Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'ın Mezopotamya Ajansı'na verdiği röportaj:
Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde gelinen aşama ve sürece dair tartışmalara ilişkin konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Hukuki çerçevesi ve muhatabı tanımsız her süreç akamete uğruyor" dedi.
Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin, yasal ve demokratikleşme adımlarının atılmaması nedeniyle durağanlştığına dair tartışmalar artarak devam ediyor. İktidarın Ramazan Bayramına işaret ederek yasal adımların bayramda Meclis'e geleceğini söylemesinin üzerinden yaklaşık bir buçuk ay geçmesine rağmen resmi ve somut bir açıklama veya takvim önerisi gündeme gelmedi. Diğer yandan da sürece dair basına yansıyan bazı kulis haberileri iktidarın tutumuna ilişkin soru işaretlerini artırdı.
Sürecin geldiği aşamaya ilişkin Mezopotamya Ajansı'nın (MA) sorularını yanıtlayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Çözümü yalnızca güvenlik mekanizmalarına havale eden her yaklaşımın nereye vardığını tarih bize defalarca gösterdi. Siyasi ve hukuki çerçevesi olmayan, muhatabı tanımsız her süreç akamete uğruyor. Geriye bakın, örnekleri görürsünüz" dedi.
Sürecin ilerlemesi için demokratikleşme adımlarının zorunlu olduğunu belirten Bakırhan'ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:
Kürt Özgürlük Hareketi son açıklamalarında Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi temel talep olarak öne çıktı. Sizce sürecin geldiği aşamada “statü” meselesi ne anlama geliyor ve bu tartışma nasıl yürütülmelidir?
Önce şunu söylemeliyim; statü meselesi yanlış anlaşılıyor, bazı çevrelerce kasıtlı olarak yanlış anlatılıyor. Bu yüzden tartışmayı doğru bir zemine oturtmak hem bizim hem de kamuoyunun sorumluluğu. Statü, Öcalan’a ayrıcalık değildir. Bu noktanın altını kalınca çizmek istiyorum. Çözüm sürecini çıkmaza sokmak isteyen kesimler bu meseleyi bir imtiyaz tartışmasına indirgemek için elinden geleni yapıyor. Oysa konunun özü tamamen farklı. Bir sürecin işleyebilmesi için zorunlu olan hukuki ve siyasi koşulların yaratılmasıdır.
Peki statüden ne anlamalıyız?
Statünün üç somut bileşeni var: Birincisi, hukuki pozisyonun netleşmesi. Sayın Öcalan’ın umut hakkı ekseninde ya da alternatif bir formülle bundan sonraki hukuki koşullarının gözden geçirilmesi. İkincisi, süreci yönetebilecek çalışma ve iletişim koşulları. Müzakere masasının bir tarafındaki isim duvarlarla çevrili, dış dünyadan kopuk, bilgiye ve muhatabına yeterince ulaşamıyorsa sorunun çözümüne de istenilen düzeyde katkı sunulamaz. Bu işlevsel müzakere için gereken asgari bir zorunluluktur. Üçüncüsü ve belki de en kritik olanı siyasi muhataplıktır. Öcalan yıllardır diyor ki "Karşımda muhatap arıyorum". Bu bir şikayet değil, bir tespit. Çözümü yalnızca güvenlik mekanizmalarına havale eden her yaklaşımın nereye vardığını tarih bize defalarca gösterdi. Siyasi ve hukuki çerçevesi olmayan, muhatabı tanımsız her süreç akamete uğruyor. Geriye bakın, örnekleri görürsünüz. Bu talepler Sayın Öcalan’ın şahsi istekleri değildir. Bu talepler, çözümü kalıcı kılacak olan yapısal ön koşullardır. Son grup toplantımızda önerdiğimiz "Barış İzleme ve Takip Kurulu" ile Sayın Bahçeli’nin gündeme getirdiği "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü," bu eksik halkayı tamamlayabilir; sürecin siyasi ve hukuki mekanizmasının kurulmasına somut bir zemin hazırlayabilir.
Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu öneri Abdullah Öcalan’ın statüsünün tanımlanması ve sürecin yasal zemine kavuşması açısından somut bir adıma dönüştürülebilir mi?
Sayın Bahçeli’nin “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisini önemsemek gerekir. Bu öneriden, Sayın Öcalan dahil sürecin ana aktörleriyle temas kuracak, muhataplık boşluğunu dolduracak, siyasallaşma, silahsızlanma, toplumsal entegrasyon ve demokratik normalleşme süreçlerini kolaylaştırmayı anlıyoruz. Esas işlevi, güvenlikçi bakış ile siyasi çözüm ihtiyacı arasında denge kurmaktır. Doğru anlatılırsa sürece meşruiyet ve süreklilik kazandırır; yanlış anlatılırsa “Öcalan’a statü” çarpıtmasıyla heba edilir. İçeriği, görevi ve muhatapları netleşmelidir yani soyut kalmamalıdır. Yürütme erki buna bir cevap vermeli, bir adım atmalıdır diyoruz. Doğru içerikle doldurulduğunda bu öneri üç temel işlev üstlenebilir; birincisi, sürecin Meclis zemininde görünür kılınması ve siyasal meşruiyetinin tahkim edilmesi. İkincisi, Sayın Öcalan'ın siyasi ve hukuki muhataplığının kurumsal bir çerçeveye oturtulması. Üçüncüsü, silahsızlanmanın siyasallaşma boyutunu güvenceye alacak yasal takvimin koordine edilmesinin hızlanması. Ancak şu uyarıyı yapmak zorundayım; koordinatörlük, kurul ya da adına ne dersek, önerilen adımlar yetkisiz ve fonksiyonsuz kaldığında bir kurum değil, bir dekor olur. Önemli olan başlık değil içeriktir. İçi doldurulmamış her mekanizma, sürecin enerjisini soğuran bürokratik bir tıkaca dönüşür. Buna müsade etmemek gerekir. Bizim yaptığımız somut öneri de Meclis eksenliydi. Bu iki öneri birbirini güçlendiren, yol almaya dönük önerilerdir. Diğer partiler de bu önerileri destekleyebilir, kendi önerilerini yapabilirler. Sonuç olarak tek arzumuz bu zor zamanlarda yol almak ve çözüm olmak.
Abdullah Öcalan’ın “özgür çalışma koşulları”na kavuşması sürecin önünü açacak temel başlıklardan biri olarak görülüyor. Öcalan’ın hareketle, Kürtlerle, Türkiye toplumu ve diğer halklarla doğrudan iletişim kurması sürece nasıl bir katkı sağlar?
Çatışma çözüm deneyimlerinden gördük ki, barış süreçlerin başarıya ulaşması için gerekli nesnel koşullar vardır. Bugün Türkiye’de yürüyen barış sürecinin gerekli en nesnel koşulu Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanmasıdır. Kimi çevreler bunu DEM Parti’nin dayatması veya Kürt Siyasi Hareketi’nin işi yokuşa sürmesi olarak okuyor. Ancak bu baştan sona yanlış bir değerlendirmedir. Çünkü Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması sürecin başarısının gerekliliğidir. Başlıca birkaç neden sayalım; PKK’nin fesih kongresinde de vurgulanmıştı. Silahların tamamıyla terk süreci Sayın Öcalan’ın dahiliyetiyle yürütülür. Yine PKK’nin demokratik siyasete katılımıyla ilgili yasal ve siyasal süreçlerde hızlı ve güçlü sonuç almak için tek aktör, Sayın Öcalan’dır. Ayrıca toplumun psikolojik olarak barışa hazırlanmasından tutalım sürece olan güvenin artmasına kadar hemen her başlığın ortak keseni Sayın Öcalan’dır. Sayın Öcalan vazgeçilemez ve ikame edilemez aktördür.
Tüm bunları bir kenara bırakarak ayrıca soruyorum: Türkiye tarihinin en büyük siyasal olayını tartışıyoruz ve tarihte ilk defa bu kadar büyük bir şans yakalamış, çözüme yaklaşmışız. Ve bunun bir tarafındaki kişi hücrede. Ayda bir defa görüşme olabiliyor ve toplumdan izole edilmiş. Fikirleri toplumla paylaşılmıyor. Bu sürecin binbir yönü var, çok ağır sorumlulukları var ve en çok çalışan, çaba gösteren Sayın Öcalan iken, ona doğru yaklaşmak, şartlarını sağlamak ve daha fazla söz kurma alanını açmak gerekmez mi? Aksi halin hiçbirini ne tarih, ne siyaset ne de vicdan kabul edebilir.
Abdullah Öcalan’ın mesajlarında yer alan “demokratik toplum yasası, özgür yurttaş yasası, genişletilmiş yerel yönetim yasası ve barış yasası” başlıkları neyi ifade ediyor?
Bu dört başlığı çözümün temel parametreleri olarak görüyorum. Birbirinden kopuk talepler değil, birbirini tamamlayan ve birlikte anlam kazanan bir bütün. Biri eksik kalırsa diğerleri de havada kalır. Fakat burada en acil olan barış yasasıdır. Barış yasası çıkar çıkmaz diğer üç başlık için somut bir takvim ortaya konulabilir. Çünkü takvimi olan süreç güven inşa eder. Demokratik toplum yasası, toplumun nefes alacağı kanalların açılmasıdır. Toplumun güçlü olmadığı, demokratik kanalların tıkalı olduğu ülkelerde her gelen iktidar devleti kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirir. Bugün sizi koruyan yapı yarın sizi ezenin eline geçebilir. Güvence, toplumun örgütlenme kapasitesinde ve demokraside aranmalıdır. Demokratik toplum yasası bu kapasiteyi kurumsallaştırabilir.
Özgür yurttaş yasası, demokratik toplumun özüdür, ruhudur. Devlet toplumu sıkboğaz etmek için değil, insanın hayatını kolaylaştırmak için vardır. Özgür yurttaş; düşüncesini söyleyebilen, kimliğini yaşayabilen, kendi topluluğuna katkı sunabilen insandır. Dil ve kültür hakları da bu yasanın doğal bir parçasıdır. Bir yurttaşın, topluluğun kendi dilinde konuşması, kültürel varlığını sürdürmesi bir ayrıcalık değil, özgür ve eşit yurttaşlığın gereğidir. Bunlar bölücü talepler değil; demokratik olgunluğun ölçütleridir. Yerel yönetimler yasası en çok yanlış anlaşılan başlıktır. Güçlü yerel yönetim deyince bazıları bölünmeyi akla getirir. Bu kaygıyı alıyorum. Ama şunu da açıkça söylüyorum; bir ülkede her şey merkezden yönetiliyorsa o ülkede demokrasi değil, yönetim tekeli var demektir. Yerel güçsüz kaldıkça merkez şişer; şişen merkez zamanla yükün altından kalkamaz.
Türkiye’nin AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartına koyduğu çekinceleri kaldırarak yol alabiliriz. Bu sadece Diyarbakır’ın meselesi değil. İstanbul da bu eksikliği yaşıyor, İzmir de, Trabzon da. Söz hakkı olmayan yerde sorumluluk duygusu da gelişmez. İnsanlar kendi hayatlarını etkileyenı kararlara ortak olduklarında hem yönetime güvenirler hem de o yönetimi sahiplenirler. Merkez ile yerel arasında yeni bir denge, merkezin biriken yükünü hafifletir; yerelin karar alma kapasitesini büyütür. Talebimiz çok açık; güçlü yerel demokrasi, eşit yurttaşlık, hukukun güvencesiyle birlikte yaşam...
Mart ayından bu yana kamuoyuna yansıyan yeni bir görüşme ya da takvim bulunmuyor. Bu durum, iktidarın adım atmayarak süreci tıkadığı yorumlarına neden olduyor. Siz gelinen aşamayı nasıl okuyorsunuz?
Bu aşamayı ne basit bir bekleme süreci ne de bütünüyle kopmuş bir kriz olarak görmek gerekir. Daha doğrusu bizim açımızdan şudur; süreç kritik bir eşiğe ulaşmıştır ve bu kritik eşiğin kendine has sorumlulukları, hükümleri, dinamikleri vardır. Taraflar bunlara karşı kayıtsız kalamaz. Bilindiği üzere barış süreçleri boşluk kaldırmaz. Çünkü takvim yoksa söylenti büyür; görüşme yoksa güvensizlik derinleşir; hukuk yoksa provokasyon alan bulur… Dünya deneyimlerinden yola çıkarak ifade edilen 'süreçlerin kendi fizik yasası' vardır. Buna göre süreçler 'ya ileri gider ya geriler; yerinde sayan süreç çürür' denir. Çok doğrudur. Sayın Öcalan çağrısını yaptı, PKK fesih iradesini açıkladı. Bu karar stratejiktir dendi ve tarihi adımlar atıldı. Bundan daha somut bir teyit yoktur. Bu noktadan sonra devletin 'bekleme' lüksü de olmamalı. Uygun zaman aranmamalıdır, uygun zaman şimdidir.
Geçtiğimiz günlerde bir gazetede yer alan kulis haberinde, AKP’li yetkililerin sürece ilişkin olarak Abdullah Öcalan’ın statüsüne sıcak bakmadığı, buna karşılık yalnızca iletişim kanallarının genişletilmesi yönünde bir yaklaşımın öne çıktığı iddia edildi. Eğer böyle bir yaklaşım söz konusuysa, yalnızca iletişim kanallarının genişletilmesi çözüm süreci açısından yeterli bir zemin oluşturur mu?
Öcalan’ın statüsü ve iletişim koşulları, bir gazetedeki kulis haberini gerçeğin kendisi olarak almak doğru olmaz; bunu baştan net koymak gerekiyor. Ama asıl meseleye geçelim; bu süreci gerçekten ilerletmek isteyen herkes, tarihi bir sorunu teknik bir temas kolaylığına indirgememeli. İletişim koşullarının iyileştirilmesi anlamlı bir adım olur, bunu küçümsemiyoruz; ancak bu büyüklükteki bir meseleyi yönetebilmesi için Sayın Öcalan’ın koşullarının hukuki güvenceye kavuşması gerekir.
Yine birçok haber ajansının geçtiği habere göre; PKK'nin silah bırakma sürecini izlemek ve toplumsal uyum çalışmalarını yürütmek için “Toplumsal Bütünleşme İzleme ve Koordinasyon Kurulu” kurulması planlandığı söyleniyor. Sizde bir kurul önerisinde bulunmuştunuz. Bu konuda size gelen bir bilgi oldu mu? Bu öneriyi nasıl buluyorsunuz?
Geçen hafta biz “Barış Takip ve İzleme Kurulu” önerisini kamuoyuyla paylaştık. Öncesinde Sayın Bahçeli de koordinatörlük önerisinde bulundu. Aklın yolu bir; bu tesadüf değil, doğru düşüncenin aynı noktaya çıkmasıdır. Ajans haberlerine dair elimizde henüz teyitli bir bilgi yok. Ama şunu net söyleyebilirim ki adı kurul da olsa, koordinatörlük de olsa, komisyon da olsa bu mekanizmanın asıl değeri isminde değil işlevindedir. Siyasi aktörler ve sürecin tarafları arasında sorunları çözücü, süreci kolaylaştırıcı ve güven inşa edici bir rol üstlenebilirse, gerçek bir fark yaratır. Böyle bir yapı bizi barışa somut adımlarla yakınlaştıracak; başta Sayın Öcalan olmak üzere sürecin kilit aktörlerinin daha güçlü ve etkin katkı sunmasına da zemin hazırlayacaktır.
Statü meselesinin çözümü, somut yasal adımlar ve sürecin toplumsallaşması için DEM Parti’nin bu yönde hazırlanmış bir yol haritası ya da takvimi var mıdır?
Barış sürecinin kendi alanında fonksiyonları olan, yapabilecekleri ve sınırları belli; Türkiye siyasetinde önemli bir fikri ve kitlesel etkisi olan bir partiyiz. Elbette DEM Parti ve demokratik güçlerin bir takvimi var. Takvimimiz mücadeledir. Bunun laf olsun diye söylemiyorum. İlk sorunuzdaki “beklenti nedir” sorusunun cevabı olarak ifade ediyorum. Bir beklenti içerisinde değiliz. Sayın Öcalan fesih çağrısı yaptı. PKK fesih ilan etti. Devlet bu noktadan geri dönemez. Bu noktanın gerekliklerini yapmamayla ilgili artık elinde ne bir neden ne de geçerli bir mazeret var. Silahsızlanma sürecinin yasal, idari ve siyasal gerekliliklerini yapacak, demokratikleşmeyi sağlayacak. Biz de bunlar sağlanana kadar mücadele edeceğiz. Tarihin herhangi bir döneminde veya dünyanın herhangi bir yerinde devletler ve iktidarlar gönüllü şekilde barış yapmamış, demokratikleşmemiştir. Şartlar ve mücadelelerdir, tarihi yazan. Tarihi, barış ve demokrasiyle yazana kadar mücadele edeceğiz.
Röportaj: Ömer Güngör
14 Mayıs 2026
