bir partiyiz. Bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Barışa, demokrasiye ve özgürlüklere giden yolun henüz başındayız
Dün tarihi bir açıklama yapıldı. 27 Şubat’ın birinci yıl dönümü. Sayın Öcalan'ın bir yıl önce başlattığı ve altına da büyük harflerle “Bu sürecin aynı zamanda hukuki ve siyasi bir altyapısının olması gerekiyor” dediği süreç bir yılını doldurdu. Bu süreç içinde insanlar yaşamını yitirmedi, daha temkinli ve dikkatli bir dil kullanıldı. Ancak bu bir yılda ciddi bir yol kat ettiğimiz de söylenemez, hala o eşiğin başındayız. Barışa, demokrasiye ve özgürlüklere giden yolun henüz başındayız. Dün de çok kıymetli bir açıklama yaptı. Tarihin kilidini açan, yarayı inkarla değil hukukla saran, siyasetin gölgesi yerine siyasetin adaleti ve ışığıyla zemini aydınlatan bir süreci Sayın Öcalan tarif etti. 100 yıllık acıların, kayıpların ve yorgunlukların ardından bu topraklarda yeni bir toplumsal sözleşmenin yapılması gerektiğini belirtti. Bu açıdan çok önemliydi. Açıklamada aynen şöyle diyordu: “Silahlar konuştuğunda hayat susar”. Silahların konuştuğunda gerçekten hayatın sustuğu bir döneme 40 yıldır hepimiz şahitlik ettik. “Siyaset konuştuğunda da hayat yeniden yaşanır ve yol alır” dedi. Çok doğru söylüyor. Silahların sustuğu, siyasetin özgürce konuştuğu bir süreçten bahsediyoruz.
Öcalan’ın dünkü açıklamasındaki üç temel başlık
Dün yapılan açıklama aslında bir yıl önce yapılan açıklamanın tekrar yorumlanmasıydı. Şiddetsiz ve çatışmasız, Kürt meselesinin çözüldüğü, demokrasi sorunun çözüldüğü, Kürtlerin hukukla dahil edildiği, yok sayılmadığı, Alevilerin hukukla dahil edildiği, inançlarını özgürce yaşadığı bir cumhuriyet tarifi yaptı Sayın Öcalan. Bunun için çok değerliydi. Dünkü açıklamalarda üç temel başlık aslında vardı. Birincisi, tarihsel ilişkiyi hatırlatıyor Sayın Öcalan. Bin yıldır bu topraklarda birlikte yaşadık diyor. Bin yıllık bir kader ortaklığımız var diyor. Ama diyor ki bu bin yıllık tarihsel birlikteliğe artık bir hukuk bulalım. Bin yıldır birlikte yaşıyorsak; o zaman beraber yaşadığımız diğer halkın hakkını, hukukunu, dilini, kimliğini de tanımamız gerekiyor diyor.
Barış sadece iyi niyetle tarif edilecek bir şey değildir; hukukla, adaletle sağlanabilir
Yine ikinci olarak bu yapılan açıklamadan şunu okuyabiliriz. Barış, sarılalım, el sıkışalım, öpüşelim bitti denilen bir şey değildir. Sadece iyi niyetle tarif edilecek bir şey değildir. Barış bir hukukla ve adaletle ancak sağlanabilir. 40 yıldır Kürt neyin mücadelesini veriyor? Bir hukuk adalet mücadelesi veriyor. Barış, Kürt'ün hukukunu da adil bir şekilde tanımamız gerektiğini belirtiyor. Üçüncü olarak yeni dönemin dilini tarif ediyor. Buyurgan ve otoriter dili reddediyor. Dikkat ederseniz bu bir yıl içerisinde biz çok naif, çok kapsayıcı bir dil kullandık. Siz de şahitsiniz. Ama bir yıl içerisinde sanki barışmıyoruz, kavgaya gidiyormuşuz gibi habire bize parmak sallanıyordu. Bugün Antalya'da olduğu gibi toplantı yaptığımız her yerde de insanlar haklı olarak bize şunu soruyordu: “Ya böyle buyurgan dille, parmak sallayan dille barış mı olur?” İşte Sayın Öcalan bu son açıklamasıyla oraya da işaret ediyor. Barış kapsayıcı bir dille olur. Barış karşıdakini dikkate alan, onun onurunu ve gururunu kırmayan sözlerle sağlanabilir diyor. Dolayısıyla başlıklardan birisi de buydu.
Sayın Öcalan hukuk, demokrasi ve demokratik entegrasyon olmalı diyor
Sayın Öcalan çok önemli üç şey söylüyor bu açıklamasında. Diyor ki kimliği, dili, inancı reddedilenlerin bir hukuku olmalı. Demokratik bir şekilde entegre edilmeleri gerekiyor diyor. Bir de demokrasi olmalı diyor. Zaten Türkiye'nin en temel üç sorunu da bu değil mi? Kürtler 40 yıldır ne arıyor? Bir hukuk arıyor. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı niye içeride? Ahmet Türk'ün yerine niye kayyım atanıyor? Demokrasi olmadığı için. İnsanlar düşüncelerini ifade ettikleri için gözaltına alınıyor, niye? Demokrasi olmadığı için. Hukuk, demokratik entegrasyon ve demokrasi; Sayın Öcalan'ın dün yapmış olduğu açıklamanın temel başlıkları bunlardır. Bu ülkede inşallah hep birlikte herkesin hukukunu tanıyan bir demokrasiye ve herkesin doğru bir şekilde entegre edildiği demokratik bir cumhuriyete kavuşacağız. Biz bunun mücadelesini yürütüyoruz. Mesele artık öfkeyle dile gelecek bir mesele değil. Kavga etmek yerine konuşalım diyoruz ve konuşmaya çalışıyoruz. Bastırarak değil, karşımızdakini anlayarak ancak yol alabiliriz.
Türkiye'de “anadili ülkeyi böler” diyorlar ama 110 ülke bölünmedi
Şimdi biz anadili deyince kıyamet kopuyor. Anadili bir başkasının işte ekonomisinden, dükkanından, tarlasından birkaç metrekare almak gibi bir şey olarak anlaşılıyor. Anadili, Meclis’in raporunda da belirttiği gibi, insanların doğuştan elde etmiş olduğu bir haktır. Dolayısıyla, Kürtlerin kendi anadilinde eğitim görmesi, resmi dilin yok sayılması ya da dikkate alınmaması değildir. Dünyanın her yerinde resmi diller var. Ama onun yanında 110 ülkede anadilinde de eğitim veriliyor. Türkiye'de her ne hikmetse, “anadili ülkeyi böler” diyorlar. 110 ülke bölünmedi. Fransa'da resmi dil Fransızcadır ama Korsika halkının yaşadığı bölgede Fransızcanın yanı sıra Korsika dilinde de eğitim veriliyor. Valla Fransa öyle üç kuruşa muhtaç bir ülke değil. Anadili eğer bölseydi, eğer yoksullaştırsaydı, eğer kavgaya sebebiyet verseydi, şu anda Fransa'da halklar birbiriyle boğazlaşırdı. Ya da İspanya'da ya da dünyanın başka yerlerinde. Beğenmediğiniz o Irak'ta bile anadiline yaklaşım buradakinden 1 milyon kat daha ileridir. Kürtler Arapçanın yanında kendi anadillerinde de eğitim görüyorlar.
Toplum artık somut adımların atılmasını bekliyor
Dolayısıyla anadili meselesinin, inanç meselesinin, düşünceyi ifade etme meselesinin, iradeye kayyım atanma meselesinin artık çözülmesi gerekiyor. Bir rapor çıktı ve şimdi o rapordaki başlıkların hayata geçmesi gereken bir süreçteyiz. Siyasete burada çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Siyaset artık günübirlik tartışmaları bir kenara bırakmalı, Türkiye'nin tarihsel ve toplumsal sorunlarını çözecek bir pratik ve bir dil içerisinde olmalıdır. Biz 100 yıllık meseleyi konuşuyoruz, birileri üç beş oy uğruna başka şeyler anlatıyorlar. Toplumun duygularıyla oynuyorlar. Dolayısıyla, sağdan sola tüm siyaset artık bu sürece uygun, yapıcı, kapsayıcı bir pratik içerisinde olmalıdır. Toplum çok açık söylüyor. Muhtemelen mikrofonu uzattığımızda siz de diyeceksiniz. Toplum artık bu bir yıl içerisinde somut adımlar atılsın istiyor. Yasa gerektirmeyen adımlar var. AYM karar vermiş; demiş Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kobanî Kumpas Davasındaki tutukluları haksız yerde içeride tutuyorsun. Bunun için bir yasaya gerek yok. Burada konuştuğumuz bu saatlerde bile Adalet Bakanı istese bir kararla arkadaşlarımızın bir gün sonra ailelerinin yanında olmasını sağlayabilir. 13 belediyeye kayyım atanmış ve iki aylık geçici görevlendirmelerle bu süreç uzatılıyor. Bu ülkenin İçişleri Bakanı bir kararnameyle birlikte 13 belediye başkanının görevlilerinin başına dönmesini sağlayabilir. Dolayısıyla tek taraflı adımlar atılmış. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş biçimde Sayın Öcalan en başta örgütünü, partisini feshetmiş, silahı bıraktırmış; demokrasi demiş, diyalog demiş, müzakere demiş ve 27 Şubat'ın 2. yılında da aslında bu düşüncelerini daha geniş bir şekilde yorumlayarak dün bir açıklama yapmış. Şimdi bunun gereklerinin yerine getirilmesi gereken bir süreçteyiz.
Siyaset kurumu günübirlik algılardan uzaklaşarak bu sorunun çözümüne katkı sunmalıdır
Ama tabii bu arada bize de büyük görev ve sorumluluk düşüyor. Devlet ve yürütmenin görevlerini söyledik. Bir an önce geciktirmeden artık adımların atılması gereken bir süreçteyiz. Siyaset kurumuna da büyük görevler düştüğünü belirttik. 100 yıllık bir mesele tartışılıyor. İnsanların yaşamını yitirdiği, trilyonlarca dolarımıza mal olmuş bir mesele. Antalya'daki sera üreticilerinin ekmeğini dahi etkileyen, turizm çalışanlarının geleceğini bile etkileyen büyük miktarda ekonomik bir giderden bahsediyoruz. Şimdi siyaset kurumu da bu sürecin başarıyla sonuçlanması halinde ülkeye kazandıracaklarını düşünerek, siyasi kaygılardan ve günübirlik algılardan uzaklaşarak bu sorunun çözümüne katkı sunmalıdır.
Barışmak demek oturmak demek değildir; bize daha çok mücadele görevi düşüyor
Tabii buradaki bulunan siz değerli halkımıza, kadın arkadaşlarımıza, demokratik kitle örgütlerine, siyasi partilere de büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Çünkü bizim eşit, onurlu yaşam iddiamız var ve bunun mücadelesini yürütüyoruz. Bize de daha çok mücadele görevi düşüyor. Kürtler dil, kimlik, demokrasi sorunlarını, Aleviler inanç sorunlarını, emekçiler emeğinin hakkını, çevreciler çevre katliamı karşısındaki taleplerini, her gün katledilen kadınlar bu katliamlar karşısındaki tepkilerini güçlü bir şekilde ortaya koyabilirlerse emin olun ki bu süreç istediğimizden daha hızlı bir şekilde yol alabilir. Çünkü haklıyız. Çünkü Türkiye'nin, Türkiye'de yaşayan toplumun böyle sorunları var. Yine kadın ve gençler bu meselenin en kurucu, en dinamik, en büyük özneleridir. Tam da bu barış süreçlerinde en çok kadınlara ve gençlere büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Sahada demokratik hak ve özgürlüklerin en başat temsilcileri olabilmeliyiz. Salonları tıka basa doldurabilmeliyiz. Hakkını arayanın yanında daha güçlü durabilmeliyiz. Barışı daha güçlü bir şekilde haykırmalıyız. Biz barışıyoruz, bir şeyden vazgeçmiyoruz. Barışmak demek oturmak demek değildir. Barışmak demek bir şeyden vazgeçmek değildir. Barışmak demek iddialarından vazgeçmek değildir.
Görev ve sorumluluklarımızı size layık bir şekilde yerine getirmeye çalışacağız
Bizim mücadelemiz 86 milyonun eşit, özgür ve onurluca yaşadığı bir demokratik Türkiye mücadelesidir. Daha buna hala uzun bir yol var. Bu yolun yolcuları olarak bu uzun yol için şimdiden demokratik zemini hazırlamamız ve büyütmemiz gerekiyor. Kapı hepimize açık. İstersek bu açılan kapıdan demokratik bir Türkiye'ye de yürüyebiliriz. Ama istemezsek bu sürecin de daha önceki süreçler gibi boşa çıkmasını da sağlayabiliriz. Biz kendi görevlerimizi yerine getireceğiz. Sizin arkadaşlarınız, yoldaşlarınız olarak bizler de hem Meclis’te hem sahada hem bu toplantılarda kendi görev ve sorumluluklarımızı size ve mücadelenize layık bir şekilde yerine getirmeye çalışacağız. Bu konuda bir kuşkunuz olmasın. Bakın, bu zemin öylesine inatçı, öylesine inançlı bir zemindir ki cezaevine de giriyor vazgeçmiyor, sürgüne de gidiyor vazgeçmiyor. Yaşamın bütün alanlarında inançlı ve iradeli bir şekilde sizin yanınızda durmaya devam ediyor. Dünyanın hiçbir yerinde bir siyasi partinin 3800 tutsağı olmaz. Demokratik siyaset yapan bir partinin 4 bine yakın mensubu cezaevlerinde bulunuyor. İşte eğer bugün bir masa kurulduysa cezaevindekilerin direnişiyle, sizin partinize sahip çıkmanızla, demokrasi güçlerinin bu sürece sahip çıkmasıyla oldu. Siz sahip çıkmazsanız bu sistem ne emekçiye ne ezilene ne Kürt'e ne Alevi'ye ne de kadına hiçbir hak vermez. Bu sistemi en iyi Antalyalılar bilir, en iyi devrimciler bilir. En iyi buradaki siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri bilir. Sistem yoka razı etmeye çalışır. Sistem aza razı etmeye çalışır. Sistem emekliye 20 bin lirayı hak görür. Kirasını dahi ödeyemeyecek bir ücreti hak görür. Sistem asgari ücretliye, “28 bin liraya çocuğu çocuğunu, okut giyindir, kiranı öde” der. Peki, bunlar bizim hakkımız mıdır? Sistem Kürt'e Türk’sün dedirtmeye çalışır. Sistem Laz’a Türk’sün dedirtmeye çalışır. Arap’a sen başka bir milletsin dedirtmeye çalışır. Alevi'nin çocuğuna zorla okullarda başka şeyler öğretmeye çalışır.
Kürt'ü idam eden ceberut bir sistemin de emperyal müdahalelerin de yanında değiliz
Bizim mücadelemiz sistemin bu yok sayan, inkar eden yapısıyla mücadele etmek değil mi? Bununla mücadele ediyorsak Kürt Kürt'tür, Türk Türk'tür, Arap Arap’tır, emekçi emekçidir, ezilen ezilendir, kadın kadındır, genç gençtir dedirtmek içindir. Hepsinin doğuştan gelen haklarını demokratik ve yasal güvenceye alarak bu ülkede insanca yaşayacağız. Biz buraya gelirken İran'da tekrar bombalar patladı. Tekrar çatışmanın, savaşın fitili yakıldı. İşte İran bombalanıyordu. Bazı şeyler var çok açık bir şekilde kendisini belli ediyor. İran'ın o tekçi rejiminin daha kapsayıcı olması gerekmiyor mu? Kürt'ü idam eden bir ceberut sistemin de yanında değiliz, emperyal müdahalelerin de yanında değiliz. Biz isteriz ki İran demokrasiyle buluşsun, Kürt'ü idam etmekten vazgeçsin ve hiçbir emperyal bölgesel güç de oraya müdahale etmesin. Demokrasi yoksa dışarıdan müdahale var. Demokrasi yoksa dışarıdan mühendislik çalışmalarıyla o ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının aşırılıp başka yerlere kaçırılma durumu söz konusu olur. Demokrasi her şeyin ilacıdır. En büyük güvenlik top, tüfek, tank değildir. Ortadoğu'da tankı, tüfeği, topu olan ama halkını bir gecede bırakıp başka ülkelere kaçan nice devlet başkanı gördük. En büyük güvenlik nedir bilir misiniz? Halktır, demokrasidir, özgürlüklerdir. Özgür olan, demokrasisi tam işleyen hiçbir ülkeye ne emperyal güçlerin ne de bölgesel güçlerin gücü yeter.
İran halklarının yanında olmaya devam edeceğiz
Yanı başımızda bir çatışma var, bir gerginlik var. Neredeyse bir savaşa dönüşecek bir durum var. Biz DEM Parti olarak ne bu hegemonik emperyal saldırıları destekliyoruz ne de o ceberut tekçi sistemi; kendi ülkesindeki bütün halkları, farklılıkları, renkleri solduran İran'ın mevcut çürümüş sistemini destekliyoruz. Biz İran'da ben Kürt'üm, ben Beluci’yim, ben Şii'yim, ben Sünni'yim, ben kadınım diyenlerin yanındayız. Direnenlerin yanındayız, İran halklarının yanındayız. Onların yanında olmaya da devam edeceğiz.
28 Şubat 2026
