Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:
Arap Alevilerinin Gadir Hum Bayramı kutlu olsun
Hepiniz hoş geldiniz, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Dün Arap Alevi halkının en kutsal bayramı olan Gadir Hum’du. Tencerelerde hırisiler kaynatıldı, pay edildi. Bahurlar yakıldı. Gadir Hum Bayramı kutlu olsun, barışa vesile olsun. Arap Alevilerin, Gadir Hum Bayramının resmi tatil ilan edilmesi talebinin de bir an önce karşılanması gerektiğini belirtmek istiyorum.
Günay Kubilay arkadaşımıza başsağlığı diliyorum
Daha önce Merkez Yürütme Kurulumuzda yer alıp büyük emekler vermiş olan ve şimdi de Kobanî Kumpas Davasında cezaevinde bulunan Günay Kubilay arkadaşımızın babası vefat etti. Başta Günay Kubilay arkadaşımız olmak üzere bütün aileye başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Bu vefat son olsun diyoruz. Neredeyse 10 yıldır içeride bulunan bütün arkadaşlarımız ailelerinden çok değerli aile fertlerini kaybetti. Ailelerinin cenazelerine dahi katılamadılar. Bu utanç artık bitsin. Sadece bizim arkadaşlarımız değil; cezaevinde haksız, hukuksuz yere tutulan bütün insanlar artık aileleriyle, çocuklarıyla, anne ve babalarıyla olsun diyoruz. Bugün Adana’dan yol arkadaşlarımız burada. Adana benim için çok kıymetli bir kenttir. Siyasete yerelden başladım ama Genel Merkezde ilk seçildikten sonra yaptığım ilk çalışmalarım Adana’daydı. Adana’da neredeyse bir yıl kadar kaldım. Şu anda burada olan birçok anne ve yol arkadaşını tanıyorum. Çukurova’nın bereketli topraklarında mücadeleyi büyüttüler, yeşertip bugüne getirdiler. Bugün de gördüm ki 26 yıl önce evinde çay içtiğim, birlikte eylem ve etkinliklere katıldığım en başta Barış Anneleri ve diğer arkadaşlar burada. Hoş geldiniz. Sizin yıllardır yürütmüş olduğunuz onurlu mücadeleye layık olacağımıza emin olabilirsiniz.
Türkiye’de insanlar 365 gün açlıkla mücadele ediyor
Haziran ayının ilk haftası Dünya Açlıkla Mücadele Haftası. Maalesef kapitalist modernite toplumu doyuramadı, açlığı gideremedi. Dünyada her geçen gün açlıkla yüz yüze kalan insan sayısı artmaya devam ediyor. İnsanlığın en büyük ayıbıdır açlık. Umarım bu açlık meselesini hep birlikte gideririz. Türkiye'de de milyonlarca insanımız açlıkla mücadele ediyor. Türkiye'de açlık sadece bir haftanın konusu değil, 365 gün süren bir yaşam mücadelesinin adıdır. Yani dünyanın kimi yerlerinde bir haftadır ama bizde 365 gün açlıkla mücadele ediyor insanlarımız. Çukurova ve Harran gibi verimli ovalarımız olmasına rağmen Adana'da bile insanlarımız gidip pazarlarda ortaya atılan çürük sebzeleri topluyorsa bu, 22 yıldır bu ülkeyi yöneten iktidarın ayıbıdır. Artık bunun son bulması gerekiyor. Kurban Bayramına tarihin en derin yoksulluğunun gölgesinde girdik. Çok iyi biliyorum, kimileri evine bir kilo tatlı bile alamadı ya da zar zor aldı. Kimileri de çocuklarına bayram harçlığı vermek istedi, veremedi. Bu çok büyük bir ayıptır.
Kazan kaynamıyor, toplum gittikçe yoksullaşıyor
Dünya tarihinin en zor ekonomik krizinin tam ortasındayız. İktidarın bugüne kadar yapmış olduğu plan ve projeler birer birer çöküyor. Her seferinde bize ekonominin düzeleceğini, yoksulluğun giderileceğini, açlıkla ve yoksullukla mücadele edeceklerini söylüyorlar. Ama maalesef bugüne kadar bu gerçekleşmedi. Bundan sonra gerçekleşir mi çok emin değilim. Yani görünen o ki yoksulluk ve açlık büyüyerek devam edecek. Açlıkla Mücadele Haftasında bir kez daha gördük ki toplumu iktidarın insafına bırakamayız. Söylüyor, yapmıyor. Kazan kaynamıyor, toplum gittikçe yoksullaşıyor. Onun için her birimiz yalnızca kendi sofralarımızda kaynayanla değil, kapı komşumuzun sofrasında ne olduğuyla ilgili de büyük bir sorumluluk altındayız. Yani, Şakir Paşa'da, Hürriyet'te, Barbaros'ta, Gülbahçe'de komşumuzun ne yediğini, ne içtiğini, ne ile geçindiğini, neye ihtiyacı olduğunu bilmeli ve bu konuda dayanışmalıyız. Bu iktidar yoksullukla mücadele edemiyorsa biz kıt kanat elde ettiğimiz ekmeğimizi pay etmek durumundayız değerli arkadaşlar. Bu vesileyle tüm halkımıza dayanışma çağrısı yapıyoruz. Bereket paylaştıkça büyür. Paylaşmak bu toprakların kadim bir gerçeğidir. Her ne kadar son dönemlerde unutulduysa da bunu tekrar yeşerteceğimize inanıyorum.
CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı demokratik siyasetin hukuk müdahalesiyle şekillendirilmesidir
Türkiye, tarihinin en uzun ekonomik krizini yaşarken bir yandan da en sert siyasi krizlerinden birini yaşıyor. Ana muhalefet partisi CHP’ye karşı istinaf mahkemesinin verdiği mutlak butlan kararı ve parti genel merkezinin kolluk şiddetiyle basılması bu krizin en çıplak yüzü oldu. Mutlak butlan kararı hukuki bir meselenin çok ötesindedir. Bu karar demokratik siyaseti dışarıdan zorla şekillendirme girişimidir. Hiç kimse bize başka bir şey anlatmasın. Demokratik siyaset, dışarıdan bir hukuk müdahalesiyle şekillendirilmek isteniyor. Siyaseti yargı kararnamesiyle şekillendirmektir. Demokrasiyi prosedürün arkasına saklanarak etkisizleştirmektir. “Bu bir yargı kararıdır” diyerek kimse 86 milyona cambaza bak oyunu da oynamasın. Türkiye'de bu rejimin en yakın tanığı, sanığı ve şahidi bizleriz, bu gelenektir. Biz hiçbir zaman cambaza bakmadık, bundan böyle de bakmayacağız. İstisnanın kural haline geldiği bir düzende tek pusula demokratik meşruiyettir. Sandığın iradesinin yargı kararnamesiyle iptal edilmesini hiçbir zaman kabul etmeyeceğiz. Kimse de bize kabul ettiremeyecek. Çok net söylüyoruz: Bizler açısından Türkiye siyasetinin anahtar kavramı demokratik meşruiyettir. İstinaf mahkemesinin verdiği karar yalnızca bir siyasi partiyi değil; tüm siyaset ve sivil toplum alanını, örgütleme hakkını, demokratik yaşamı derinden tehdit etmektedir.
CHP’nin bu fırtınadan bütünlüklü çıkarak gemiyi limana yanaştırmasını temenni ediyoruz
Bu kararla birlikte siyasi partilerin ve sivil toplumun hiçbir güvencesi kalmamıştır. Yargıtay derhal toplanarak bu garabete bir son vermeli, Türkiye'de demokratik ve sivil yaşamın önünü açmalıdır. Hukuksuzluk adrese teslim ile başlar ama hiçbir zaman yerinde kalmaz. Bugün bir partinin kapısını kıran anlayış, yarın bütün siyasetin kapısına dayanır. Biz bunu geçmişte çok gördük, deneyimledik. Bugün CHP’ye giden kolluk, yarın AKP'ye gider; öbür gün MHP'ye, DEVA’ya, Gelecek’e, Saadet’e gider. Bize zaten hep geldi. Biz o hukuksuzluğu çok iyi tanıyoruz, o da bizi çok iyi tanıyor. Kapımızın önüne gelse de bir şey alamayacağını zaten sistemin kendisi de biliyor. O halde, bugünün faili yarının mağduru olmak istemiyorsa rota demokrasi, pusula siyaset, teminat hukuk olmak zorundadır. Fakat şunu da açıkça söylemek zorundayız. Siyasi rekabet başkalarının sözlüğüyle yapılmaz. Maalesef birileri başkalarının sözlüğüyle rekabet etmeye çalışıyor. Bu yanlıştır. İftiralar, damgalamalar, etiketler, ahlaki mahkumiyet hükümleri, tüm bunlar operasyonun siyasi tarafını perdelemenin en kestirme ve ucuz yoludur. Özellikle vurguluyoruz: Türkiye’nin siyasi tarihinde bazı etiketler başka hiçbir suçlamayla kıyaslanmayacak bir yıkım gücü taşır. Hangi niyetle söylenirse söylensin bu tür ithamlar siyasi operasyonlara kapı aralar. Bu yüzden CHP içindeki her aktörü söylediği her sözün sonuçlarını düşünmeye davet ediyoruz. Onun için samimiyetle uyarıyoruz. Bugün rakibine yapıştırdığın etiket, yarın senin yakanı tutacak elin provasıdır. Siyaset bugünün öfkesiyle değil yarının yüzleşmesiyle yapılır. Unutmayalım ki bir partinin kapısı kırıldığında aslında siyasetin kapısı kırılır. Toplumun siyaset kurumuna dair umut ve güveni aşınır. Tarafların buna uygun hareket etmesini bekliyoruz. CHP’nin bu fırtınadan bütünlüklü çıkarak gemiyi limana yanaştırmasını temenni ediyoruz.
Bu ülke her kritik eşikte demokrasiyi büyütmek yerine siyaseti daraltan yolları tercih etti
Kimseyi tahkir etmeden, üçüncü sınıf polemiklere paye vermeden söyleyelim. Bugün yaşananlar ne bir tesadüftür ne de tek bir partinin meselesidir. Cumhuriyet, yönetimi hanedandan alıp halka verme iddiasıyla büyük bir tarihsel kapı açtı. Fakat o kapıdan toplumun bütün renkleri, bütün dilleri, bütün inançları, bütün kimlikleri eşit bir biçimde geçirilmedi ya da geçirilmesi engellendi. Cumhuriyet tarihi bize şunu gösterdi. Bu ülke her kritik eşikte demokrasiyi büyütmek yerine çoğu zaman siyaseti daraltan yolları tercih etti. 1925'te demokrasi yerine Takrir-i Sükun tercih edildi. 1960'da sandığın krizine çözüm olarak darbe tercih edildi. 1980'de toplumsal taleplere cevap olarak tanklar, işkence ve yasaklar tercih edildi. 1990'larda Kürt meselesine çözüm arayışları yerine inkar, güvenlik siyaseti ve şiddet tercih edildi. 28 Şubat'ta toplumun inancı, yaşam tarzı ve kamusal varlığı devlet sopasıyla hizaya sokulmak istendi. 2007'de 367 kararıyla siyaset yine yargı eliyle daraltıldı. 2016'dan sonra ise darbe girişimine karşı daha fazla demokrasi denilmesi gerekirken OHAL rejimi kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürüldü. 4 Kasım 2016'da bu ülkenin demokratik temsil iradesi hedef alındı. Başta Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere yüzlerce, binlerce milletvekilimizi, belediye eş başkanımızı, yöneticimizi cezaevine koyarak siyaseti halktan, Meclis’ten ve sandıktan koparmak istediler. 19 Mart'ta ise aynı çizgi ana muhalefete ve İstanbul'un seçilmiş iradesine yöneldi.
Mücadelemiz cumhuriyeti toplumla, hukukla, eşit yurttaşlıkla ve demokrasiyle buluşturmaktır
2015'ten 2026'ya uzanan süreçte ise siyasal alan daraldı, toplumsal gerilimler büyüdü. Bütün bu tarihsel akış bize bir hakikati söylüyor. Bu ülkede demokrasi ertelendikçe kriz büyüdü, hukuk askıya alındıkça toplum yaralandı, siyaset daraltıldıkça vesayet güçlendi, baskı tercih edildikçe sorunlar kökleşti. Türkiye'nin kök sorunu cumhuriyetin demokrasiyle tamamlanmamış olmasıdır. Barış ve Demokratik Toplum Süreci cumhuriyeti demokrasi ile buluşturma paradigmasıdır. Kök nedenlere çözüm ürettiğimizde bu ülkede siyasi krizler çağını kapatırız. Yeni bir çağa ancak demokratik cumhuriyeti inşa ederek başlayabiliriz. Bizim DEM Parti olarak mücadelemiz ve sözümüz, cumhuriyeti toplumla, hukukla, eşit yurttaşlıkla ve demokrasiyle buluşturmaktır. Artık bu ülkenin kaderi korkuyla değil cesaretle, inkarla değil hakikatle, vesayetle değil halkların ortak iradesiyle yazılmalıdır.
Barış süreci, eşitliğin ve adaletin en yüce değer olduğu demokratik bir Türkiye'yi inşa etmeyi hedeflemektedir
Dünyada ve Ortadoğu'da altüst oluşlar yaşanırken içerideki bu gerilimler geleceğe dair umutları zayıflatıyor, toplumsal barışı sekteye uğratıyor. Cumhuriyet Halk Partisine yönelik yargı müdahalesi barış süreci konusundaki kaygıları artırdı, toplumdaki güvensizliği derinleştirdi. Daha biraz önce Adana'dan gelen Barış Anneleri ile yukarıda sohbet ettik. Bir anne, ihtiyaç duyulanın yerine ihtiyaç olmayan, toplumu karşı karşıya getiren, ekonomiyi kötüleştiren, itibarı zedeleyen bu yaklaşımların neden sürdürüldüğünü sordu. Ben de annenin dediğini iktidardaki yönetime buradan iletmiş olayım. Barış sürecinin hedefi, eşitliğin ve adaletin en yüce değer olduğu demokratik bir Türkiye'yi inşa etmektir. İşte bu süreci başarıya ulaştırabilirsek belki de bu yaşadığımız şeyler yaşanmayacak. Onun için diyoruz ki bu süreç sadece Kürt meselesinin çözümü için değildir. Bu süreç aslında Türkiye'nin demokratikleşme sorunu içindir de. Dolayısıyla muhalefetiyle, sivil toplumuyla, demokratik kitle örgütüyle; Adanalısı, Sinoplusu, Edirnelisi, Karslısıyla birlikte bu sürece sahip çıkarak Türkiye'yi yeni bir zemine, yeni bir noktaya taşıyabiliriz. Bu temelde bir uyarı da yapmak istiyoruz. Bu yaşananlar, barış sürecinde atılması gereken adımları gölgeleyecek her türlü iç gerilimi yaratır. Bu da yarar değil zarar verir. Topluma zarar verir, sürece zarar verir, ülkenin geleceğine zarar verir.
Demokrasiyi ve kalkınmayı birlikte kuran bir akıl Ortadoğu'nun geleceğine yön verir
Bakın, bugün Ortadoğu en karanlık günlerinden çıkış yolu arıyor. Beraber izliyoruz. Bir türlü çıkamıyorlar. 100 yıl önce cetvellerle ülkeler yarattılar. Ülkelerdeki özgünlüklere, renklere, kimin nerede yaşadığına bakılmaksızın tekçi ve inkarcı rejimler inşa ettiler. 100 yıldır bu ulus-devlet anlayışı Ortadoğu'da bir türlü dikiş tutmadı. Sadece yönetimle ilgili değil, gelenle gidenle ilgili değil; kurulurken yanlış kuruldu, tekçi olarak kurulduğu için Ortadoğu bir türlü yaralarını sararak demokratik bir zemine çıkamadı. Ortadoğu kendisine bir yol arıyor, bir çıkış yolu arıyor. Halkların ve inançların tanındığı, ekonomik ortaklıkların çoğaldığı, sınırların saygı gördüğü ama yaşamı engellemediği; güvenlik, demokrasi ve kalkınmayı birlikte kuran bir akıl Ortadoğu'nun geleceğine yön verir ve Ortadoğu'yu demokratik bir zemine taşır.
Tarihsel Türk-Kürt ilişkisi eşitlik temelinde güncellenmelidir
Sykes-Picot düzeninin geçersizleştiği bir dönemde, tarihsel Türk-Kürt ilişkilerinin eşitlik temelinde yeniden güncellenmesi gerekiyor. Bu artık bir zorunluluktur. Aynı zamanda tarihin bize de sunmuş olduğu bir fırsattır. Umarım bu durumu herkes doğru okur ve fırsatı değerlendirir. Tekçi, inkarcı rejimlerin Ortadoğu'da ne yaşadıklarına hep birlikte şahitlik ediyoruz. Daha ne kadar şahitlik edeceğimiz de bilinmez. Bu güncellemeyi yapabilirsek Ortadoğu'da adaletin ve demokrasinin kurucu aktörü olabiliriz. Helsinki, soğuk savaşın ortasında güvenliği ve insanlığın insan onurunu aynı masaya oturtarak bir kıtanın kilidini açmıştı. Ortadoğu'nun da böyle bir eşiğe ihtiyacı var. Güvenliği halkların tanınmasından, sınırları yaşamın özgürlüğünden ayırmayan bir akla ihtiyaç var. O eşiğin adı Ankara olabilir. Bölgenin güvenlik, siyasi ve ekonomik mimarisi Ankara'da ortak bir zemine kavuşabilir. İç barışını sağlamış güçlü bir Türkiye Tahran'a, Bağdat'a, Şam'a, Beyrut'a kadar tüm bölgeye demokratik bir vizyon sunabilir. Bu vizyonun can damarı Barış ve Demokratik Toplum Sürecidir. Bu sebeple bölgesel konjonktürü ya da iç gerilimleri, barış sürecini bekleme odasına almanın gerekçesi yapmayalım. Bilakis bu gelişmeleri aşmanın yolu barış sürecini menziline ulaştırmaktır. Çözüm Trump'ın hesaplarında ya da Londra'nın pozisyonunda değildir. Birileri Trump'ın ne diyeceğini, ne yapacağını çok merak ediyor. İngiltere'nin pozisyonunu da merak ediyor. Bunlar çözüm değil.
Demokrasinin duran çarklarını çerçeve yasayla döndürmeye başlayabiliriz
Bu toprakların kadim geçmişinde çözümü bulabiliriz. Bu tarih Anadolu'nun tarihidir. Bu çözüm Anadolu çözümüdür. Anadolu çözümü dediğimiz şey Türk'ün güvenliğini Kürt'ün inkarında görmemektir. Kürt'ün hukukunu Türk'ün kaygısında boğmamaktır. Ortak ve eşit bir gelecek kurmaktır. Bu toprakların eşitlik, adalet ve toplumsal barış felsefesini demokratik Türkiye'nin inşasına taşıyabiliriz. Çözmeye çalıştığımız mesele salt bir şiddet ya da güvenlik meselesi değildir. Daha derinde bir hak, demokrasi ve özgürlük meselesidir. Siyasi temsil ve tanınmanın yerine getirilmesi meselesidir. Bu kapsamda çerçeve yasa demokrasinin kök hücresi olabilir. Bu yasa Türkiye'nin çatışmadan hukuka, inkârdan demokratik tanınmaya geçiş iradesi olabilir. Demokrasinin duran çarklarını çerçeve yasayla döndürmeye başlayabiliriz. Türkiye 2026 yılının ikinci yarısına iki fotoğraftan biriyle girecek: Ya içerideki hukuku daraltan, muhalefeti baskılayan, Kürt meselesinde bekleyen bir ülke olarak girecek ya da iç barışını güçlendiren, demokratik reform cesareti gösteren, bölgesinde çözüm aklı üreten bir ülke olarak girecek. Tabii ki biz ikinci fotoğrafın mümkün olduğuna inanıyoruz. Çünkü barış demokratikleşmedir. Çünkü barış adalettir, eşit yurttaşlıktır. Çünkü biraz önce söylediğim gibi barış ekmeği paylaşmaktır.
Bu sürecin temel hedefi demokratik uzlaşı, evrensel hukuk ve özgür siyasettir
Bu sürecin temel hedefi demokratik uzlaşı, evrensel hukuk ve özgür siyasettir. Bu sağlandığı ölçüde bu ülkede muhafazakar, Kemalist, milliyetçi, yurtsever, devrimci, demokrat, liberal, her kim ne fikirde olursa olsun demokrat pratik rekabet ölçülerinde hukuki güvenlikle yaşayabilecek ve siyaset yapabilecektir. DEM Parti olarak fikrimiz şudur. Birimizin hakkı hepimizin hakkıdır. Birimizin hukuku hepimizin hukukudur. Geçmişte birileri böyle demese de biz böyle bakıyoruz. Biz herkesin hakkını, hukukunu kendi hakkımız ve hukukumuz gibi görüyoruz. Buna hazırız ve bunun mücadelesini birlikte yürüteceğiz.
Demokratik bir hattayız ve bunda ısrarcı olmaya devam edeceğiz
Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz cuma günü çok değerli bir dostumuzu kaybettik. Ünlü düşünür Edgar Morin'i saygıyla bir kez daha anıyoruz. Edgar Morin, barış sürecine çok büyük destek verdi. Barış sürecini de en sade, en yalın biçimde tanımladı. Edgar şöyle diyordu: “Barış aynılaşmak değil birbirine fırsat vermektir. Yok etmeden ikna etmeye çalışmaktır”. Ne kadar doğru söylemiş. Bu vesileyle Edgar'ın sevenlerine ve ailesine başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Yine DEM Parti olarak bu süreçte duruşumuzu bir kez daha hatırlatıyoruz: Biz hiçbir tarafın güdümünde değiliz. Biz kendimiziz. Biz üçüncü yoluz. Biz Kürt'üz, Aleviyiz, kadınız, ezileniz, emekçiyiz. Kimliğini, dilini, inancını arayan 86 milyonuz. Biz herkesin ortak zeminiyiz. Bakın, burada bütün renkler var, bütün inançlar var, bütün kimlikler var, bütün cinsler var. Biz salt reaksiyoner bir muhalefet de değiliz. Aynı zamanda çözüm önerileri olan bir muhalefetiz. Çevreye, engellilere, doğaya ve ekonomiye ilişkin önerisi olan, yoksulluğun ve açlığın giderilmesine dönük önerisi olan, demokratik bir geleceğe dönük önerisi olan bir partiyiz. Kendi eksenimizde duruyoruz ama kapsayıcı ve demokratik bir hattayız, bunda ısrarcı olmaya da devam edeceğiz. Mevcut düzenden rahatsız ve hoşnutsuz olan her kesimin sesi olmaya devam edeceğiz. Sesini duyuramayanların evi, kapısı olacağız. Herkesi davet ediyorum partiye. Hem sokakta hem müzakere masasında hem muhalefette hem çözüm sürecinde aynı anda, aynı kararlılıkla olacağız. Bu iki alan birbirinin karşıtı değil tamamlayıcısıdır. Siyasal dönüşüm ve rejimin demokratikleştirilmesi talebinde daha fazla ısrarcı olacağız. Daha kurucu bir siyaset yapacağız. Türkiye'nin önündeki bu kritik kavşakta yön gösteren, farklı kesimleri bir arada tutabilen, barış ve demokrasiyi aynı anda savunabilen bir siyasal hattın öncülüğünü daha fazla yapacağız.
Ahmed Arif ve Nazım Hikmet’e anma
Geçen gün Almanya'daydım. Orada Alevi canların festivaline katıldım. Festival çok iyi geçti. Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonuna da teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Çok kapsamlı, çok iyi bir festival oldu. Oradaki Alevi canların partimize, Kürtlere, partimizin bileşenlerine ve ittifaklarına da çok selamları vardı. Bir önceki akşam da oradaki sivil toplum örgütleri ve basınla bir araya geldik. İki klasik soru sordular. “Siz bu iktidarın neyine güveniyorsunuz?” Biz de burada söylediğimizi ve sürekli tekrar ettiğimizi orada söyledik. Biz kendimize güveniyoruz dedik. Halklarımıza güveniyoruz dedik. Bu ülkenin ortak aklına güveniyoruz dedik. Bir arada yaşam deneyimine güveniyoruz dedik. Yani biz sizlere güveniyoruz dedik. Haksız mıyız? Emin olun herkes gıpta ile bakıyor. Oradaki sosyalist parti temsilcileri de Türkiye'deki son gelişmeler konusunda fikirlerini beyan etti. Onlar da bu partinin bu kadar şeye rağmen nasıl böylesine ayakta durabildiğini merak ediyor. Ölüm yıl dönümünde Ahmed Arif'in şu sözüyle bu ülkenin gençlerine, kadınlarına, emekçilerine, demokratlarına sesleniyoruz. Ahmed Arif aynen şöyle diyordu: “Bir umudum da sende, anlıyor musun?” Evet, umudumuz sizsiniz. Umudumuz Çukurova'dır, Van'dır, Edirne'dir, İzmir'dir. Bu memlekette yaşayan her bir insanımızdır. Bu memleketin doğası, suyu, havası ve mücadele birikimidir.
Değerli arkadaşlar, yarın yine çok önemli bir şairimizi anacağız. Nazım Hikmet hala bu toprakların sesidir. Ne demişti Nazım? “En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır”. O denize Adanalı Barış Anneleriyle, Türkiye'deki emekçiler, yoksullar ve ezilenlerle birlikte gideceğimize olan inançla hepinizi selamlıyorum.
2 Haziran 2026
