Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, haftalık Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, şunları söyledi:
İki gün sonra Ramazan ayının ilk günü. Ramazan ayının fakire, fukaraya, emekçiye, ezilene bereket getirmesini diliyorum. Yine bir yıldır devam eden Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin başarıya ulaşmasına vesile olmasını diliyorum. Şimdiden tüm halklarımızın Ramazan ayını kutluyorum.
Emekli, emekçi, genç, kadın herkes ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor
Ekonomiyle başlayacağız. Herkesin iyi bildiği, yaşadığı ve hissettiği bir mesele ama değinmeden de olmuyor. Çünkü toplumun en büyük sorunlarından biri de ekonomi. Buradan siyasi partiler, bütün muhalefet mensupları olarak sık sık bu meseleyi dile getiriyoruz. Ancak sesimizi duyuramıyoruz ya da duyuyorlar ama bir şey yapamadıkları için de bir türlü cevap veremiyorlar. Türkiye’de emekli, emekçi, genç, kadın hemen herkes büyük bir ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor. Bakın, yaşıyor demiyoruz, yaşam mücadelesi veriyor diyoruz. Peki, nedir yaşamak? Yaşamak insanların başını yastığa kaygısız koyduğu ve gelirinin giderine yettiği bir düzendir. Muhtemelen toplumun yüzde 80’i kaygısız başını yastığa koymuyor. Siz bunu iyi biliyorsunuz. Zaten gelir de giderlere yetmiyor. Sürekli borçlanma, sürekli açık. Kart borçlarının asgarisini ödeyerek, gelecek aya devrederek insanlar yaşamaya devam ediyor. İnşallah bu Ramazan ayı bunun düzelmesine vesile olur, bu kötü tabloyu yaratanlar da ekonomik kriz ve kaos karşısında yeni çözüm yolları bulmaya çalışır.
Milyonlarca insan yaşamıyor, hayatta kalma mücadelesi veriyor
Türkiye’de milyonların isteği çok basittir: Rahat nefes almak ve yarınlara güvenle bakmak. Çok zor şey söyledik, değil mi? Bu sebeple milyonlar yaşamıyor, hayatta kalma mücadelesi veriyor. Maalesef Türkiye'de milyonlar ayakta kalma mücadelesi veriyor, yaşam mücadelesi veriyor. Şimdi vereceğim rakamlar Türkiye'nin gerçek tablosudur. Öyle yazılıp çizilenler, anlatılanlar gibi değildir. Evet, birileri şatafatlı hayatlar yaşıyor. Kimler yaşıyor? Türkiye'de en iyi yaşayanlar faiz baronlarıdır. Ocak ayında faiz ödemeleri geçen yılın Ocak ayına göre yüzde 180 artmış. Yani enflasyonu yüzde 30'larda gösteriyorlar, işçi ve emekçilerin ücretlerine de enflasyon oranında zam yapıyorlar ama faize ödenen para yüzde 180. Yani 456,4 milyar lira sadece faize ödenmiş. Bu bir rekor. Rekor da kırıyoruz bazen yani haksızlık yapmayalım. Bu şatafatı, yolsuzluk yapanlar yaşıyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü diye bir örgüt var. Yani hiçbir iktidardan beslenmeyen bağımsız ve tarafsız gözlemleri var. Onların yayımladığı 2025 yılı raporunda yolsuzluk algı endeksi sonuçlarına göre Türkiye 124. sırada. Yani dünyanın en büyük on ekonomisinden biri olan ülkemiz yolsuzluk endeksinde 124. sırada. Şimdi faize ver, zenginlerden vergi alma, yolsuzlukta 124. sırada ol. Ne yapsın fakir fukara, emekli? İşte sizin yastığınıza başınızı güvenle koymanızı gerektirecek bütün sebepleri ortadan kaldırmışlar maşallah. Yine kamu kaynaklarını har vurup harman savuranlar da iyi yaşıyor. Hakkını vermek lazım. Yani yaşayanlar var.
Küçük azınlık mutlu yaşıyor, büyük çoğunluk ise ayakta kalmaya çalışıyor
Türkiye'nin cari dengesi Aralık ayında 7 milyar 253 milyon dolar açık vererek 8 ayın rekorunu kırmış. Yani kötü gidiş rekorlarını tazeliyoruz. Egale edilmesine de razıyız ama maşallah açık arayla sürekli fazla veriyor. Bu kadar yolsuzluğun, faizin, israfın, beceriksizliğin olduğu bir ülkede yoksula, garibana, emekliye, emekçiye tabii ki bir şey düşmez. Aylardır söylüyoruz. Enflasyon sadece yoksulluğu derinleştirmiyor; kurumları, toplumu, insanları da içten içe çürütüyor. Bugün küçük bir azınlık mutlu yaşıyor, büyük çoğunluk ise ayakta kalmaya çalışıyor. Geçen gün Antep’te Pervin Başkan ile birlikte bir halk toplantısına katıldık. Tabii biz gidince sadece kendi gündemlerimizi anlatmıyoruz, insanlar kendi dertlerini de gelip bize anlatıyorlar. Anlatıyorlar ki biz de buralarda anlatalım. Arif adında bir amca geldi. Burada oturan birçok arkadaş gibi o da emekli. 20 bin 396 lira alıyor. Evde üç kişi bu parayla geçiniyor. Bu üç kişiden biri de genç bir kadın arkadaş. Üniversiteyi bitirmiş, iş arıyor. Arif dayı 20.000 lirayla üç kişilik bir aileyi geçindiriyor, Türkiye'de muhtemelen milyonlarca insanın yaptığı gibi. Anlattığına göre maaşından 6.000 lira üzerindeki bir para doğalgaz, elektrik, su ve telefon faturalarına gidiyor. Yani ne oldu? Asgari ücretin yüzde 30'u sadece faturalara gitti. Arif dayı üç kişiyi kalan o parayla nasıl yedirsin, nasıl içirsin? O gencecik üniversiteyi bitirmiş kadın arkadaş hiç dışarı çıkmasın mı, bir kafeye gitmesin mi, arkadaşlarıyla buluşmasın mı? İşte Türkiye'de emeklinin hali budur.
Emekli kirasını ödeyemiyor, geçinemiyor ve çöp topluyor
Yine geçenlerde İzmir'de bir emekli vatandaş feryat figan ediyordu. 70 yaşında ama çöplerden kağıt ve plastik topluyordu. Biri ne iş yaptığını sordu. “Ben emekliyim ama emekli maaşımla geçinemiyorum, kiramı ödeyemiyorum. Onun için çöp topluyorum” dedi. “10 liraya aldığım şeyi yarın 15 lira, 20 liraya alıyorum. Esnafa sorduğumda da ‘İster al, ister alma’ diyor. Lanet olsun böyle yaşama!” dedi. İşte Türkiye'de emeklilerin hali budur. Şimdi soruyoruz iktidara: Ya bu emekli ne yapsın? O paspas sopalarıyla televizyonlarda Ortadoğu'ya girip çıkanlar, hikaye anlatanlar da bir zahmet 20.000 lirayla bir ay nasıl geçinilir anlatsınlar da görelim. Çok ayıp, çok yazık.
Ekonomi şefleri halk yerine sermayeyi önceliyor
Dünyada da ekonomik kriz yaşanıyormuş diyorlar. Biz de biliyoruz. Tabii ki ekonomik kriz de yaşanır, yaşanılacak da. 30'larda, 70'lerde, 90'larda Türkiye'de ekonomik kriz de yaşandı. Ama hiçbir zaman böyle bir ekonomik kriz görmedik. 2018'den beri iktidarın bir türlü çözemediği büyük bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Biz yaşıyoruz ama beyefendiler bir türlü ekonomik kriz olduğunu ve bununla baş edemediklerini itiraf etmiyorlar. DEM Parti olarak aslında bu krizden nasıl çıkılabileceğinin reçetesini sunuyoruz. Bakın, çok fazla değil, dört başlık sayacağım. Geliri adil dağıtırsak, vergide adaleti sağlarsak, halkı önceleyen kararlar alırsak -ki bizim ekonomi şefleri maşallah halk yerine sermayeyi önceliyor- ve faiz lobilerine verdiğimiz parayı emeklilere, emekçilere dağıtırsak emin olun ki yaşadığımız ekonomik krizi büyük oranda aşarız. Bu dört kalemde çalışacaklar ve bir yol yöntem bulacaklar. 2018'den beridir çözemedikleri ekonomik krizin de belki cevabını bulacaklar.
Toplumu ekonomik olarak savunmak da bizim görevimizdir
Biz bir yandan iktidarın bu yanlış politikalarıyla mücadele ederken, diğer yandan da örgütlü yapımızla ve yerel yönetimlerimizle birlikte bu krizin yakıcı etkilerini yaşayan halklarımızla dayanışmaya devam ediyoruz. Buradan il-ilçe örgütlerimize ve belediyelerimize bir çağrı yapmak istiyorum: Her DEM Partili kendi sofrasındaki bereketin komşusunda da olup olmadığını araştırmalıdır. Unutmayalım ki bizim partimiz yoksulların gönül verdiği bir partidir. Dolayısıyla bize düşen de nerede bir boş tencere varsa o boş tencerenin dolması için elimizden gelen bütün çabayı ortaya koymaktır. Ramazan ayında da il-ilçe örgütlerimizin ve belediyelerimizin yoksul kardeşlerimizle, geçinemeyenlerle, ihtiyacı olanlarla daha çok dayanışması gerektiğini bir kez daha belirtmek istiyorum. Çünkü biz iktidarın umurunda değiliz. Bir taraftan da toplumu savunmak diye bir tez var, bizim tezimizdir. Savunmak hep yanlış anlaşılıyor. İşte ekonomik olarak da toplumu savunmak bizim görevimizdir, DEM Partililerin görevidir.
Bizi dinleyen bütün yurttaşlarımıza da çağrı yapıyorum. Aşı, ekmeği ve işi olmayan; mutfağında yemek pişmeyen bütün dostlarımız, kardeşlerimiz ilçe örgütlerimize ve belediyelerimize başvursun. DEM Parti bu zor günleri dayanışarak ve paylaşarak atlatmanın mücadelesini verdi, vermeye devam edecek.
Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Ortadoğu Birliğini öneriyoruz
Ortadoğu başlıklarımızdan biri. Türkiye'de ekonomik krizler kadar diplomatik krizler de yaşıyoruz. Geçen hafta Dışişleri Bakanının bir televizyon programında, “Suriye'den sonra sıra Irak'ta” demesi büyük bir krize neden oldu. Bu beyanat nedeniyle Bağdat Büyükelçisi hem Irak Dışişleri Bakanlığına hem de Haşdi Şabi'nin başkanlık ofisine çağrıldı. Diplomatik normlara uygun ikaz yapıldı. Bu sözler üzerine Cumhurbaşkanı da Irak Başbakanı Sudani'yi aramak zorunda kaldı. İran'da yeni savaş senaryolarının açıkça konuşulduğu, Irak üzerinden hesaplaşıldığı bir dönemde Sayın Bakan'ın bu sözlerinin arka planı üzerinde de biraz durmak zorundayız. Öyle yabana atılacak sözler değil. Ortadoğu'nun yeni düğümü Irak’ta atılmak isteniyor. Yeni düzen tartışmalarında egemenlik vurgusu öne çıkarılıyor. Bu egemenlik Şii-Sünni bloklaşmaları üzerinden kuruluyor. Ancak uyarıyoruz: Irak ne Libya'ya ne Suriye'ye benzer. Irak'taki hareketlenme Suriye'den İran'a, Yemen'den Lübnan'a kadar geniş bir coğrafyayı etkiler. Peki, böyle bir ortamda Türkiye nasıl bir pozisyon almalıdır? Türkiye, etnik ve inançsal fay hatlarını tetikleyen senaryolardan uzak durmalıdır. Özellikle Kürtleri bahane ederek Şengal'e, Mahmur'a, Erbil'e yeni tehditler savurmak doğru bir tutum değildir.
Sayın Fidan'a açıkça soruyoruz: Şengal'de, Mahmur’da, Federe Kürdistan Bölgesi'nde yeni hesaplar mı devreye sokmak istiyorsunuz? Eğer böyle bir yaklaşım varsa bu hem barış sürecine hem 86 milyonun geleceğine karşı yapılacak en büyük yanlış olur. Aksine yapılması gereken, Kürtlerle stratejik ve tarihi ittifaklar kurmaktır. Birlikte büyütmektir, birlikte büyümektir. Bu konuda da somut bir teklifimiz var. Emperyalist kışkırtmalara ve savaş planlarına karşı Demokratik Ortadoğu Birliğini öneriyoruz. Sınırlara ve ulusal egemenliklere saygı duyulduğu ve sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı -yani Kürt'ün Kürt'le rahatlıkla buluştuğu bir geçişkenlikten bahsediyoruz- Demokratik Ortadoğu Birliğinin kurulmasından yanayız. Halkların, yeniden yerinden yönetim haklarının güvenceye alındığı, etnik veya mezhep üstünlüklerinin olmadığı, ekmeğin adil ve eşit bölündüğü bir Demokratik Ortadoğu Birliği teklifi yapıyoruz. Aslında bu yıllardır Kürt hareketi tarafından yapılan bir tekliftir. Bu teklifimiz sadece siyaset kurumuna değil, herkesedir. Bu çağrımız özellikle de iktidara yöneliktir. Türkiye de Kürtlerle ilişkilerini demokratik bir zemine çekerek bölgesel bir barış vizyonuyla ancak bu birliğe katkı sunabilir.
İmralı’da 27 yıldır çözüm iradesi var
İki gün önce 15 Şubat'tı. Kürtlerin kara gün olarak nitelendirdiği bir gündü. Ortadoğu 27 yıl önce bir kez daha kaosun ve krizin zemini haline getirilmek istendi. Afganistan'dan Irak'a, oradan Libya'ya ve tüm Ortadoğu'ya uzanan kaos planının ilk adımlarından biri Sayın Öcalan’a dönük 15 Şubat Uluslararası Komplosuydu. Yani komplo Sayın Öcalan ile başlatıldı. 15 Şubat bugün bile devlet aklı ve Türkiye siyaseti tarafından tam olarak çözümlenmemiştir. Kaybedilen tam 27 yıl var. Kürtler de kaybetti, Türkiye de kaybetti. 86 milyon hepimiz kaybettik. Oysa 27 yıldır İmralı’da bir çözüm iradesi var. Bu irade 15 Şubat Komplosunu 27 Şubat çağrısıyla birlikte boşa çıkardı. Ancak bu komplocu akıl Rojava'ya saldırılarla devam ettirilmek istendi. Sayın Öcalan bu sürece de İmralı Cezaevinden müdahale ederek ikinci uluslararası komployu da boşa çıkarmıştır. Bu konuda emeğine sağlık diyoruz. Selam, sevgi ve teşekkürlerimizi iletiyoruz. Şimdi biz de soruyoruz: 22 Ekim'de Sayın Öcalan'a barış çağrısı yapıldı mı? Evet, yapıldı. 27 Şubat çağrısıyla Sayın Öcalan 52 yıllık çatışmalı ortamı tek seferde bitirdi mi? Bitirdi. Milyonlarca insan kendisine siyasi irademdir diyor mu? Diyor. Fikirleri sadece Kürtler tarafından değil çok geniş bir kesim tarafından takip ediliyor mu? Ediliyor.
Tarihin tanıklığı Sayın Öcalan'ın çözüm adresi olduğunu gösteriyor
Bir yılda Sayın Öcalan süreci şiddet ve ayrışma zemininden demokratik ve toplumsal siyaset zeminine geçirdi mi? Geçirdi. Bu müzakere yeteneği ve gücü var mı? Var. Peki, bu kadar önemli bir aktörün rolü ve fikirleri neden kamuoyuna doğru anlatılmıyor? Televizyonları açtığınız zaman hala o eski hakaret dili kullanılıyor. Yorumlar ve değerlendirmeler yapılıyor. Sayın Öcalan daima çözüm mercii iken neden bilinçli bir şekilde sanki sorunun bir kaynağıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor? Bunu iktidar yanlısı medyaya da söylüyorum. Yazan, çizenlere, değerlendirme yapan herkese söylüyorum. Tarihin tanıklığı Sayın Öcalan'ın çözüm adresi olduğunu gösteriyor. Biz de gördük. O zaman herkes tutarlı davranmalı, gereken ciddiyeti göstermeli. Sayın Öcalan'ın rolünü oynamasının önündeki engellerin kaldırılması için bir çaba içerisinde olmalıdır. Bu netlik hem sürecin başarısı hem de toplumsal huzur için artık vazgeçilmezdir. Kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü ve çalışma koşulları fiili değil, resmi ve yasal bir düzenlemeyle belirlenmeli ve güvence altına alınmalıdır. Çünkü fiili düzenlemeler geçicidir. 100 yıldır Kürtler bu coğrafyada çok söz duydu, çok fiili düzenleme gördü ama hepsi de birileri tarafından yok sayıldı ve ortadan kaldırıldı. Adı konmamış, resmî zemini olmayan hiçbir düzenleme artık kalıcı barış için yeterli bir temel oluşturmaz.
Mesele bugünü değil tarihi kurtarmaktır, geleceği doğru temel üzerine kurmaktır
Dün heyetimiz İmralı'da Sayın Öcalan'la bir görüşme gerçekleştirdi. Sayın Öcalan, “Günü değil tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz. Tarih de Kürtsüz olmaz” diyor. Daha ne desin? Ama bazıları günü, ayı, yılı kurtarmaya çalışıyor. Karşısındaki akıl yüzyılları kurtarmaya çalışıyor. Bu yüzyılın demokratik bir zeminde barışçıl bir şekilde devam etmesi için de Kürt'ün de olması gerektiğini belirtiyor. Biz de tam olarak bundan bahsediyoruz. Mesele bugünü değil tarihi kurtarmaktır, geleceği doğru temel üzerine kurmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de Sayın Öcalan'ın dahil olduğu, süreci siyasetin dili ve iradesiyle yürütecek bir koordinasyon mekanizmasına acilen ihtiyaç vardır. Bu mekanizma iktidar ve muhalefetin sürece katılımını sağlayacak, güvenlik ve siyasetin dengesini de kuracaktır. Sürecin hızlı ve güçlü bir şekilde ilerlemesine de katkı sunacaktır.
Siyasi parti liderlerini bir zirvede bir araya gelmeye çağırıyoruz
Şimdi çok önemli bir çağrı daha yapmak istiyorum. 100 yıllık bir meseleyi tartıştığımız bu süreçte bütün siyasi parti liderlerini bir zirvede bir araya gelmeye çağırıyoruz. Artık ayrımızı, gayrımızı, farklılıklarımızı bir tarafa bırakalım diyoruz. Türkiye’nin iyiliği ve barışı için siyasi liderler olarak bir araya gelip çözümü konuşalım. 100 yıllık bir mesele tartışılıyor. Bugün siyasi parti liderleri olarak bir araya gelmeyeceksek ne zaman geleceğiz? Bu sebeple buradan bu çağrımızı tekrarlıyoruz. Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel ve köklü sorunlarını çözmek için Sayın Cumhurbaşkanının ev sahipliğinde bir liderler zirvesi toplanmalıdır. Artık Kürt meselesinin çözümü de Türkiye’nin de demokratikleşmesi de ertelenemez. Gündelik siyasetin malzemesi yapılamaz. Hiçbir siyasi liderin bu sorumluluktan kaçma lüksü yok. Bu sebeple geleceği birlikte yazabilecek bir zemini var etmek için tüm liderlerin dahil olduğu liderler zirvesini artık gerçekleştirelim. Liderler zirvesiyle çözümün siyasal iradesini gelin hep birlikte pekiştirelim.
Sürecin istikameti, komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde kalıcı çözüm yaklaşımlarıyla belirlenecektir
TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun gerek yaptığı dinlemeleri gerekse İmralı’da Sayın Öcalan ile yaptığı görüşmeleri önemsediğimizi belirtmiştik. Komisyonun önünde şimdi çok önemli bir görev var. Somut bir yol haritası ve belirgin bir siyasi takvimi olan raporunu hazırlayıp artık Meclis’e sunması gerekiyor. Tekrar ediyoruz; rapor yeni tariflerle uğraşmamalı, sürecin gereklerine odaklanmalıdır. Rapor tarihsel korkulara ve tabulara sıkıştırılmamalıdır. Yeni bir perspektif içermelidir. Tarihi işler yeni bir siyasi dille yapılır. Eski dille “Yeni Türkiye” raporu çıkarılamaz. Eski zihniyetle demokratik Türkiye'yi inşa edecek bir rapor oluşturulamaz. Çok açık söyleyelim ki 40 yıldır bize vura vura söyletemediklerini, bugün bize gül uzatarak asla söyletemezler. Bu rapor Kürt meselesini terör parantezine almamalıdır. Kürt meselesi bir terör meselesi değildir; demokrasi ve özgürlükler meselesidir. Bir güvenlik meselesi değildir. Meclis raporu ve buna dayalı olası düzenlemeler, meseleyi asimilasyon mantığıyla ele alır ve terör parantezine sıkıştırırsa demokratik çözüm yara alır. Sürecin istikameti komisyon raporu ve çerçeve yasa temelinde kalıcı veya geçici çözüm yaklaşımlarıyla belirlenecektir. Biz, artık palyatif değil kalıcı çözümlere odaklanmalıyız diyoruz. Kürt meselesini siyasi ve hukuki zemine çekecek somut ve kalıcı adımları hayata geçirmeliyiz diyoruz. Bu sebeple komisyonun raporu yenilikçi, ezberlerden uzak, demokratik ve kapsayıcı olmalıdır ki yeni bir yaşamın kapıları aralansın.
Münih’teki fotoğraf Kürtlerin Şam'la birlikte yürüme iradesini göstermiştir
Yine önemli bir gündemimiz var. Münih’teki konferans. Sadece bir konferans değildi. Orada aslında çok tarihi adımlar, kareler ve diplomatik girişimler vardı. Hafta sonunda Almanya'daki Münih Güvenlik Konferansında, Suriye ve dahilindeki Mazlum Kobani ve İlham Ahmed'in Fransa Cumhurbaşkanı, ABD Dışişleri Bakanı, Suudi heyeti ve birçok ülke temsilcisiyle görüşmeleri oldu. Bu görüşmeler tarihi önemdeydi. Bu görüntü Suriye'nin Kürtlerle güçlü olduğunu, Kürtlerin Şam'la birlikte yürüme iradesi olduğunu göstermiştir. Biz yine bir grup toplantısında burada söylemiştik; neden Sayın Mazlum Abdi, Sayın İlham Ahmed’i Türkiye davet etmez, konuşmaz, görüşmez demiştik. Kıyamet kopmuştu. Bildik yorumlar ve tanımlamalar yapılmıştı. İşte siz buraya çağırmazsanız Almanya'da aynı masada otururlar. Hem de dünyanın süper güçleri onlarla görüşmek için sıraya girer. Dolayısıyla bu treni kaçırdık. Umarım bundan sonraki adımlarımızda biraz daha kapsayıcı oluruz. Bütün dünyanın meşru ve resmi olarak gördüğü Rojava’daki Kürtlerin temsilcileriyle ilişkilerimizi de doğru bir zeminde, doğru bir dille kurarız.
Münih Konferansı göstermiştir ki Kürtler bitmemiştir, aksine masadadır
Şimdi bir taraftan da orada 30 Ocak Mutabakatı oldu. Bir grup var ki ne yapılsa bir türlü tatmin olmuyor. Kürtlerin lehine mi çalışıyorlar, demokrasi olsun istiyorlar mı anlamakta güçlük çekiyoruz. Rojava'da Kürtler bitti diye bağırıp çağırıp sevinenler vardı. Münih Güvenlik Konferansındaki görüntüler bir kez daha onları yanıltmıştır. Bir kez daha boşa düşürmüştür. Münih'te Kürtler kendi iradesiyle ve temsilcileriyle birlikte Suriye Devleti içerisinde yer alarak uluslararası görüşmelerde bulunmuş ve tarihi bir gelişme kaydetmiştir. Kürtler bitmemiştir, aksine masada Suriye Devleti ile birlikte halkının haklarını uluslararası zeminde sahiplenmiş ve savunmuştur. Kabul edilmişlerdir. Kürt'ün iradesini tanıyan Suriye'nin birliği de güçlenmiştir. Uluslararası düzende Suriye'nin varlığı daha fazla meşru hale gelmiştir. Kürt'le kavga eden bir Suriye'yi, El Şara’yı kim ne yapsın? İşte Kürt'le birlikte dünyanın süper güçleri görüştü. Birliğin, beraberliğin, hakkı hukuku tanıyan bir yaklaşımın fotoğrafıdır orası.
Kriz üretenlere karşı biz çözümü savunmaya devam edeceğiz
Bu görüntüyle birlikte geçtiğimiz ayın başında Suriye'de Arap-Kürt savaşı çıkarmak isteyenler de boşa düşmüştür. Orada savaş olmamıştır. Demokratik bir zemin için bir başlangıç yapılmıştır. O demokratik zemini inşallah orada Kürtler büyütecek, biz de buradan destek vereceğiz. Değerli arkadaşlar, herkes bilsin ki kriz üretenlere karşı biz çözümü savunmaya devam edeceğiz. Nifak tohumları ekenlere karşı ortak yaşamı savunacağız. Çatışma arayanlara karşı barışı savunacağız ve bu yolumuzdan asla dönmeyeceğiz.
17 Şubat 2026
