Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:
16 milyonluk kentin felç olması yağmura bağlanamaz
Geçen hafta İstanbul, Kocaeli ve Sakarya başta olmak üzere birçok kentimiz sağanak ve selle boğuştu. Yaşamını yitiren ve yaralanan yurttaşlarımız oldu. Öncelikle her üç kentimizde yaşamını yitiren yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Selde evi ve dükkanı zarar gören bütün yurttaşlarımıza da geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. Her şeye çok hızlı koşan iktidar umarım zarar ziyan tazmini yaparak sel felaketinde kayıpları olan yurttaşlarımızın zararlarını giderir. Yağmurdur yağar tabii. Dünyanın her yerinde yağıyor, sonra duruyor. Sonrasına biraz bakmak gerekiyor. Yağmur yağdığında insanların ölmesi, araçların sürüklenmesi, evlerin suyla dolması, 16 milyonluk kentin ve diğer kentlerimizin günlerce felç olması durumu ortaya çıkıyorsa bu durumu sadece yağmura bağlamak doğru olmaz. Bu durum kentin nasıl yönetildiğiyle ilgilidir. İstanbul, Kocaeli ve Sakarya’da yıllardır dere yatakları daraltıldı, su havzaları yapılaşmaya açıldı. Siz de yaşıyorsunuz. Yeşilin yerine her yeri betona dönüştürdüler.
Kentlerdeki dere havzalarının nasıl yapılaştığına bakılmalı
Dün de Bursa’daydık. 90’larda “Yeşil Bursa” idi, şimdi “Beton Bursa” demek gerekiyor. Bu kabul ettiğimiz bir durum değil. Sadece İstanbul'da 168 dere havzası var. Yağmur yağdığında suyun kendisine yol bulduğu bu havzalardan 108 tanesine fiziksel olarak müdahale etmiş ve daraltmışlar. Sonra da “Ne yapalım, çok yağmur yağdı” diyorlar. Ya güzel kardeşim sen dere yatağına imar izni verirsen, orayı betonla doldurursan su nereden geçecek? Suyun da bir hafızası var. Bu sudur, öyle şakaya gelmez. Yolunu kapatırsan üzerinden geçer. Altına alır, geçer ve insanlar yaşamını yitirir. Dolayısıyla bu durumu sadece yağmurun çok yağmasına bağlayan akıl doğru yapmıyor, yanlış yapıyor. Dönüp biraz kentlerdeki o dere havzalarının nasıl yapılaştığına ve yönetildiğine bakması gerekiyor. Düşünün, Kuzey Ormanları İstanbul'da yollarla ve havalimanlarıyla parçalanmış. Bütün vadilere her gün projeler veriliyor. Su havzalarında rezidanslar yükseliyor. Sonra da çok yağmur yağdı diye bir gerekçe üretiyorlar. Vallahi biz bunu kabul etmiyoruz, sel felaketinden etkilenen yurttaşlarımız da kabul etmiyor. Bu sel ve yağmur sizi uyardı. İnşallah aklınızı başınıza alırsınız diyoruz. Bir de bu yetmiyor.
Yaşadığımız felaket yetmiyormuş gibi Kanal İstanbul Projesini yine gündeme aldılar
Bu yaşadığımız felaket yetmiyor, yine Kanal İstanbul Projesini gündeme aldılar, tartışmaya açtılar. Kentin suyunu, toprağını, yaşam alanını tehdit eden Kanal İstanbul Projesini hayata geçirmek için ısrar ediyorlar. Biz de buradan diyoruz ki İstanbul’un mega projelere ihtiyacı yok, İstanbul’un mega risklerden korunmaya ve kurtarılmaya ihtiyacı var. Eğer insanlarımıza bir iyilik yapmak istiyorsanız bu mega riskleri ortadan kaldıracak projeler yapın. Özellikle de bir konuya daha dikkat çekerek iktidara seslenmek istiyorum. İki yıldır başta İstanbul olmak üzere belediyelerle uğraşıyorlar. Bu konuda pek mahirler. Fakat 14 Ekim’de İstanbul iktidara dedi ki belediyelerle uğraşacağına benim sorunlarımla uğraş. Bakalım buradan bir ders çıkaracaklar mı? Onu da beraber izleyip göreceğiz. Belediyeleri nasıl transfer edeceğinizi her gün konuşacağınıza, suyu nereye transfer edeceğinizi konuşsanız ya sayın hükümet, bakan ve yetkililer. İstanbul’da belediye başkanlarını değil; dereyi arsaya, yeşili betona, kenti ranta çeviren anlayışı değiştirmek gerekiyor. Değerli halkımız, biz yağmaya karşı doğayı savunmaya devam edeceğiz. Ranta karşı insanı, kayyımcı düzene karşı da yerel demokrasiyi ve halkların iradesini sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz.
Ortadoğu’da daha fazla silahlanma güvenlik değil güvensizlik ortaya çıkarıyor
Değerli arkadaşlar, siz de takip ettiniz. Federe Kürdistan Bölgesine bir ziyaretimiz oldu. Orada bir foruma davetliydik. Gözlemlerimi, düşüncelerimi ve görüşmelerimi sizinle paylaşacağım. Ortadoğu'da önemli gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Sıcak savaşlar durmadığı gibi, siyasal ve toplumsal krizler de durmuş değil. Bugün artık “Orada savaş var, kimseyi ilgilendirmez” diyebileceğimiz bir noktada değiliz. Çünkü Yemen'den atılan bir füze Riyad'a uçak kalkışlarını durdurabiliyor. Kızıldeniz'de başlayan bir gerilim birkaç gün sonra başta biz olmak üzere dünyanın birçok yerinde marketteki fiyatları yükseltebiliyor. Bir yerde ateş yandığında başka bir ülkede dumanı tütüyor. Ortadoğu'nun bugünkü hali biraz da şudur: Kimse büyük bir savaş istemiyor. Evet, doğru ama kimse gerçek bir barış kurmaya da yanaşmıyor. Bunu nereden anlıyoruz? Herkes güvenlik arıyor, herkes daha fazla silahlanıyor. Herkes daha fazla askeri üs kuruyor, herkes daha yüksek duvar örüyor. Sonunda da ortaya daha fazla güvenlik değil güvensizlik çıkıyor. Tam da böylesi bir dönemde Hewler'de düzenlenen MERI Forumuna katıldık. Ortadoğu'nun geleceğini, Kürtlerin bölgedeki durumunu, Türkiye'de yürüyen Barış ve Demokratik Toplum Sürecini ve Suriye'deki gelişmeleri uzun uzun konuştuk. Gittiğimiz salonlar doluydu, tartışmalar canlı ve güçlüydü. Bu vesileyle, forumun düzenlemesinde emeği geçenlere ve dünyanın dört bir yanından foruma katılarak düşünceleriyle destek sunan katılımcılara selam, sevgi ve teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Türkiye’de barış bölge barışının dinamosu olabilir
Forum vesilesiyle Sayın Neçirvan Barzan ile görüştük. Sayın Bafil Talaban ile görüştük. Sayın Kubat Talaban ile görüştük. Sayın Mazlum Abdi ve Sayın İlham Ahmed'le görüştük. Bölgedeki birçok ülkeden gelen çok değerli aktörlerle görüştük. Türkiye'de yürüyen sürece ve Kürtler arasındaki diyaloğun gelişmesine verdikleri önemi bir kez daha o forumda gördük. Forumda en sık yapılan değerlendirmelerden biri şuydu. “Türkiye’de barış bölge barışının dinamosu olabilir” dediler. Biz de bu tespite yürekten katılıyoruz. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi demokratik yollarla çözüldüğünde, bunun olumlu etkisi Türkiye ile sınırlı kalmaz; Suriye’de, Irak’ta ve İran’da da hissedilir. Bu süreç yalnızca Türkiye’nin değil bütün bölgenin umududur. Orada bütün Kürt aktörleriyle bir fotoğraf verdik, kıymetli ve değerliydi. Tabii ki yan yana gelmek önemlidir, bir fotoğraf karesinde olmak önemlidir. Bugüne kadar oluşan mesafeyi bu buluşma ve fotoğraflar azaltır ama bir fotoğraf da yetmez. Bu yakınlaşmanın siyasi, toplumsal ve diplomatik ayakları da kurulmalıdır. Kürtler bugün bölgede barışın en istekli ve kararlı taraflarındandır. Kürtlerin ortak stratejik çıkarlar etrafında birleşmesi ve bulundukları ülkelerin başkentlerinde daha güçlü olması, bölge barışındaki kurucu rollerini daha da büyütecektir. Çünkü Hewler’de gördüğümüz ve tekrar teyit ettiğimiz en önemli şey şuydu: Ortadoğu bugün bekleyenin değil, konuşanın ve siyaset üretenin yol aldığı bir zemindir. Bundan ötürü Kürtler kendi aralarında daha fazla konuşmalı, daha fazla diyalog kurmalı, varsa kendi aralarındaki sorunları konuşarak çözmeli ve bölgenin geleceğinde güçlü bir biçimde yer almalıdır.
İran’da Kürtlerle müzakere ve diyalog masası vakit kaybedilmeden kurulmalıdır
Forumda konuşulan önemli başlıklardan biri de İran oldu. Bu vesileyle, İran'a dair ayrıca bir şeyler söylemek istiyorum. Sayın Bafil Talabani forumda yaptığı konuşmada, İran'daki Kürtlerin yeni bir diyalog sürecinin başlangıç aşamasında olduğunu belirtti ve İran devletinin de buna olumlu baktığını söyledi. Biz de bu açıklamayı önemsiyoruz. İran'da henüz oturmuş bir düzen yok, bunu biliyoruz. Haklı olarak diyeceksiniz ki İran'da her gün Kürtler, muhalifler tutuklanıyor, idam ediliyor. Fakat çok açık bir gerçek var ki İran'da Kürt siyasi dinamikleri meselelerini savaşla değil, diyalog ve müzakereyle çözmek istiyor. Tahran da bunu bir imkân olarak görmeli; idam sehpaları ve cezaevleri yerine bu diyalog ve müzakere talebine bakmalı, buna sırtını çevirmemelidir. İran yönetimi diyalog isteyen Kürt aktörleriyle doğrudan konuşabilmelidir, aracıya gerek kalmamalıdır. Silahın konuştuğu yerde herkes kaybeder, masanın olduğu yerde kimse kaybetmez. Dolayısıyla İran'da siyasetin konuşulduğu bir başlangıcın yapılmasını önemli görüyoruz. İran'daki Kürt partileri yıllardır masaya oturmaya hazır olduklarını açıkça söylüyorlar. Tahran için bu kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Kürt partileriyle müzakere ve diyalog masası vakit kaybedilmeden kurulmalıdır. Bu masa geçici olmamalıdır. Bu masanın bir takvimi ve güvenceleri olmalıdır. Bu masa kalıcı bir barışa ulaşmak için değerlendirilmelidir. Kürtlerin dili, kimliği ve siyasi iradesi tanındığında emin olun ki İran kaybetmez, kazanır. Kürtleri tanımak İran'ı zayıflatmaz, güçlendirir. Kendi haklarıyla barışan bir İran dış müdahalelere karşı da daha dirençli olur. DEM Parti olarak, bu diyaloğun başlamasını istiyoruz. Eğer bu diyalog başlarsa söz veriyoruz ki bu diyaloğu sonuna kadar destekleyeceğiz. Türkiye'de yürüyen sürecin başarıya ulaşması da İran'ın aleyhine değil, bütün bölgenin yararınadır. Türkiye de İran'daki olası bir Kürt-İran diyalog sürecine destek vermelidir.
Atılan adımlar karşısında iktidarın da bir bahanesi ve gerekçesi kalmadı
Değerli halkımız, iki yılı aşkın süredir devam eden önemli bir süreçten geçiyoruz. Çok söz söylendi, çok önemli adımlar atıldı. En son 8 Ekim'de Türkiye'den tamamen çekilme kararı paylaşıldı. Hareket Yönetimi Türkiye'deki bütün güçlerini sınırların dışına çektiğini söyledi. Bu önemlidir, atılmış önemli bir adımdır. Yine 8 Ekim'de bazı kampları boşalttıklarını belirtti Hareket Yönetimi. Bu önemli adım sonrası herkesin aklında şu sorular var: Barışın önünü açacak adımlar daha ne kadar bekleyecek? Madem Türkiye'deki militanlarını çektilerse, madem yavaş yavaş bulundukları üsleri boşaltıyorlarsa, kamplardan çekiliyorlarsa neyi bekliyoruz? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Bu soruları soruyor insanlar. Hareket Yönetimi de yaptığı açıklamada, “Bizden beklenen daha ne kaldı?” diyor. Bu soru artık tüm toplumun sorusu. Cezaevi kapısında evladını bekleyen annenin de yıllardır sürgünde yaşayan yurttaşlarımızın da 40 yılı aşkın süren acının bitmesini isteyen bu ülkedeki bütün insanların da ortak sorusu. Fesih yapıldı, silahlar yakıldı. Bunlara şahitlik ettik. Çekilme kararı açıklandı. Kamplar boşaltılıyor. Toplum bu sürece umutla bağlandı, büyük bir anlam yüklüyor. Bu kadar açık bir tablo karşısında artık beklemenin bir gerekçesi kalmadı. İktidarın da bir bahanesi ve gerekçesi kalmadı.
İktidar artık niyet anlatmayı bir kenara bırakıp karar alma aşamasına geçmelidir
Biz de toplumun bize sorduğu sesle, açık yüreklilikle buradan iktidara soruyoruz: Artık neyi bekliyorsunuz? Artık daha ne yapılması gerekiyor? Bu soruya iktidar sessizlikle cevap veremez. İktidar artık niyet anlatmayı bir kenara bırakıp karar alma aşamasına geçmelidir, somut adım atma aşamasına geçmelidir. Çünkü insanlar bize her yerde diyor ki Sayın Öcalan ne zaman özgür iletişim ve yaşam koşullarına sahip olacak? Sayın Öcalan ne zaman doğrudan kamuoyuna seslenebilecek? Cezaevleri ne zaman boşalacak? Değil mi? Biraz önce yukarıda Kocaeli İl Örgütümüzle yaptığımız sohbette onlar da aynı soruyu sordular. Sürgündeki kardeşlerimiz ne zaman dönecek? Dağdakiler ne zaman demokratik siyasete dönebilecek? Hasta tutsaklar ne bekliyor? Allah aşkına, her şeyi anladık da insanlar içeride tedavi olamıyor. Sait Yıldırım cezaevi süresini, 33 yılını cezaevinde doldurmasına rağmen, kronik hastalıkları ve kalp hastalığı olmasına rağmen bırakılmıyor. Hasta tutsaklar neyi bekliyor? Kayyımlar ne zaman gidecek? Ahmet Türk ne zaman görevine dönecek? Siirt Belediye Eş Başkanlarımız ne zaman görevlerinin başına dönecek? Seçilmişler ne zaman görevine dönecek? Bu sorular devam edip gidiyor. Demokratik siyasetin önündeki engellerin ne zaman kaldırılacağını soruyor insanlar. Bu sürecin hukuki güvencelere ne zaman kavuşacağını soruyorlar.
Barış bekleme salonunda tutulamaz, bu tarihi imkan tüketilemez
Barış bekleme salonunda tutulacak bir şey değil değerli arkadaşlar. Her hafta yeni bir şart, her ay yeni bir gerekçe üreterek bu tarihi imkan tüketilemez. Açıkça diyoruz ki Meclis daha fazla sorumluluk alsın, gerekli yasaları çıkarsın, kayyım sistemini bitirsin, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırsın. Hukuku sopa değil herkesin güvencesi haline getirsin. Bir somut adımın da altını özellikle çizmek istiyorum. Sayın Öcalan'ın koordinatörlüğünde Barış ve Siyasallaşma Kurulu artık gecikmeden kurulmalı ve çalışmalarına başlamalıdır. Silahsızlanma bir irade beyanıyla tamamlanamaz, onu sonuca götürecek bir mekanizma gerekir. O mekanizma da bu kuruldur. Bu kurulda çalışacak isimler Sayın Öcalan ile gerekirse 7-24 saat barış mesaisinde olmalıdır. Sürecin başmüzakerecisi ile haftalar süren aralıklarla görüşerek bu işi sağlıklı bir şekilde yürütmek imkansız bir hale geldi. Her geçen gün, barış için kaybedilmiş bir gündür. Bu kurul beklemeye alınamaz. Hemen kurulmalı, hemen çalışmaya başlamalıdır.
21. yüzyıldayız, hala hangi kitabı okuyacağımıza iktidar mı karar verecek?
Değerli arkadaşlar, bir başka önemli konuya daha değinmek istiyorum. Eğer barış siyasetin konuşması ise -ki bütün ansiklopediler öyle diyor, biz de öyle diyoruz- neden konuşan herkes bir şekilde cezalandırılıyor, sansüre uğruyor. Bir elinizle barış deyip öteki elinizle toplumu ve basını susturamazsınız. Halk TV'ye kayyım atıyorsunuz. Bir şirket sahibine yönelik iddialar yüzlerce gazetecinin emeğine, milyonlarca insanın haber alma hakkına müdahalenin gerekçesi olamaz. Fon ile ilgili konuşan gazeteciler gözaltına alınamaz. Dipnot Yayınlarının Mahir Çayan kitabı toplatılıyor, yayıncısı yargılanıyor. Mezopotamya Ajansına, Jinnews’e, Yeni Yaşam’a dönük sansür ve erişim engelleri hala devam ediyor. 21. yüzyıldayız. Hala hangi kitabı okuyacağımıza iktidar mı karar verecek? Hangi haberin görüleceğine iktidar mı karar verecek? Bu yüzyılda hangi belediyeyi kimin yöneteceğine iktidar mı karar verecek, siz mi karar vereceksiniz? Bu uygulamaların adı, açık söylüyorum, korku siyasetidir. Bunları yapıyorlar. Bir de birileri itiraz edince de diyorlar ki devlete saldırıyorlar. Bunu böyle gösteremezsiniz. İşçinin ücreti de Kürt'ün hakkı da gazetecinin kalemi de gencin geleceği de keyfiliğe değil hukuka ihtiyaç duyuyor. Yani ne demektir bu? Türkiye'nin bir an önce demokratik bir hukuka, kapsayıcı bir hukuka ihtiyacı var. Bizim çağrımız bu konuda açık ve nettir. İktidara diyoruz ki cesur olun, somut ve demokratik adımları artık atın. Liman göründü, bu süreci limana yaklaştırmak hepimizin görevidir. Ama kardeşim, güven sizin elinizdedir, büyük sorumluluk sizdedir. Buyurun adım atın diyoruz.
Kul hakkına girmekten herkesi men edelim, ayıptır yeter!
Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunlarından olan fon vurgunu üzerinde durmak istiyorum. Türkiye'de zaten uzun süredir bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Bu uzun krizle mücadele ederken tarihin en büyük vurgunlarından birini de yaşadık. İddiaya bakın, fonlara bakın, faiz ve gelir giderlerine bakın. Ülke ekonomisi dünyanın en büyük kumarhanelerinden birine neredeyse çevrilmiş. Alnı beş vakit seccadeye giden, namaz kılan vicdanlı büyüklerimize ve kardeşlerimize buradan soruyoruz: Allah aşkına bu kadar soygun, bu kadar vurgun bir ahlaki çürüme olmadan yapılabilir mi? Bunu inançlı kardeşlerimize soruyorum. Onlar kararını versin. İslam'ın ve insanlığın en temel ilkesi nedir? Kul hakkıdır. Yoksulun, işçinin, emeklinin hakkı gizli hesaplarda buharlaşırken susmak kul hakkına girmek değil mi? Ve kul hakkına girmekten herkesi men etmek istiyoruz. Ayıptır, yeter. Türkiye'de 2018'de başlayan ekonomik krizden beri iki fotoğraf netleşiyor. Bu fotoğrafların birinde yoksulluk sınırının altıda biri maaşla zorluk içinde geçinmeye çalışan emekliler var. Diğer tarafta siyasi güce dayanarak milyonlarına milyon, yüz binlerine yüz binler katanlar var. Bu fotoğraflardan birinde rekor kıran işsizlik, açlıkla mücadele eden kamu personeli ve emekliler var. Diğerinde de yaptığı milyonluk yolsuzluğu özel evlerde saklayan kayyım yardımcıları var.
Hayat pahalılığı arttıkça emeklilerin yaşam mücadelesi daha da zorlaşıyor
Değerli arkadaşlar, bugün aramızda çok değerli misafirler var. Halkın Emekliler Sendikasının üyeleri ve başkanı aramızda. 2018'den beri bu ülkeyi kasıp kavuran bir enflasyon var, bir ekonomik kriz var. Bu krizden en çok kim etkilendi? Emekliler. Hayat pahalılığı arttıkça emeklilerin yaşam mücadelesi daha da zorlaşıyor. Sendika üyesi misafirlerimiz en temel haklarını talep ediyorlar. Diyorlar ki bırakın özgürce örgütlenelim, haklarımızı aramak için sendikalaşalım. Sendikal örgütlenmemiz önündeki engelleri kaldırın diyorlar. Demokratik temsil imkanlarına kavuşmak istiyoruz diyorlar. Biz de buradan açıkça söylüyoruz. Emeklilerin örgütlenme ve temsil hakkına dair taleplerini destekliyoruz, yanlarındayız. Emekliler en düşük maaşla en yüksek hayat pahalılığına karşı ayakta kalmaya çalışıyor. Bunun çözümü, emekli maaşlarının gerçek enflasyon oranlarına göre belirlenmesidir. Emekliler insan onuruna yaraşır bir yaşama ulaşıncaya kadar, özgürce örgütleninceye kadar, haklarına kavuşuncaya kadar onların yanında olmaya, mücadelelerini desteklemeye devam edeceğiz.
Fon vurgununun ve haksız kazanç elde edenlerin arkasında bir siyasi irade var
İSİG Meclisine göre 2025'te en az 2100 işçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 2005'ten günümüze kadar 2100 fakir fukara emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Bir fotoğrafta yaşamak için ölenler var; diğer fotoğrafta ise sırf göğüslerine ampul rozeti takıyorlar diye janti takımlarla, lüks saatlerle, pahalı arabalarla keyif süren Ak Torpilliler var. Tek bir soru soruyoruz: Fon vurgunu, kayyım yardımcısının soygunu, haksız kazanç elde etmeler, liyakatsiz işe girmeler, tüm bunlar siyasi güç olmadan yapılabilir mi? Demek ki bunların tamamının arkasında bir siyasi güç, bir siyasi irade var. İnşallah geldiğimiz zaman o siyasi irade ve güç emeklinin, emekçinin, dere yatağında yaşamını yitiren yoksulun yanında olacak. Fon vurgunundan dolayı öz eleştiri vermeleri gerekenler ne diyorlar biliyor musunuz? “İç ve dış mihrak var”. Vallahi bu sefer, kusura bakmayın, ne iç mihraklar var ne de dış mihraklar var. Bu sefer bu meselenin tek sorumlusu sizsiniz, iktidarınızdır.
Torbacılar içeride, gemilerle çocuklarımızı zehirleyen uyuşturucuyu getirenler dışarıda
Değerli arkadaşlar, bu hafta Meclis Genel Kurulu’nda fon vurgunuyla ilgili bir yasa görüşülecek. Bu da ayrı bir mesele. Bu yasa insanları dolandıranları cezalandırmak yerine, “Çaldığın parayı getir helalleşelim” diyen bir yasa olacak. Böyle bir yasa olmaz. AKP iktidarı sorunu çözmek değil yönetmek istiyor. Biz ise vurgunda mağdur olanlar, küçük birikimlerini kaybedenler, dişinden tırnağından artıran yoksullar adına, 80 milyon adına diyoruz ki bu sorunu çözmek zorundasınız. Bu sorun çözülünceye kadar da takipçisi olacağız. Aç karnını doyurmak için baklava çalan çocuğa 9 yıl ceza veren sistem, eski parayla halkın katrilyonlarını çalanları korumaya devam ediyor. Baklava çalana gücü yeten, katrilyonları çalanlar karşısında sessiz kalıyor. Böyle adalet olur mu? Olmaz olsun böyle adalet. Böyle adaleti kabul etmiyoruz. Torbacı içeride, gemilerle çocuklarımızı zehirleyen uyuşturucuyu getirenler dışarıda. Bu mudur adalet? Aç kaldığı için bir şey alana yıllarca ceza veren bir sistem olacak; 20 milyar dolar ya, öyle az bir para değil, buna sebep verenler de yerinde oturacak. İktidar da bunu sessizce izleyecek. Öyle bir vurgun ki açıklayamıyorlar. Meclis’teki arkadaşlarıma da burada duruşlarından, tutumlarından dolayı teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Tüm partiler de bu mesele araştırılsın, bunun için bir komisyon kuralım dedi. Peki, ne oldu? Kabul etmediler. Ya milyonlarca insanın mağdur olduğu bir iş için araştırma komisyonu kurmayacaksak ne için kuracağız? Meclis ne için var? Bunu artık herkesin vicdanına bırakıyorum. Neyi, niye kabul etmiyorlar? Neyi saklıyorlar? Siz biliyorsunuz neyi saklıyorlar değil mi? Biz niye böyle alnımız açık şekilde bu vurgun, bu soygun karşısında duruyoruz? Çünkü kirlenmemiş bir partiyiz, siziz; emekçiyiz, yoksuluz, emekliyiz. Bu işlere bulaşsaydık böyle rahat konuşur muyduk biz de? Sizin o verdiğiniz onurlu mücadelenin temsilcileriyiz. Biz yanlış da yapmayız, yanlış yapanı da kabul etmeyiz.
Yine kaynakları sermayeye aktaran, yükü emekçiye ve halka bindiren bir bütçe hazırlanıyor
Son olarak şunu söyleyeyim. Geçen hafta 2027 yılı bütçesi sunuldu. Yine bir AKP klasiğiyle karşı karşıyayız: Yine kaynaklar faiz lobilerine, sermayeye, güvenlikçi politikalara, rantiyeci kesimlere aktarılırken yükünü emekliye, emekçiye, asgari ücretliye ve halka bindiren bir bütçe hazırlıyorlar. Buna da refah bütçesi diyorlar. Ya fakir fukaranın içinde olmadığı bütçenin neresi refahtır? Diğeri zaten refah içerisinde yaşıyor. Birkaç kalem sayayım, siz değerlendirin. Faize yaklaşık 4 trilyon ayırıyorlar, sosyal harcamalara ise 1 trilyon 300 milyar. Yani dört katını faize veriyorlar. Yani fakir fukaraya gidecek olanı faize veriyorlar. Adına da ne diyorlar? Refah bütçesi, zenginlik bütçesi. Bu mu refah bütçesi? Başka bir örnek daha vereyim. Emekçilerin ödediği gelir vergisinden 5 trilyon 533 milyar lira almayı düşünüyorlar. Emekçilerden 500 milyar almaya çalışıyorlar. Peki patronlardan ne kadar almayı düşünüyorlar? 2 trilyon. Emekçilerden 5 trilyon, zenginlerden ve sermayeden 2 trilyon. Bu bütçe kimin bütçesi sizce? Bu mu refah bütçesi? Vallahi bu bütçeye karşı gece gündüz hem sahada hem Meclis’te mücadele edeceğiz. Herkes bunu iyi bilsin.
Ülkenin barışa ihtiyacı açıkken kaynakların silaha harcanması nasıl izah edilecek?
Yine savunma harcamaları %60 artmış. Kardeşim, iki yıldır bir mermi atılmadı. Ülkeden PKK çekiliyor, senin sınırlarından çekiliyor, kampları boşaltıyor. Hayırdır, barış sürecinde silaha %60 daha fazla bütçeden para ayırıyorsun. Bu ülkenin barışa olan ihtiyacı bu kadar açıkken kaynakları savaşa ve silaha harcamak nasıl izah edilecek? Değerli halkımız, DEM Parti olarak, kaynakların savaşa ve rantiyecilere değil; yoksullara, emeklilere ve emekçilere ayrıldığı bir bütçe için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bu konuda desteklerinizi de bekliyoruz. Nasıl mı? “Ekmek, Barış, Adalet İçin Bütçe” şiarıyla 24 Ekim'de bir kampanya başlatıyoruz. 24 Ekim'de Siirt Kurtalan'da emekçilerle, emeklilerle olacağım. Tülay Başkan İstanbul'da olacak. Alanlara çıkacağız. Alanlarda sizin desteğinizi bekliyoruz. Emekliye ve emekçiye bütçe için hep birlikte haykırabilirsek Meclis’teki görüşmelerde sermayeye, rantiyeciye, faize ayrılan bütçeyi ancak belki dönüştürebiliriz. Onun için her yerde emek, emekçi, barış ve adalet diyeceğimiz bu kampanyaya destek ve katkılarınızı bekliyoruz. Sesimizi soluğumuzu bu kampanyaya aktarabilirsek bazı şeyleri değiştirebiliriz.
Digor Belediyemizin olanakları az ama iyi çalışmalar yapıyor
Her grup toplantımızda bir belediyemizle ilgili bilgiler aktarıyoruz. Bugün Digor Belediye Eş Başkanlarımız İlker Özadikti ve Adem Oyman aramızda. Küçük ama onurlu bir ilçe. Belki yaşayanların sayısı az ama mücadelesiyle Kürt hareketine, devrimci demokratik mücadeleye büyük değerler ve emekler katılmış bir yer. Ben de o kentten olmaktan dolayı Digor'la gurur duyuyorum. Buradan da bütün Digorlu halkımıza selam, sevgi ve saygılarımızı iletiyoruz. Küçük bir ilçe, nüfusunun büyük bir bölümü kırsalda yaşıyor. Emin olun ki yıllarca temel hizmetleri bile alamadılar. Arkadaşlarımız büyük bir borç yükü altında belediyeyi devraldılar. Göreve gelir gelmez gençlerle başladılar, çocuklarla başladılar. Emeğinize sağlık, çok güzel bir şey yaptınız. Ne mi yaptılar? Kütüphane yok Digor’da, bir kütüphane kurdular. Öğrencilerin kitap ihtiyacını bedavaya karşıladılar. Sağ olsunlar gittiler iki tane otobüs buldular ve öğrencileri bedava okula taşıyorlar. Ücretsiz servis hizmeti sundular. Yıllardır Digor'un su sorunu vardı. Sağ olsunlar Digor halkının ve çevre köylerinin temiz su içmesini sağladılar. O hatları onardılar. Dağda yağmur yağmayınca, su olmayınca hayvancılık yapmak çok zordur. O hayvan sürülerinin olduğu bölgeye su sıvatları yerleştirdiler. Yani vatandaşa o kadar büyük bir kolaylık sundular ki tek geçim kaynaklarını sürdürmek için çok büyük bir katkıdır. Yoksulluğun ağırlaştığı bu dönemde ne yaptılar? Bir tane elbise bankası kurdular. Türkiye'nin dört bir yanından, hatta Avrupa'dan insanlar ikinci el eşyaları ya da ihraç fazlası eşyaları Digor Belediyemize gönderiyor. Sağ olsunlar temizliyorlar, kurutuyorlar, ütülüyorlar, oraya asıyorlar. İnsanlar gelip çocuğuna, evine ihtiyaç olan eşyaları götürüyor. Digor’da yürüyüş yolu yoktu, gerçi yol yoktu. Sağ olsunlar kaldırım yaptılar, yürüyüş yolları yaptılar. Büyük bir ağaçlandırma çalışması yürüttüler. Dönümlerce yere meyve ağaçları ektiler. Meyveler tuttu mu başkan? Tutuyor, çok güzel. Yani meyve yetişmeyen yerde meyve de ekiyor. Allah da yardım ediyor temiz çalışana, hırsızlık ve yolsuzluk yapmayana.
Digor’da katılımcı ve şeffaf belediyecilik
Yine başka önemli bir iş daha yaptılar. Katılımcı bütçe diyoruz. Digor da katılımcı bütçeyi uygulayan belediyelerimizden. Ne yapıyor? Bütçesini götürüyor, halkı topluyor, diyor ki varımız budur, sizin talepleriniz de bunlardır. Bu bütçeyle tamamını yerine getiremiyoruz, beraber seçim yapalım, hangisi öncelikli ise onu yapalım diyor. Yani halkla birlikte bütçeyi belirliyor, hizmeti belirliyor. Başka bir şey daha yaptılar. Belediye gelirlerini her ay düzenli olarak asıyorlar. Belediyenin neyi var, neyi yok herkes her ay görüyor. Sağ olsunlar başkanlarımız özel kalemlerini kaldırmışlar, kapıları kaldırmışlar. Vatandaş istediği gibi girip çıkıyor. Emeğinize sağlık.
Bizim belediyecilik anlayışımız Digor'dur
Bizim belediyecilik anlayışımız nedir? İşte Digor'dur. Yani bu kadar şeffaf, bu kadar açık, bu kadar temiz. Kaynağı az olabilir ama belediyelerimizin halktan saklayacağı bir şey yok. Bu çok önemli bir şeydir. Biz şeffaf belediyecilik yürütüyoruz. Halkla birlikte en iyi yönetim sergileyen belediyelerimizden biri Digor'dur. Eş başkanlarımıza, belediye meclis üyelerimize, bu bahsettiğim hizmetlerde emeği geçen bütün çalışanlara buradan teşekkürlerimi göndermek istiyorum. Digor'un yanında olmaya devam edeceğiz. Digor'u takip edeceğiz. Digor da üretmeye devam edecek. Bunun sözünü veriyoruz.
Değerli arkadaşlar, bugün bayağı geniş bir skalamız vardı. Hewler’den Digor'a, bütçeye kadar birçok başlığı konuştuk. Hepsinin bize söylediği net bir şey var: Bu ülkenin de bu bölgenin de barışa, adalete ihtiyacı var; doğaya ve halkın iradesine saygı gösterilmesine ihtiyacı var. Biz barış, emek, doğa, halkın iradesi demeye devam edeceğiz. Bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz.
20 Ekim 2026
