Halide Türkoğlu: Kurulacak kurullarda ve komisyonlarda kadın temsiliyeti olmalı

Kadın Meclisi Sözcümüz Halide Türkoğlu, Genel Merkezimizde gündeme ilişkin basın toplantısı düzenledi. Türkoğlu, şunları söyledi:

Değerli basın emekçileri, ekranları başında bizleri izleyen sevgili kadınlar, değerli halklarımız; hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bizler için geçen her yıl, her ay, her gün bir mücadele günü oldu. Kadın özgürlük mücadelesiyle attığımız her adım, erkek egemenliğine karşı eşitlik ve özgürlük için atıldı; savaşın, şiddetin ve ölümün karşısında onurlu ve kalıcı bir barış için atıldı. Farklılıklarımızla bir arada, eşit ve özgür yaşayabileceğimiz demokratik bir toplum için atıldı. Ve bugün barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük için atılan bu adımlar Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu irade ile tarihsel ve hukuki bir eşiğe gelmiştir. 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısıyla birlikte başlayan süreç büyük bir emekle örülmeye devam ediyor. Bu kapsamda Meclis tarihinde görülmemiş bir çoğunlukla geçen çerçeve yasa tüm eksikliklerine rağmen barışa giden yolda atılacak adımlar açısından biz kadınlar için de önemlidir.

En geniş toplumsal mutabakatla bu süreç ilerletilmelidir

Elbette ki toplumun, kadınların barış ihtiyacı bir kanun maddesine sığmaz. Hele ki sorunu güvenlik adı altında ele almak sorunun gerçekliğini tarif etmekten uzaktır. Bu sorunun adı Kürt sorunudur. Kürt halkının varlığının ve dilinin inkarının sorunudur. Bu inkarla birlikte gelişen savaş ve çatışmanın yarattığı yoksulluk, şiddet ve sömürünün derinleşmesi sorunudur. Demokrasi, adalet, özgürlük sorunudur. Bu kapsamda çerçeve yasa demokratik çözümün önünü açacak hukuki ve siyasal zeminin başlangıcıdır, kök yasasıdır. En geniş toplumsal mutabakatla bu süreç ilerletilmelidir. Kurulacak kurullarda ve komisyonlarda da kadın temsiliyetinin olması bizler açısından olmazsa olmazdır.

Meclis’te evet oyu kullanan kadınlara seslenmek istiyorum: Gelin, hep birlikte bu sürecin takipçisi olalım, kadın kurullarını oluşturarak izleme ve takibi hep birlikte yapalım. MGK’da bir kadın bakan olmadığı için meseleyi Aile Bakanı ile tartışmak isteriz. Elbette bu mesele Aile Bakanlığı içine sıkıştırılacak bir mesele değildir ama bu ülkenin tek kadın bakanının da artık barışa dair özne olmasını istiyoruz. Ve burada en güçlü sözü kadınların söylemesi gerekiyor. Güvenlik siyasetinden demokratik siyasete geçişin bilgisi de deneyimi de kadınlardadır. Çünkü savaşın yükünü kadınlar taşıdı. Kadınlar çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini, yakınlarını kaybetti. Evlerini terk etmek zorunda kaldı, göç etti. Yoksulluğu, sömürüyü en derin haliyle yaşadı. Irkçı, cinsiyetçi saldırıların hedefi oldu. Cezaevlerinde, cezaevlerinin kapılarında yıllarını geçirdi. Adliye koridorlarında adalet aradı. Kayıplarının akıbetini sordu. “Katledilen her kadın isyanımızdır” diyerek, erkek egemenliğine karşı mücadelesini büyüttü. Ama bütün bu acılara rağmen barıştan vazgeçmedi.

Acının içinden ortak yaşam iradesi de doğabilir

Şırnak Cizre'de polis kurşunuyla 12 yaşında hayatını kaybeden Nihat Kazanhan'ın annesinin sözleri hafızamızdadır: “Her şeye rağmen barış istiyorum” diyor. Eren Bülbül’ün annesi Ayşe Bülbül’ün “Ben barışı destekliyorum. Başka annelerin başka evlatlarını kaybetmesine rıza gösteremem. Barışı savunmayayım da ne yapayım!” sözleri hafızamızdadır. Savaşta kızını kaybeden bir annenin, “Kızımı ziyaret edebileceğim bir mezarı olsun” sözleri hafızamızdadır. Bundan daha güçlü bir barış çağrısı olabilir mi? Yıllarca acının en ağır yükünü taşıyan anneler yeni ölümler değil yaşam, yeni kayıplar değil barış istiyor. Kadına yönelik şiddet ve katliamlara karşı yıllardır mücadele eden, bedel ödeyen kadınlar ve kadın örgütleri onurlu barış talebini bugün de her yerde yükseltiyor. Alevi kadınların sözlerinde de aynı barış iradesini görüyoruz. Yıllarca ayrımcılığa, inkara, baskıya ve zulme maruz kalan Alevi kadınlar bugün hala kardeşliği, eşitliği ve barışı savunuyor. Alevi kadınların, Ermeni, Süryani, Êzidî, Pomak ve sayamadığımız tüm farklı etnik kimliklerden, inançlardan kadınların yaşadıkları bütün zulme rağmen barışı sahiplenmesi bize çok önemli bir şey söylüyor: Acının içinden ortak yaşam iradesi de doğabilir. İşte bizim savunduğumuz barış budur. Bu nedenle kadınların sözünü yalnızca komisyonda dinlemek yetmez. Kadınlar bu sürecin öznesidir, toplumsal barış kadınlarla birlikte kurulmalıdır.

İzleyen değil inşa eden bir pozisyonda olmaya devam edeceğiz

Kadınların olmadığı bir barış masası eksiktir. Kadınların olmadığı komisyonlar, izleme mekanizmaları eksiktir. Kadınların olmadığı bir demokratikleşme süreci eksiktir. Dolayısıyla bu çerçeve yasa, bugün atılacak adımları tarif ederken yarının demokratik adımlarının önünü kapatmamalıdır. Bu adımların en güçlü şekilde atılması da kadınları bu sürecin kurucu öznesi olarak görmekten geçer. Yasa kapsamında kurulacak komisyonlarda kadın temsiliyetinin olması büyük öneme sahiptir. Bizler barışın inşasında da barışa dair kuracağımız sözde de ısrarcı olacağız. İzleyen bir pozisyonda değil, inşa eden bir pozisyonda olmaya devam edeceğiz. Bu anlamda gerek Meclis çatısı altında olan kadınlarla gerekse de bağımsız kadın örgütleriyle süreci takip edecek bir kadın komisyonunun oluşması kaçınılmazdır. 

Tutsakların özgürlüğü konuşulurken cezaevlerinde ayrı bir hukuk uygulanamaz

Evet, mücadele edeceğiz. Çünkü kalıcı barış, demokrasi mücadelesinden bağımsız değildir. Adaletsizliğin, eşitsizliğin yaşandığı her alanda barışın yansımasını sağlamak için mücadele edeceğiz. Bugün dışarıda barış konuşulurken cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin derinleşmesi asla kabul edilebilecek bir şey değildir. Tutsakların özgürlüğü konuşulurken cezaevlerinde ayrı bir hukuk uygulanamaz. Özgürlük İçin Hukukçular Derneği ve MED TUHAD-FED'in 2026 yılının ilk 6  ayına ilişkin raporu, hapishanelerde çok ciddi hak ihlallerinin devam ettiğini ortaya koymuştur. Özellikle kadın tutsaklar için bu ihlaller had safhaya ulaşmıştır. Hijyen ürünlerine erişim, kadın sağlığı hizmetleri, mahremiyet ve kadınların özgün ihtiyaçları konusunda yaşanan sorunların giderilmesi ve idari gözlem kurullarının keyfi tutumlarıyla ertelenen infazların son bulması gerekiyor. Çünkü gerçek bir demokratikleşme en zor durumda olanların yaşamına dokunduğu ölçüde anlamlıdır.

Kürt kadın sanatçılar bu topraklardaki acının da direnişin de hafızasıdır

Bugün sürgünde olanların ülkeye dönüşü konuşulurken 11 yıldan sonra Avrupa’dan Türkiye’ye gelen Kürt sanatçı Nuarin’in Çukurova Havaalanında gözaltına alınması, iki gün gözaltında tutulması gibi uygulamalar asla kabul edilemez. Yıllarca asimilasyon politikalarının hedefi olan Kürt dilini ve kimliğini yaşatan kadın sanatçılara yönelik bu uygulama derhal son bulmalıdır. Kürt kadın sanatçılar bu topraklardaki acının da direnişin de hafızasıdır. Farklı dillerde, kimliklerde icra edilen sanat demokratik toplumun zenginliğidir. Aynı şekilde kadınların sesini, sözünü, yaşadıkları hak ihlallerini kamuoyuna duyuran kadın haber ajanslarının sitelerine, sosyal medya hesaplarına, kanallarına erişim engeli getirilmesine sessiz kalmayız. 

Bakım emeğini kadınların omuzlarına yükleyen politikalardan derhal vazgeçilmelidir

Sevgili kadınlar, bizler savaşın bedelinin yalnızca ölümle ve yıkımla sınırlı olmadığını en iyi bilenleriz. Gündelik hayatlarımızda, kadınların yaşamında da en ağır şekilde bu bedeli ödüyoruz. Kadının varlığını ve emeğini yok sayan, görünmez kılan, şiddeti derinleştiren erkek egemen politikaların yansımalarını İzmir’de yaşanan acı olayda bir kez daha gördük. İzmir’de lösemi hastası-engelli oğlu Barış Kandemir’in ve kendi yaşamına son veren Nurten Kandemir’in öyküsü bu ülkede bakım emeği yüklenen kadınların isyanıdır. Bu acı olay bir “aile faciası”, “bunalıma giren anne” gibi başlıklarla açıklanamaz. Bu meselenin özünde, devletin alması gereken bakım yükü sorumluluğunun kadınların omuzlarına yüklenerek kadınların yaşamlarından ve yaşama umudundan nasıl çalındığı vardır. Sağlık ve sosyal hizmet politikalarının nasıl çürüdüğü vardır. Kadınların emeğini görünmez kılan erkek egemen politikalar vardır. Bugün bu ülkede engelli bakımı üstlenen birçok anne, kadın gelecek kaygısını da iç içe yaşamaktadır. “Ben öldükten sonra çocuğuma kim bakacak?” sorusunu her yerde sormaktalar. İşte bu çaresizlik aynı zamanda bu ülkenin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Ben buradan bir kez daha iktidara, ilgili tüm bakanlıklara sesleniyorum: Bakım emeğini kadınların omuzlarına yükleyen politikalardan derhal vazgeçilmelidir. İktidar bu sorumluluğu almalıdır. Bakım emeğinin kamusallaştırılmasına dönük etkin mekanizmalar derhal oluşturulmalı, var olan mekanizmalar güçlendirilmelidir. 

AYM’nin kararı kadın-erkek eşitliğini yok saymaktır 

Jinnews Haber Ajansının verilerine göre, temmuz ayı içerisinde 25 kadın katledildi ve 27 kadının ölümü şüpheli olarak kayıtlara geçti. Kadın katliamları, kadına yönelik şiddetin geldiği boyut erkek egemen politikaların yeniden üretilmesinden bağımsız ele alınamaz. Kadın katliamları, kadına yönelik şiddeti önlemek bu devletin, iktidarın, iktidara bağlı bakanlıkların sorumluluğundadır. Bunun için yapılacaklar bellidir. İstanbul Sözleşmesine geri dönmek kadınlarla barışmanın ilk adımı olmalıdır. Kadınların yaşamını erkeğin tahakkümüne hapseden bir araca dönüşen yargı, artık kadınların yaşamını koruyan bir güvence olmalıdır. Daha birkaç gün önce Anayasa Mahkemesinin evlenen kadının nüfus kaydının eşinin hanesine taşınmasını öngören düzenlemeye oy çokluğuyla vermiş olduğu kararına itiraz ediyoruz. Karara karşı çıkan 5 üyenin itirazları bizlerin de itirazıdır. Bu karar kadın-erkek eşitliğini yok saymaktır. Kadını bir kez daha erkek üzerinden tanımlamaktır, erkeğin hanesinde olan biri olarak göstermektir. Bunu teknik bir kayıt olarak tanımlayan bu kararı reddediyoruz. Kimliğimiz, bedenimiz, yaşamımız üzerinden kurulmak istenen tahakkümün karşısında vardık, varız, var olacağız demeye devam edeceğiz. Şunu özellikle vurguluyorum; barış kadınların yaşam alanlarına dokunmuyorsa, kadınların üzerindeki şiddet ve bakım yükü azalmıyorsa o barış eksiktir.

Göçmen ve mülteci kadınları koruyacak önleyici politikalar yok

Çatışma ve ayrımcılık siyasetinin etkilerini en ağır şekilde yaşayan kesimlerin başında göçmen ve mülteci kadınlar geliyor. Göçmen ve mülteci kadınların sadece yaşadıkları çatışma ortamında değil, gittikleri yerlerde de aynı şiddetin ve istismarın hedefi olduğuna Kocaeli’de yaşanan olayla bir kez daha tanıklık ettik. Olayın detayına girmeyeceğim ama şu bilgilerden hareketle birkaç vurgu yapacağım. Suriyeli 15 yaşındaki W.A temizlik işi buldum denilerek S. Ölmez tarafından kandırılıyor. S. Ölmez’in tanıdığı N. Türkeş ile birlikte evine temizlik işçisi olarak gittiği M. Görmez tarafından istismar ediliyor. Olay adli makamlara yansıyınca 3 kişi gözaltına alınıyor, ancak istismar faili M. Görmez ilk etapta adli kontrolle serbest bırakılıyor. 1 ay sonra yeniden gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu olayın savaşla bağının olmadığını kim söyleyebilir? Göçmen ve mülteci kadınların yaşamlarını koruyacak önleyici politikalar olduğundan kim bahsedebilir? Bugün geri gönderme merkezlerinin kadınlar açısından birer suç ve şiddet merkezi olmadığını kim söyleyebilir? 

Paula Maier’in yaşadığı bu olay derhal tüm boyutlarıyla açığa çıkarılmalıdır

Ocak ayında Rojava’ya yönelik saldırılara karşı Almanya’dan Mardin’e gelen enternasyonel aktivist Paula Maier’in İstanbul’da yaşadığı şiddet, geri gönderme merkezlerinin kadınlar açısından nasıl bir suç ve şiddet alanına dönüştürüldüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Paula Maier, dün kamuoyuyla paylaştığı açıklamasında, 28 Ocak’ta gözaltına alınmasının ardından İstanbul Geri Gönderme Merkezine götürüldüğünü, yol boyunca darp ve şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Geri gönderme merkezinde günlerce tek kişilik hücrede tutulduğunu, burada kaldığı süre boyunca tecavüz dahil olmak üzere psikolojik ve fiziksel şiddetle karşı karşıya kaldığını ifade etmiştir. Bu merkezlerde yaşanan her türlü işkence ve kötü muameleden Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bu bakanlığa bağlı Göç İdaresi Başkanlığı sorumludur. Bu sorumluluğun gereği derhal yerine getirilmelidir. Paula Maier’in yaşadığı bu olay derhal tüm boyutlarıyla açığa çıkarılmalıdır. Bu suçu işleyenler kadar, suça göz yuman ve sorumluluğunu yerine getirmeyenler de hesap vermeli, yargılanmalıdır. İstanbul’daki bu geri gönderme merkezi ile ilgili derhal bağımsız ve kapsamlı bir soruşturma başlatılmalıdır. Paula Maier’e yönelik saldırı, yalnızca bir kadına yönelik şiddet değildir; enternasyonal kadın mücadelesine yöneltilmiş bir saldırıdır. Paula’nin de ifade ettiği gibi: “Bu sadece benim hikayem değil, pek çok kadının hikayesi ve her şeyden önce cinselleştirilmiş şiddete karşı mücadele, biz kadınları birleştiren bir hikâye. Bu deneyimleri bir direniş hikayesine dönüştürmek hepimizin görevi.” Buradan Paula Maier’e dayanışma duygularımızı gönderiyoruz. Kadınların sınırları aşan dayanışmasını ve enternasyonel mücadelemizi büyüterek bu olayın cezasızlık politikasıyla sonuçlanmasına asla izin vermeyeceğimizin sözünü yineliyoruz.

Ortadoğu halkları ve kadınlar için barış talebimizi yükseltiyoruz

Bugün Ortadoğu'nun farklı coğrafyalarında kadınlar savaşın, işgalin, şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve erkek egemenliğinin en ağır sonuçlarını yaşıyor. Bir yandan ABD-İsrail-İran savaşı devam ederken diğer yandan İran'da 23 yaşındaki Marziye Niyeri'nin cinsel saldırıya karşı kendisini savunduğu için idam edilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. 17 yaşında zorla evlendirilen, cinsel saldırıya karşı kendisini savunan bir kadının saldırganı öldürdüğü gerekçesiyle idam edilmesi, kadınların yaşam hakkının bu coğrafyada nasıl hedef alındığını bir kez daha göstermiştir. Biz kadınlar sadece kendi yaşadığımız ülke için değil, emperyal hayalleri uğruna Ortadoğu’yu savaş cenderesine koyan güçlere karşı Ortadoğu halkları ve kadınlar için de barış talebimizi yükseltiyoruz. İran'da idam edilen bir kadınla, Şengal'de soykırıma uğrayan Êzidî kadınla, savaşta çocuğunu kaybeden bir anneyle Türkiye'de yıllardır adalet arayan kadınların mücadelesi arasında bir bağ vardır. Bu bağ yaşam hakkı ve özgürlük mücadelesidir. Tam da bu noktada bu ülkede gerçekleşecek barış aynı zamanda Ortadoğu’da da barışın önünü açacaktır. 

Kadınların sözü olmadan gerçek bir barış olmaz

Nitekim Sayın Öcalan’ın barış perspektifi bu topraklarda barışın nasıl inşa edileceğine dair bir perspektiftir. Ortadoğu’nun her bir parçasında bu perspektifin rolünü oynaması bizlerin elindedir. Enternasyonal kadın mücadelesini büyüterek bunu yapabiliriz. Barışı toplumsallaştırarak bunu yapabiliriz. Kadınların sözü olmadan gerçek bir barış olmaz. Kadınların özne olmadığı bir süreç toplumsallaşamaz. Bu nedenle şimdi daha fazla örgütleneceğiz, barışın sözünü daha fazla kuracağız, yan yana geleceğiz. Savaşın yükünü taşıyan kadınlar olarak barışın da yükünü omuzlamaktan geri durmayacağız. Ve bu yolu kadınların sözüyle, kadınların örgütlülüğüyle, kadınların iradesiyle büyüteceğiz. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yaşasın Kadın Dayanışması! Jin Jiyan Azadî!

14 Ağustos 2026