Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, haftalık Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:
Süper Lig’e çıkan Amedspor ve Erzurumspor’u kutluyorum
Sözlerime Amedspor ve Erzurumspor’u kutlayarak başlamak istiyorum. İki takım da iyi bir mücadeleyle Süper Lig’e çıktı. Diğer takım da play-off’ta belirlenecek. Umarım orada da Süper Lig’i renklendirecek bir takım kazanır. Amedspor Süper Lig’e renk katacak buna eminim. Seyircisiyle, kendisini destekleyen milyonlarla birlikte Süper Lig’in bir değeri olacağına şimdiden inanıyorum. Başarılar diliyorum Süper Lig’e yükselecek bütün takımlara.
Devlet artık sağa sola çekmeden Dersim’den özür dilemeli
Değerli halkımız bazen kutlamalarla, bazen de acılarla başlıyoruz. Umarım, bunu da bu dönem sonlandırırız, artık iyi ve güzel şeyleri anlatırız. Dersim halkının hafızasında “Roja Şayê” olarak kabul edilen Dersim Tertelesi, dün andığımız 4 Mayıs Dersim’in hafızasında yalnızca bir tarih değil, bu topraklarda işlenmiş en büyük insanlık suçudur. Tertelenin üzerinden 88 yıl geçti ama hava hala ilk günkü gibi. Seyid Rıza'nın, “Başını dik tut cigeram, alnımızda kara leke yok” sözü bugün hala onurun, direncin ve hakikatin sesi olarak devam ediyor. Devlet artık sağa sola çekmeden terteleyi tanımalı, Dersim'den özür dilemeli. Seyid Rıza ve bütün yol arkadaşlarının mezar yerlerini açıklamalıdır. Buna Şeyh Said ve diğer isyanlarda yaşamını yitiren insanlarımızın mezar yerleri de dahil. Bugün yasımızı adalet talebine, acımızı demokratik yüzleşme çağrısına dönüştürüyoruz. Hakikatsiz bir barış eksik olur. Tertelede yaşamını yitirenleri saygı ve minnetle anıyorum.
8-10 bin lirayla engellilere geçinin diyen bir iktidarla karşı karşıyayız
Değerli arkadaşlar, partimiz açısından çok önemli bir konu üzerinde durmak istiyorum. Bizim için önemli ama bizim dışımızdaki siyaset zemininde çok önemsenmeyen bir mesele. Bu ülkede birçok toplumsal kesimin onuruyla, eşit biçimde yaşama sorunu var. Bu kesimlerin başında da sayısı on milyonu bulan engelli yurttaşlarımız geliyor. Yani neredeyse sekiz kişiden biri. Biz, görünmez kılınanların sözünü ve siyasetini temsil ediyoruz. Bu nedenle engelli yurttaşlarımızın da partisiyiz. Engelliler ve aileleri sistematik bir sağlamcı saldırıyla karşı karşıya. Yok sayılmakla, yoksullukla mücadele ediyorlar. Türkiye, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesine imza atmasına rağmen, bu hakları yaşama geçirmiş değil 2005'ten bu yana. Yasal zorunluluk olmasına rağmen erişilebilir kentler, ulaşım, kamusal alanlar ve yaşam alanları hala kurulmamış. Engellilere eğitim, sağlık, ulaşım ve çalışma hakkı tanınmadığı gibi, “8-10 bin lirayla geçinin” diyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Biz DEM Parti olarak, insan onurunun devredilmez bir hak olduğunu savunuyoruz. Bu nedenle her Mayıs ayının ilk pazar gününü Engelliler Onur Yürüyüşü Günü ilan ettik. Hep onlar gün ilan edecek değil ya, bu sefer de biz ilan ettik. Bu, Türkiye'de bir ilktir. Bu yürüyüşün ilkini, “Bu onurda senin de izin olsun” sloganıyla Diyarbakır'da gerçekleştirdik. Bu vesileyle başta Engelliler Komisyonumuz olmak üzere, emeği geçen bütün arkadaşları kutlamak istiyorum. Var olsunlar, çok iyi bir şey yaptılar.
Engelliler evlere hapsediliyor; okullarda ayrımcılığa, sokaklarda görünmezliğe itiliyor
Türkiye'nin dört bir yanından engelli dernek temsilcileri Amed’e geldi. Hep birlikte yürüdüler, taleplerini haykırdılar. Erişilebilir kent, işaret dilinin anadili olarak tanınması, her kurumda işaret dili tercümanı bulunması, medikal cihazlardaki vergilerin kaldırılması, eğitim ve sağlık hakkı gibi talepleri Amed'de haykırdılar. Bu düzen, engellileri evlere hapsediyor; okullarda ayrımcılığa, sokaklarda görünmezliğe itiyor. Biz bu durumu kırmak istiyoruz. “Hepimiz engelli adayıyız” demek artık bir empati değil, bugünün hak ihlallerini görmek ve engellilerle yan yana gelmektir. Evimizden, sokağımızdan, dilimizden başlayarak engellilerle dayanışmayı büyütebiliriz. Partimizi, örgütlerimizi ve belediyelerimizi daha fazla erişilebilir kılacağız. Bizim kentler, kaldırımlar, caddeler, sosyal alanların bulunduğu her yer engellilerin rahatlıkla erişebildiği alanlar haline gelmelidir. Engelliler için onurlu ve özgür bir yaşamın mümkün olduğunu inşallah hep birlikte göstereceğiz.
İnsan onurunun zirvede olduğu bir yaşam ve ülke istiyoruz
İran savaşı dünya ekonomisini sarsmaya devam ediyor. Asya'dan Avrupa'ya resesyon, Çin'den ABD'ye büyük bir buhran kapıda. Ülke olarak bu kaosun en yakıcı etkilerini de biz yaşıyoruz. Savaşa dahil olmadığımız halde en yakıcı etkilerini yaşıyoruz. Bu fatura Türkiye işçisinin, emekçisinin ve emeklisinin, yoksulun sırtına tekrar bindi. İktidar her gün siyasette, ekonomide başarıdan, büyük zirvelerden bahsediyor ama gelin biz gerçek zirveleri sizinle paylaşalım. 2002’de yüzde 85 buçukla tarihi enflasyon zirvesi, yine 2002’de 900 puanla tarihi risk primi zirvesi, 2003’te 1,37 trilyon ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek bütçe açığı zirvesi, dünyada eşi görülmemiş yüzde 150-200’lük kur artışı zirvesi, %31,5'e fırlayan geniş tanımlı işsizlik zirvesi ve 112.600 liraya dayanan yoksulluk sınırı zirvesi gerçek zirvelerdir. Onların anlattığı zirveler hayali zirvelerdir. İşte bu iktidar 24 yılda bu zirveleri emekçilere, yoksullara, bu ülkede yaşayan 86 milyona yaşattı. 2008'de “teğet geçti” dediler. 2018'den beri süren kriz ise hayatlarımızı darmadağın etti. Biz bu hayırsız zirveleri istemiyoruz. Karslı hayvancılığından, Rizeli çayından hayır görsün istiyoruz. İstanbullu işçi insanca yaşasın istiyoruz. Bu uğursuz zirveleri değil, insan onurunun zirvede olduğu bir yaşam ve ülke istiyoruz.
Korkuları değil ortaklıkları büyüterek birlikte kazanabiliriz
Ortadoğu'da ise belirsizliklerin zirvesi devam ediyor. ABD, İsrail, İran savaşının yarattığı büyük sarsıntılar bölgedeki bütün dengeleri yeniden harekete geçirmiş durumda. Körfez ülkeleri eski güvenli konumlarını kaybediyor. Hürmüz Boğazı artık bir hegemonya mücadele alanına döndü. Irak'ta kalıcı bir yönetim mimarisinin kurulmaması ve Lübnan'da bitmeyen savaş, halklar arasında ciddi tehditler ve tehlikeler yaratıyor. Böylesi bir tabloda Türkiye açısından en rasyonel yol dostlarını çoğaltmak ve düşmanlarını azaltmaktır. Türk'ün tarihsel dostu Kürt, Kürt'ün tarihsel dostu da Türk'tür. Kürt jeopolitiği bir risk değil fırsat olarak görülmelidir. Korkuları değil ortaklıkları çoğaltarak birlikte kazanabiliriz, birlikte büyüyebiliriz. Eşit yurttaşlık, demokrasi ve barış temelinde kurulacak yeni birliktelik yalnızca içeride değil, bölgede de Türkiye'yi stratejik bir güç haline getirir. Türkiye'nin pozisyonu Cizre Belediyemizin logosunda olan, ortasında gücü ve dengeyi temsil eden aslan ve ters yönlere bakan çift başlı ejder misalidir. Bir yönü doğuya, bir yönü batıya; bir yönü geçmişe, bir yönü geleceğe bakan bir ülkedir Türkiye. Türkiye gücü ve dengeyi temsil edebilecek bir jeopolitik hakikate sahiptir. Türkiye iç barışını sağlarsa bölgeye huzur ve istikrar getirebilecek bir güç haline gelebilir.
Barış bir tohumsa hukuk da onun toprağıdır
Değerli Türkiye hakları; peki Türkiye bu güce nasıl kavuşabilir, bu tarihsel rolü nasıl oynayabilir? Bu soruların cevabı 22 Ekim’dedir, 27 Şubat'tadır, Kürt meselesinin demokratik çözümündedir. Biz Kürt meselesini çözmek için her defasında Ortadoğu'daki gelişmelere, Balkanlardaki gerilimlere, Kafkasya'daki çatışmalara, Akdeniz'deki hesaplara bakarak mı karar vereceğiz? Bu doğru bir mantık değildir. Son 20 yılda sadece yanı başımızda 14 büyük savaş yaşandı. Bu bakımdan ertelemeyle yol alabileceğimiz bir eşikte değiliz. Barış, kaygı ve tereddütlerle değil cesaretle olur. Bugün barış için tüm şartlar uygundur. Ama ne yazık ki temel sorun siyasetsizliktir. Esnaf soruyor, asker annesi soruyor, cezaevindeki tutsak ailesi soruyor, öğrenci soruyor, emekli soruyor; “Siyaset neden cesaret edemiyor, iktidar neyi bekliyor?” diyor. Altını önemle çizmek istiyorum: Bu sürecin ciddiyetinin adı hukuktur. Süreci ciddiye alan onu hukuka bağlar. Barış bir tohumsa hukuk da onun toprağıdır. Toprağı olmayan bir yerde tohum yeşerir mi? Hukuk, Meclis’in “Ben izleyici değilim, kurucu özneyim” demesidir.
Özel yasayı hemen Meclis'e sunalım, teklif bir haftada yasalaşsın
Bu çerçevede bir diğer önemli konu da sıkça ifade edilen teyit ve tespit meselesidir. Aylardır tartışılıyor. Tespit ve teyit, hukukun önüne konulan bir duvar değil, hukuka açılan bir kapı olmalıdır. Çünkü insanlar belirsizliğe dönmez, güvenceye döner. Silahlı bir örgüte, “Ülkeye gel, demokratik siyasete dön” dedikten sonra hangi hukukla karşılanacağını da söylemeniz gerekmiyor mu? Gerekiyor değil mi? Nereye gelecek? Gel ama hukuk yok diyorlar. Gel ama yasa yok diyorlar. Devlet, “Silah bıraksınlar, biz adım atarız” diyor aylardır. PKK, “Yasal zemin olsun, biz bırakırız” diyor. Her ikisinin de kaygısını anlıyoruz. Biz DEM Parti olarak şunu teklif ediyoruz: Sayın Kurtulmuş, komisyondaki partilerin koordinatörlerini önce bir çağırın.
Elimizde müşterek bir belge var. Komisyonun hazırlamış olduğu rapor var. Özel yasayı hemen Meclis’e sunalım. Bu teklif bir haftada yasalaşsın. Siyaset yol açsın, ülke rahatlasın, yasal adımlar atılsın. Sayın Öcalan'ın sürece katkı sunabileceği özgür çalışma ve iletişim koşulları oluşturulsun. PKK gereğini yapmazsa o zaman toplum çıksın desin ki, evet bu taraf görevini yapmadı. Bakın, Kürt hareketi, 5 Mayıs’ın yıldönümü vesilesiyle bugün bir açıklama yaptı. Açıklamada aynen şöyle diyor: “Özgürce demokratik siyasetin yapılacağı, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü sağlayan yasalar çıkarılmış da buna karşı silahları bırakmayız ve gelmeyiz mi demişiz?”. Haksızlar mı? Değiller. Biz de kamuoyunun önünde söz veriyoruz. Sizin de huzurunuzda söz veriyoruz. Özgür, demokratik siyaset için yasal düzenlemeler yapılırsa ve buna rağmen PKK gereğini yapmazsa söz olsun ki ilk eleştiriyi biz yapacağız, bu durumu kabul etmeyeceğiz. Ama söz olsun ki bunun gereğini yapmayan iktidarı da eleştireceğiz. Eleştirmeye devam edeceğiz.
Süreç belirsizlik içinde bırakılırsa herkes kendi korkusunda büyür
Kıymetli arkadaşlar, örgüt bir niyet ortaya koyar, devlet inisiyatif alır. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Barışın yasasını getirecek kurum iktidardır. Çıkarılacak yer TBMM’dir. Biz barışa ikna olduğumuz için bunları söylüyoruz, bunları konuşuyoruz. Komisyon raporu barış için son söz değil, ilk sözdür. Türkiye'nin tarihi, raflarda unutulmuş raporlarla doludur. İyi, güzel raporlar hazırlanıyor ama bir iktidar geliyor ve kafasına estiği için onları rafa kaldırıyor. Sadece Türkiye'de değil dünyanın birçok yerinde böyledir. Biz istiyoruz ki bu sefer bu rapor raflarda beklemesin, kaderi önceki raporlar gibi olmasın. Raporun somut önerileri ortadadır. Daha fazla geciktirmeden gereğini yapalım. Açıkça ifade ediyorum ki bugün belirsizlik barış yönündeki en büyük engeldir. Süreç belirsizlik içinde bırakılırsa herkes kendi korkusunda büyür. Karanlık iç ve dış güçleri aktif hale getirebilir. Biz herkesi sorumluluğa çağırmak için konuşuyoruz. Ortada apaçık ve tarihi bir imkan var. Bunu bekleterek riske atmak siyasi akıl değil, siyasi vebal üretir. Gemileri karadan yürütmekle övünenler barışın yasasını Meclis’ten geçiremiyor mu? Kayyım atayanlar kayyımı geri çekemiyor mu? Bunlar süreci enfekte eden, güven erozyonu yaratan adımlardır. Daha geçen gün Hakkari Belediye Eş Başkanımız Mehmet Sıddık Akış'a çok ağır bir ceza verildi. İstinaf aslında cezayı bozarak yerel mahkemeye göndermişti. Buna rağmen yerel mahkeme istinaf mahkemesinin kararına uymadı. Yine, Mardin başta olmak üzere belediyelerin iade edilmemesi sürece olan güveni zedeliyor. Öyle mi değil mi? Siz daha iyi biliyorsunuz.
Bir taraftan süreç, bir taraftan kayyımlar ve cezalar; artık toplum yutmuyor
Biraz önce Kocaeli'den gelen arkadaşlarımızla birlikte yukarıda çay, kahve içtik. Bize sordukları şeyler bunlardır. Niye cezaevindekiler çıkmıyor? Yasa ne zaman çıkacak? Niye istinaf bozmasına rağmen yerel mahkeme belediye eş başkanımız hakkında böylesine ağır bir karar veriyor? Benzer soruları sıralayıp duruyorlar. Bunlar sürecin ruhuna aykırı olan adımlardır. Kim bunları istiyor, kim bunları yapıyor? Vallahi bunu hükümet çıkıp açıklasın, bizi ikna etsin. Bir taraftan süreç, bir taraftan devam eden kayyımlar, bir taraftan verilen cezalar. Artık toplum bunu yutmuyor. Onun için bir an önce bu antidemokratik uygulamalar yerine Meclis’in hazırlamış olduğu raporda bulunan başlıkları Meclis’e getirip gereklerini yerine getirmek gerekiyor. Bunları hep tekrar ediyoruz. Umarım duyulur.
Sayın Bahçeli’nin, "Öcalan’ın statüsü ne olacaktır?" sorusu tarihidir
Bu aşamada sürecin en kritik aktörlerinden biri olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki durumunun açık ve net bir çerçeveye kavuşması da büyük önem taşımaktadır. Fiziki koşullarının iyileştirilmesi, görüşme ve iletişim imkanlarının genişletilmesi sürecin sağlıklı ilerlemesi için zorunludur. Hem sürecin baş aktörü hem de hala 12 metrekarelik bir hücrede ve 100 yıllık devasa bir sorunun muhatabı olarak, “Gel bu süreci yürütelim” demek doğru mudur? Sayın Öcalan kendisi aynen şöyle diyor: “Benim tek derdim sorunu çözmektir”. Biz de şahidiz, biz de gördük. Vallahi doğru söylüyor. “Statüden kastettiğim şey çalışma koşullarına sahip olmamdır. Kişisel konfor değil talebim, iletişimdir” dedi.
Herkes çok iyi biliyor ki Sayın Öcalan'ın kişisel konfora dair bugüne kadar tek bir belirlemesi, tek bir sözü olmamıştır. Tek bir derdi var o da başlattığı mücadelenin demokratik ve yasal adımlarla artık başka bir evreye taşınmasıdır. Böylesi ağır bir süreçte muhatabın çalışma, görüşme ve iletişim imkanlarından yoksun bırakılması siyaset aklıyla açıklanamaz. Sayın Bahçeli'nin, “Öcalan'ın statüsü ne olacaktır?” sorusu bu açıdan tarihidir. Bu soru orta yerde hala duruyor ve hala cevap beklemektedir sayın iktidar.
Bugün Sayın Bahçeli'nin grup toplantısında statü ve yasal adımlar atılması konusunda ortaya koyduğu çerçevenin altına imza atıyoruz. Sayın Erdoğan'ın, “Süreci sonuna götürenler tarihe geçecektir” sözü üzerine biz de diyoruz ki tarih cesaret edenleri yazar, buyrun tarihi birlikte yazalım Sayın Erdoğan. Kur'an-ı Kerim'de Azap suresinde, “Göklerin ve dağların kaldırmaktan çekindiği emaneti insan yüklendi” der. Bugün bu emanet halkların barışıdır; insanların yaşamını yitirmediği, insanca yaşadığı bir zemindir. Bu emanete sahip çıkacağız. Tarih bugün bize, “Rubicon'u geçtiniz, korkmayın tarihi de geçin” diyor. İnşallah sizin desteğinizle, el birliğiyle, Türkiye halklarının katkısıyla 100 yıldır hasret kaldığımız barışı mutlaka bu topraklarda kuracağımızın sözünü veriyoruz. Biz anlattığımız şeylerde polemik yapmıyoruz, kimseye yanıt da vermiyoruz. Çözüm üretmeye çalışıyoruz, makul öneriler sunuyoruz ve gerçekten bu süreci geliştirmeye çalışıyoruz.
Süreci risklerden koruyacak bir mekanizma kuralım, adı da "Barış İzleme ve Takip Kurulu" olsun
DEM Parti olarak sürece katkı sunacağına inandığımız somut başka bir önerimiz daha var. Bu süreç zorlu bir süreç. Birçok engeli aştık, azımsanmayacak gelişmeler yaşadık. Yarım asırlık örgüt silahı devreden çıkardı. Bu çok önemlidir. Meclis de inisiyatif aldı. Bu da kıymetlidir. Şimdi bu süreci risklerden koruyacak, takibini yapacak bir mekanizma kuralım diyoruz. Adı “Barış İzleme ve Takip Kurulu” olsun. Meclis’teki siyasi partilerin vereceği üyeler süreci takip etsin, kolaylaştırıcı olsun. Bu kurul denetleyen değil, takip eden ve kolaylaştıran bir mekanizma olabilir. Atılması gereken adımları hızlandırır. Ortak aklı işletip sürecin kazasız ve güven içinde ilerlemesine katkı sunabilir. Bu kurul, akademiyle ve sivil toplumla istişarede bulunabilir. Bu kurul süreçle ilgili atılması gereken adımları siyasi liderler ve aktörlerle görüşüp hızlandırarak ortak akıl ve vicdanı işletebilir. Bakalım bu öneriye diğer siyasi partiler ne diyecek?
Türkiye'nin ihtiyacı dermansız paketler değil, demokratik ve toplumsal bir barış hukukudur
Türkiye'nin en önemli başlıklarından biridir adalet. Son olarak adalet gündemine dair de bir iki şey söyleyerek konuşmamı bitirmek istiyorum. Türkiye'nin adalet meselesi artık yargı paketleriyle geçiştirilecek bir sorun değildir. İhtiyaç, bütünlüklü bir hukuk reformudur. Cezaevlerinde 414.000'i aşan tutuklu ve hükümlü var. Soruşturma dosyalarında milyonlarca insan şüpheli olarak geçiyor. Bu manzara adalet krizinin toplumsal bir meseleye dönüştüğünün en iyi göstergesidir. Toplumda adalete olan inanç neredeyse sıfırlandı. Hapsetmeyi büyüten düzen, toplumu daha güvenli ve adil kılmadı. Yalnızca korkuyu, güvensizliği ve hukuksuzluğu büyüttü. Yasalar mahkumiyeti öncelememeli. Tutuklu yargılama müessesi artık istisna olmalıdır. İnfaz düzenlemesi, hasta mahpusların özgürlüğü, uzun tutukluluğun son bulması, idare ve gözlem kurullarının kaldırılması, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması acil atılması gereken adımlardır. Türkiye'nin adaletle ilgili ihtiyacı, dermansız paketler değil zihniyet değişikliğidir; 86 milyonun umudunu taşıyacak demokratik ve toplumsal bir barış hukukudur. Bu hukuk kurulmalıdır. Bu kapsamda adımlar hızlı atılmalı, köklü hukuk reformları yapılmalıdır. Cezaevleri boşaltılmalı, toplum vicdanında mahkum olmuş suçlar dışında başta siyasiler olmak üzere herkes için özgürlük ve adalet umutları artık yeşertilmeli ve gerekli adımlar atılmalıdır.
Değerli arkadaşlar, yarın Hıdırellez’in kutlanacağı gün. Bu toprakların kadim geleneklerinden biridir. Hıdırellez'i kutluyorum. Yine yarın Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idam edilişlerinin yıldönümüdür. Deniz, Yusuf, Hüseyin'i de saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Onların demokratik, özgür, bağımsız Türkiye ideallerinin temsilcileri olacağımızın sözünü veriyorum. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
5 Mayıs 2026
