Bakırhan: Sözle başlayan barış yasayla mühürlenmek zorundadır

Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:

İki anmayla başlamak istiyorum. Hafta sonu büyük sanatçı, barışsever, Kürt ve Alevi dostu Kadir İnanır’ı kaybettik. Bu vesileyle ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Türkiye’nin başı sağ olsun. Dayika aştiyê Behiye Sevim me wenda kir. Serê malbatê, serê gelê me sax be. Serê dayikên aştiyê sax be. Behiye ana digot em hene em ê hebin. Em jî soz didin Behiye anayê em ê heta hetayê hebin.  

Dünyada insanlığın birlikte yaratmış olduğu ortak değerler kayboluyor 

Bugün biraz sıkıcı bir konu ile başlayacağım. NATO’yu anlatacağım. Daha sonra Türkiye’nin gündemi olan özel yasa ve ekonomiyle konuşmama devam edeceğim. NATO toplantılarını parti olarak yakından takip ediyoruz. Çünkü NATO zirveleri dünyanın hangi yöne doğru savrulacağının ipuçlarını veren zirvelerdir. Bu kürsüden defalarca dile getirdik. Dedik ki, dünyada kurallara dayalı sistem artık çözülüyor, çöküyor. Kural dinleyen yok. Dünyada neredeyse herkesin gücü oranında yetki kullandığı, kendisine göre davrandığı bir süreci yaşıyoruz. İnsanlığın birlikte yaratmış olduğu ortak değerler gittikçe kayboluyor. Herkesin uyacağını söylediği kurallar çöküyor. Bunun yerine gücü yeten yetene mantığı dünyada egemen. Kuralsızlık büyüdükçe diplomasi geri çekiliyor, savaş dili normalleşiyor. Savaş çığırtkanlığı yapanlara insanlar artık normalmiş gibi bakacak hale geliyor. İşte tam böyle bir kırılma anında NATO’nun ne işe yaradığını bir sormak gerekiyor. Bir zamanlar savunma ittifakı olarak kuruldu NATO ama şimdi bir hegemonya aygıtına, savaş aygıtına dönüşmüş durumda. Genişleme politikaları yeni gerilim hatları yaratıyor. Üye ülkelere ağır siyasi, mali ve sanayi yükümlülükler yüklüyor. Bunun ne anlama geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. NATO, halkın bütçesini güvenlik gerekçesiyle silaha aktarıyor. Hepsinden önemlisi bütün bunlar halkların gözünden uzakta yapılıyor. Hiçbir denetim yok. Ne olup bittiğini bilen yok, şeffaflık yok, hesap verme yok. Neyin nereye harcandığını bilen zaten yok.

Ankara’da toplanacak NATO Zirvesi savaş ve güvenlik mimarisinin yeni bir halkasıdır 

Bunu daha iyi anlamak için NATO’nun son yıllarda attığı adımlara bakmak yeterli. Çünkü her zirve güvenlik başlığı altında dünyanın biraz daha savaş düzenine nasıl sokulduğunu gösteriyor. Son 5 yılda NATO tehdit tanımını genişletti. Ukrayna savaşını yeniden yapılanmanın merkezine koydu. Avrupa sınırlarını aşan küresel bir güvenlik blokuna dönüştü. Bu dönüşümün faturasını da halklar, emekçiler ve ezilenler ödüyor. Çok uzağa gitmeden sadece son 5 yıla baktığımızda şu sonucu net olarak görürüz: Güvenlik büyüdükçe demokrasi küçüldü, halklar büyük acılar ve sorunlarla baş başa kaldı. İşte tam bu konjonktürde 2026 NATO Zirvesi Ankara'da, yani başkentte yapılacak. Ankara'da toplanması bir tesadüf değildir. Çünkü küresel siyasetin hayat düğümü Ortadoğu'dadır. Neredeyse bütün büyük kararların test edildiği coğrafya Ortadoğu olmuş durumda. Biz bu zirveyi, daha önce karar altına alınan NATO 2030 Konseptinin bir devamı olarak okuyoruz. Yani savaş ve güvenlik mimarisinin yeni halkası olarak görüyoruz. Açık konuşalım; halklara daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi, daha fazla barış vadeden bir toplantıdan bahsetmiyoruz. Tam tersi olan bir toplantıdan bahsediyoruz. Bu zirve masaya daha fazla silah, daha fazla cephe, daha fazla gözyaşı, daha fazla acı getirecek. Ankara'da yeni cepheler çizenlerin zirvesi kurulurken; biz bugün burada Damal'dan İzmir'e kadar ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, savaştan bıkmışların, barışı hak edenlerin sesi olarak bir aradayız ve o yolda devam edeceğiz. Yeni cepheler açılmasına, yeni savaşlar yapılmasına itiraz ediyoruz. İtiraz ediyoruz, kabul etmiyoruz.

Ankara bir zirveye mi yoksa savaşa mı hazırlanıyor? 

Değerli arkadaşlar şimdiye kadar dediklerimiz zirve daha başlamadan teyit edildi. Ne oldu? Ankara neredeyse bir açık cezaevine çevrildi. Herhalde birkaç gün sonra hep birlikte zaten bunu göreceğiz. Bir zirveye mi hazırlanıyor Ankara, bir savaşa mı hazırlanıyor? Anlamakta güçlük çekiyoruz. Ellerinden gelse “evinizin penceresini açmayın” diyecekler, bu sıcakta bizi nefessiz bırakacaklar. Koca başkent birkaç protokol aracının rahat geçmesi için resmen kapatılıyor. Bazı liderlerin sabah koşusu için parkların kapatılacağı tartışılıyor. Lider koşacak diye Ankara halkı parklara gitmeyecek. Ankara'dakiler kendi kentlerinde neredeyse fazlalık olarak görülüyor. Zirve başlamadan bir sürü operasyon yapıldı. Yüzlerce arkadaşımız gözaltına alındı. Şimdiye kadar 175 tane insanımız tutuklandı. Bu tutuklamaların tamamı haksız, hukuksuz ve keyfidir. Asılsız iddialarla bu tutuklama ve gözaltılar yapıldı. Gözaltında arkadaşlarımıza sorulan sorulara baktım, böyle bir saçmalık olamaz, böyle bir absürtlük olamaz. Ne yapalım, dünyada yeni savaş kararları alacak bir zirveyi alkışlayalım mı? Savaş karşıtı bir hareket olarak bunu yapmayız. Vallahi kimse kusura bakmasın. Ortada henüz protesto yok ama gözaltı var, tutuklama var. Sabahın köründe kapıları, camları, pencereleri kırarak, insanlara kelepçe vurarak gözaltı yapılan operasyonlar var. Bu kadar absürt, bu kadar kabul edilmez bir durumla karşı karşıyayız.

Ankara’yı susturarak dünyaya demokrasi gösterisi yapamazsınız

NATO’ya itiraz eder diye, savaş politikalarına karşı çıkar diye, emekten, doğadan, özgürlükten yana söz kurar diye insanları tutuklayamazsınız. Gerçi burası Türkiye. Türkiye bunu yapıyor. Arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Ankara’yı susturarak dünyaya demokrasi gösterisi yapamazsınız. Basına dönük tabloda da aynı manzarayla karşı karşıyayız. Üç bine yakın basın mensubu bu zirveye davet edilmiş ama yıllardır Ankara'da gazetecilik yapan birçok gazeteci davet edilmemiş. Zaten muhalif basını dikkate almıyorlar. Muhalif basının katılmaması için de binbir türlü engel oluşturmuşlar. Şimdi soruyoruz: Allah aşkına siz Ankara halkından, Türkiye halkından, basından ne saklıyorsunuz? Bu panik niye? Bu korku, bu telaş niye? İşin asıl utanç verici bir yanı da var. NATO'dan gelecek üst düzey isimlerin geçeceği yollardaki eski binalar, kırık dökük yapılar görünmesin diye duvarları afişlerle kapatıyorlar. Yani yaşadığımız yoksulluğu, yaşadığımız sıvasız büyük binaları NATO'dan buraya gelen liderler ve heyetler görmesin diye pankartlarla kapatıyorlar. Kapattıkları pankartta da “NATO barışın anahtarıdır” yazıyor. Allah aşkına barışın anahtarı mıdır, yoksa yeni savaş planlarının alınacağı bir zirve midir? Onu da halkın vicdanına bırakıyorum. Bu tam tam anlamıyla bir Potemkin köyü vakasıdır. Potemkin hikayesi Çarlık Rusya'sında geçer. Çariçe de dönem dönem seyahatler yapar. Rusya çok yoksul. Çariçe'nin geçtiği güzergahta yoksul köyler görünmesin diye yağlı boyalarla yapılmış resimleri, afişleri asarlarmış. Şimdi aynısını Ankara yapıyor. Sorunu çözmüyorlar, sorunun üstünü örtüyorlar. Böyle nereye gidecek anlamak imkansız. Yoksulluğu, çürümüşlüğü, plansızlığı, kentlerin devasa sorunlarını ortadan kaldırmıyorlar. Akıllarına gelen şey protokol güzergâhlarındaki bu yıkık dökük binaları gizlemek oluyor. Birkaç elitin konforu için başkenti musluk gibi kapatmak nedir Allah aşkına? Bir yetkili cevap versin. İnsanlar bir hafta boyunca bu kadar nasıl mağdur edilir, niye mağdur edilir? Bu ülkenin başkenti bir dekor değil. Bu akıl tutulmasından herkesi vazgeçmeye çağırıyorum.

Utanma duygusu olan bir yetkili varsa ona sormak isterim… 

Gelelim zirvenin bizi ilgilendiren asıl boyutuna. Bir hafta ne yapalım? Camımızı açmayız, NATO zirvesindeki liderler daha fazla oksijen alsın diye. Parklara ve bahçelere de inmeyiz, kirletmeyiz. Ama bu iki günlük etkinlik için şu ana kadar 12 milyar TL harcanmış. Az para değil. Mesela yolların yapımı için 9 buçuk milyar lira harcanmış. Protokol yolunda liderlerin göz zevki bozulmasın diye 69 milyon lira dikey bahçelere harcanmış. Utanma duygusu olan bir yetkili varsa ona sormak isterim: Yolların yapılması, çiçeklerin ekilmesi için illa burada bir NATO zirvesinin yapılması mı gerekiyor? Şimdi mi aklınıza geldi 12 milyar lirayı o görüntüleri gidermek için yollara kullanmaya? Hepiniz yakinen takip ettiniz. Daha geçen gün Hakkari'nin yolu selden kaynaklı tam bir ay kapalı kaldı. Hakkari'ye ulaşmak için tek bir yol var ve sel vurdu, talan oldu. Bir ay boyunca insan Hakkari'ye giriş çıkış yapamadılar. Ya madem bu kadar cevvalsiniz, Hakkari'nin yolunu bir ay niye beklettiniz?

Halkın refahından mı yoksa silahlanmadan mı yanasınız? 

Değerli arkadaşlar, geçen yıl NATO'nun Hollanda’daki zirvesinde hepimizi ilgilendiren önemli bir karar alındı. Üye ülkelerin askeri harcamalarını %5'e çıkaran bir karar alındı. Bu ne demek biliyor musunuz? Türkiye'ye faturası yılda 40 milyar dolar. Yani Türkiye bütçesinin yaklaşık %11,5'i askeri harcamalara gidecek. Yani bu 40 milyar dolar eğitimden, sağlıktan, çocuğun kitabından, işçinin ve emeklinin ücretinden, hastanın ilacından kısılan para demektir. İktidarın derdinin ne olduğu işte bu rakamlarda da açık bir şekilde ortadadır. Ekonomide bir deyim vardır, “tereyağı mı, tüfek mi?” derler. Yani halkın refahından mı yoksa silahlanmadan mı yanasınız? Tercümesi böyledir. Bu iktidar aslında çoktan kararını verdi. Halkın sofrasında tereyağı yok. Toplumun karnını değil; güvenlikçi devletin silahını doyuruyor, büyütüyorlar. Bugün Türkiye'de yoksulluk sınırı 114.000 TL. Gerçekten Allah'tan korkmak gerekiyor ya. İnsanlar kirayı, faturayı, çocuğun okul masrafını düşünerek yaşamını dolduruyor. Yani yaşamımız faturayı, kirayı, bilmem neyi ödemekle geçiyor. Ama NATO Genel Sekreteri Rutte, “Ankara'daki zirvede on milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları duyurulacak” diyor. O zaman Sayın Rutte gel biz de Türkiye'deki gerçekleri duyuralım bu grup toplantımız vesilesiyle. Türkiye’de her 10 kişiden 6’sı boşta. Hanelerin yüzde 51,8’i yoksullukla mücadele ediyor. Sosyal yardıma muhtaç aile sayısı 30 milyona yaklaştı. Türkiye'nin neredeyse üçte biri sosyal yardıma muhtaç. Ama gel gör bütün bu acı veriler iktidarın gözünde bir askeri zirve kadar, bir askeri anlaşma kadar değer görmüyor.

Bu ülkede gerçek kriz mutfaktadır, gerçek güvenlik sorunu ise halkın açlığıdır 

Çok açık şekilde ifade etmek istiyorum. Bu ülkede gerçek kriz mutfaktadır. Gerçek güvenlik sorunu halkın açlığıdır. Gerçek beka sorunu çocukların okula aç gitmesidir. Gerçek tehdit halkın ekmeğinin savaş bütçelerine aktarılmasıdır. Halkların güvenliği devletlerin silah deposunda değil, eşit ve demokratik bir yaşamda başlar. Kalıcı barışın yolu bölge halklarının, demokratik güçlerin, kadınların, emekçilerin ve inanç topluluklarının söz sahibi olduğu müzakere zemininden geçer. NATO, dünyayı güvenliğe değil savaşın gölgesine alıştıran eski bir korku mimarisidir. Bu yüzden de halkların geleceği adına tarihin müzesine kaldırılmalıdır. Yerine daha eşitlikçi, daha demokratik, daha barışçıl bir uluslararası düzen kurulmalıdır. Biz Ankara'dan yükselen militarist vitrin karşısında halkın sofrasını, barışın sesini ve demokratik yaşam hakkını savunmaya devam ediyoruz. Bu vesileyle, 4-5 Temmuz'da Amed’de ekonomi konferansımızın olacağını da buradan duyurmak istiyorum. Yani DEM Parti halktan yana, emekten yana mücadelesini ve çabasını bu konferanslarla da devam ettirmeye çalışacak.

Çerçeve yasa, barışı hukuka bağlamak ve demokratik çözümü hayata geçirmektir 

Çok değerli arkadaşlar, İzmirli yoldaşlar, İzmir deyip geçmemek gerekiyor, Ege'nin incisidir. Burada bulunan birçok arkadaşı yakından tanıyorum. Bu 40 yıllık mücadelede çok büyük emekleri var, büyük bedeller ödediler. Yoksulluğa ve zulme maruz kaldılar, yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kaldılar. Onun için İzmirli arkadaşlarımızın burada olması bugün çok değerlidir. Şimdi Türkiye'nin önündeki asıl yol savaş mimarisine eklemlenmek değildir. Kürt meselesinde çerçeve yasayla barışı hukuka bağlamak, demokratik çözümü gecikmeden hayata geçirmektir. Yani İzmir'in yaşadığı acıları ortadan kaldırmaktır. Önümüzde Türkiye siyasi tarihin en büyük fırsatlarından birisi duruyor. Türkiye siyasi tarihin en önemli fırsatıdır Barış ve Demokratik Toplum Süreci. Bu süreçte kimi adımlar atıldı, hakkını vermek lazım. Silahlar yakıldı, Meclis’te bir komisyon kuruldu. Komisyon İmralı’ya ziyarete gitti, raporunu tuttu. Bunların hiçbirini yok saymıyoruz. Aksine Barış ve Demokratik Toplum Sürecini bu adımların üzerine sağlam bir şekilde inşa etmek istiyoruz. Bu tarihi fırsatı kalıcı barışa, onurlu yaşama ve demokratik geleceğe nasıl çevireceğimiz konusunda her gün yoğun tartışmalar yapıyoruz ve kafa yoruyoruz. Bunun yolunun çerçeve yasa olduğunu bir kez daha buradan söyleyelim. 100 yıllık bir meseleyi şiddet zemininden hukuk zeminine çekmek kolay bir iş değil. Katılıyorum, önemli bir iştir. Bu yasa bu önemli işin büyüklüğüne uygun bir şekilde ve cesaretle yazılmalıdır. Toplumun kulağı bu yasadadır. Dağdan dönmeyi bekleyenlerin de haksız hukuksuz şekilde cezaevinde olanların da hasta tutsakların da sürgünde yaşayanların da çocuğu Kırıklar Cezaevinde 18 yıldır yatan Barış Annemizin de gözü bu yasadadır. Bu yasa eğer gerçekten doğru ve cesur bir şekilde geçerse belki bugüne kadar özlemini duymuş olduğumuz bir demokratik zemine giriş yapmış olacağız.

AYM Türkiye’nin mahkemesidir, bari onun kararlarını uygulayın 

Bakın bu yasa vesilesiyle yine bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ali Ürküt'ü tanırsınız. Yıllarca eş genel başkan yardımcılığımızı yaptı, Diyarbakır il başkanlığı yaptı, sendikacılık yaptı. Yani ömrünü demokratik zeminde siyaset yaparak geçirdi. Daha 15 gün önce Ali Ürküt hakkında AİHM itiraza yer olmamak kaydıyla, o kadar bariz ve açık bir hak ihlali var dedi. Kararını verdi. Tabii istinaf mahkemesi duymuyor, kulaklarını kapatmış. Bu AİHM kararından sonra dün de Anayasa Mahkemesi bir ihlal kararı verdi. Ya hadi AİHM uluslararası mahkemedir, siz uluslararası mahkemeleri tanımıyorsunuz. Selahattin Demirtaş'ta da Figen Yüksekdağ'da da uygulamadınız. Can Atalay'da da uygulamadınız. Cezaevinde yüzlerce insanımız hakkında verilen AİHM ihlal kararlarını uygulamadınız. AYM Türkiye'nin bir mahkemesidir, bari onun kararlarını uygulayın. Ali Ürküt 2 yıldır kanser tedavisi görüyor. Damarları tıkalı, yarı felç halde yaşayan Nazmi Gür ihlal kararı almış. Bari onları bırak istinaf mahkemesi. AİHM kararına uymuyorsun ama bir an önce AYM kararına uy. Bu vesileyle cezaevindeki arkadaşlara da Ali Ürküt, Nazmi Gür, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ şahsında buradan selam, sevgi ve saygılarımızı gönderiyorum. İstinaf mahkemesini, Türkiye'deki yargıyı AİHM ve AYM kararlarını uygulamaya çağırıyorum. Bir zahmet. Nasıl bir mahkeme ise kendisini her şeyin üzerinde görüyor.

Çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalı 

Değerli arkadaşlar, İzmir'den arkadaşlarla bir yarım saat sohbet ettik, bir grup toplantısı da yukarıda yaptık. Çok güzel bir sohbetti. Çok önemli sorular sordular. Aslında Türkiye'de nereye giderseniz benzer sorularla karşılaşıyorsunuz. Dediler ki gerçekten devlet sözünü tutacak mı, bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mı? Evet, ben de soruyorum: Sözünüzü tutup gerçekten bu meseleyi bir hukuka bağlayacak mısınız sayın yetkililer? Bunun önünde bir engel var mı? İnsanlar güvenle ülkelerine, evlerine dönebilecek mi? Bu ülke gerçekten bu barış sürecini ciddiye alacak mı? Bunları mücadele ederek göreceğiz. İşte çerçeve yasa bu soruların tamamına cevap verecek bir yasadır. Onun için çerçeve yasa dar tutulmamalı, belirsiz olmamalı. Güvenlikçi yorumlara kapalı olmalı. Topluma güven veren bir yasa olmalı. Hukuk yoksa güven olmaz, güven yoksa dönüş olmaz, dönüş yoksa barış kalıcılaşmaz. Dönenler arasında ayrım gayrım yapılmamalı. Bazı yetkililerden duyuyoruz bunu. "Şunu kapsar, bunu daha az kapsar" denilmemeli. Böyle bir şey olmaz. Barışın kapısından girmek isteyen herkese o kapı açık olmalıdır. Yasa da buna uygun yapılmalıdır. İnsanların geleceğini bir memurun, bir savcının, bir mahkemenin keyfine teslim edemezsiniz. İstinaf mahkemesini görüyoruz, diğerlerinin böyle davranmayacağının bir garantisi var mı? Dönüş varsa güvence olmalıdır. Hukuk varsa herkes için aynı açıklıkta olmalıdır. Kimse yarın başıma ne gelir belirsizliğiyle yola çıkmaz. Çekmiş gitmiş sana itiraz ettiği için, yıllarca kalmış sürgünde ya da dağda. Görmediği, güvenmediği bir yasa için gelir mi? Sen devletsin, bunu düşünmen gerekiyor. Bir de barışıyoruz, bu ayrı gayrı nedir? “Şu yararlanır, bu yararlanmaz, şu daha az yararlanır”. Böyle bir barış mı olur? Onun için tekrar sesleniyorum. Kapsayıcı, cesur, muğlak olmayan; bir savcının, bir hakimin insafına insanların geleceğini bırakmayan açıklıkta bir yasa yapılmalıdır.

Sözle başlayan barış yasayla mühürlenmek zorundadır

Bu yasa dönmek isteyenlerin onuruyla dönebileceği gerçekçi bir yasa olmalıdır. İnsanların onurunu kıracak bir yorumlama olmamalıdır. Mesele sadece birkaç maddelik teknik bir düzenleme değildir. Mesele bu ülkenin birlikte yaşama iradesinin hukuka bağlanmasıdır. Birlikte yaşayacaksak bunu hukuka bağlamamız lazım. Sözle başlayan barış yasayla mühürlenmek zorundadır. Herkes gayet güzel sözler söyledi, şimdi hadi bunu hukukla ve yasayla mühürleyelim. Biz bu yasayı önemsiyoruz. Çünkü bu yasa aynı zamanda geleceği açma yasasıdır. Doğru, samimi ve cesur kurulursa 100 yıllık bir düğümün çözüldüğü ilk halka olabilir. Altını önemle çizmek istiyorum. Bu yasa kim kazandı, kim kaybetti sorusuna göre ele alınamaz. Barış yapılıyorsa kimin kazandığı, kimin kaybettiği önemli değil. Asıl soru şudur: Bu ülke artık birlikte nasıl yaşayacak? Kürtler, Aleviler, bütün halklar ve inançlar eşit, özgür, onurlu bir geleceği nasıl kuracak? Bu yüzden Meclis’e, iktidara, muhalefete ve bütün siyasi partilere sesleniyoruz. Bu mesele günlük hesaplara kurban edilemez. Barış bekletilecek bir dosya değildir. İyi ve hayırlı işlerde acele etmek gerekir.

Barış gibi hayati bir işte gecikmek kötülüğe alan açmaktır 

Barış gibi hayati bir işte gecikmek kötülüğe alan açmaktır. Çünkü barıştan korkanlar var. Çünkü onlar için savaş bir kazançtır, kavga bir koltuktur, düşmanlık bir sermayedir. Halklar yan yana geldiğinde sermayelerinin biteceğini çok iyi biliyorlar. İşte bu yüzden her gecikilen gün barışı boğmak isteyenlere verilmiş bir fırsattır. Hukuki düzenleme yapılmadıkça eski ezberler, güvenlikçi normlar, çözüm karşıtı odaklar kendisine zemin bulur. Bu nedenle çerçeve yasa ertelenemez, öyle sonbahara falan bırakılamaz. Zamana bırakılan her adım, barışın önüne konulmuş yeni bir taş ve engel olur. Tarihin kapısı bugün açıktır. O kapı açıkken içeri girmek gerekir. Kapı her zaman açılmıyor çünkü. Çerçeve yasa gecikmeden, açık ve güven veren bir içerikle artık Meclis’e gelmelidir. Bu ülkenin umudu daha fazla yorulmayı, çatışmayı, acı biriktirmeyi değil artık hukuka kavuşmayı bekliyor. Bu yüzden bir kez daha söylüyoruz: Yasa hemen şimdi, barış hemen şimdi.

Öcalan’ın iletişim, yaşam ve çalışma şartları artık sürece uygun olmak zorunda 

Değerli arkadaşlar, bu halkın ne istediğini görmek isteyenler hafta sonu yaptığımız dört mitinge baksın. İstanbul, Amed, Mersin ve Van’da Özgürlük Mitingleri yaptık. Ben de İstanbul'da katıldım. Büyük bir coşku, büyük bir sahiplenme vardı. Sahiplenen herkesin emeğine sağlık. Dört mitingde de temel bir talep gözle görülür şekilde öne çıktı. Katılan bütün halklar, “Sayın Öcalan'la artık buluşmak istiyoruz” dedi. Bu sahiplenme bize şunu gösterdi. Toplum barışın ağırdan alınmasını istemiyor. Toplum bu süreçte Sayın Öcalan'a daha fazla alan açılmasını istiyor. Muhatapsa alanını aç ya. Hem muhatap hem 12 metrekarelik hücrede hem haftalardır görüşülmüyor. Tekrar ediyoruz: Sayın Öcalan’ın iletişim, yaşam ve çalışma şartları artık bu sürece uygun olmak zorundadır. 

Halk demokratikleşme adımlarının gecikmeden atılmasını istiyor 

Halk sürecin ciddiyetle ilerlemesini istiyor. Çünkü ciddi bir iş yapıyoruz. Barış öyle kolay bir şey değil. Demokratikleşme adımlarının gecikmeden atılmasını istiyor. Yerel demokrasinin önünün açılmasını istiyor. İki yıldır bir masada oturuyoruz, hala kayyımlar yerinde duruyor. Yetmiyor, Van'da belediyenin olanakları AK Partili yetkililerin özel işleri için kullanılıyor ya. İşte kayyımcılık böyle bir şeydir. Halkın imkanlarını gidiyor bireysel işler için AKP'ye yakın insanların işlerinde kullanıyor. Yerel demokrasinin önü açılmalı. Kayyım siyasetinin son bulmasını artık insanlar istiyor. Eşit yurttaşlığın hayatta karşılık bulmasını istiyor. Eşit olmayı istemenin neresi kötü, neresi suç, neresi kavga gerekçesidir? Senin sahip olduğun haklara diğeri de sahip olmak istiyor. Hani kardeşiz, birlikte yaşıyoruz; yüzlerce yıllık bir geçmişimiz var, bir hukukumuz var, bir tarihimiz var, bir kader birliğimiz var. Tarihin en zorlu dönemlerinde birlikte hareket etmişiz. Millet 1900'lerin başında ulus demiş, kendisine devlet kurmuş. Biz demişiz ki kardeşiz ayrı devlete gerek yok, bu devlet hepimizi de temsil eder. Niye buna uygun davranmıyorsun? Bu kadar açık, bu kadar berrak bir iradenin sesine artık kulak verilmelidir. 

Dünya çatışmaları büyütürken Türkiye yarım asırlık çatışma sarmalını bitirebilir

Değerli arkadaşlar, sona geldim. Bakın, Ankara dünya savaş mimarisini tartışıyor. Biz burada neyi tartışıyoruz, meydanlarda neyi tartışıyoruz? Barışı ve demokrasiyi. Biri dünyanın savaş mimarisini tartışıyor. Biz gittiğimiz her yerde barışı, demokrasiyi, eşit yurttaşlığı, birlikte yaşamı tartışıyoruz. Buna bir değer biçmek gerekiyor. Onlar yeni cepheler çiziyor, yeni savaş alanları belirliyor; biz 100 yıllık bir yarayı sarmaya çalışıyoruz. Dünya silaha yatırım yaparken biz birlikte yaşama yatırım yapalım diyoruz. Dünya yeni savaşların hesabını yaparken biz yeni bir barışın hukukunu kurmaya çalışıyoruz. Dünya çatışmaları büyütürken Türkiye yarım asırlık bir çatışma sarmalını bitirebilir. Eğer bu topraklarda kalıcı bir barış kurulursa emin olun ki bunun yankısı sadece Türkiye'de değil, savaşın gölgesindeki bütün coğrafyalarda hissedilecektir. Bunu el birliğiyle başaracağız. Kadir Abi'nin de dediği gibi büyük barış er ya da geç bu topraklara mutlaka gelecektir. Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı yeni cepheler, çatışmalar ve savaş alanları değil, yeni barış hikayeleridir. İşte Sayın Öcalan onun fırsatını yarattı. Türkiye bunu başarabilecek bir eşiktedir. Bu eşiği atlayacağımıza inanıyoruz. Çünkü 86 milyon insanımızın aklına, vicdanına güveniyoruz. Umudumuz var. Umudumuzu yitirmeyeceğiz. Mücadele edeceğiz. Barış yolunda yürümeye devam edeceğiz. İnşallah en kısa sürede bu ülkede herkesin eşit ve onurlu yaşadığı bir demokratik cumhuriyeti kuracağız.

30 Haziran 2026