Halide Türkoğlu: Umudu da barışı da örecek olan yine kadınlardır

Kadın Meclisi Sözcümüz Halide Türkoğlu'nun JINNEWS'e verdiği röportaj:

Barış ve Demokratik Toplum Grubunun 11 Temmuz 2025'te gerçekleştirdiği tarihi adımın sembolik değil önemli bir anlam taşıdığını belirten DEM Parti Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, "Besê Hozat'ın buna öncülük etmesi; ilk silahın kadın tarafından yakılmış olması tarihsel bir misyon olarak geleceği, umudu ve barışı da örecek olanın yine kadınlar olduğunu bize göstermiş oldu" dedi.

Dosyamızın son bölümünde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu'un 11 Temmuz'daki tarihi adıma ilişkin tanıklığına ve sonrasında yaşanan gelişmelere dair değerlendirmelerine yer veriyoruz.

Silemaniye’de 11 Temmuz’da tarihi silah yakma töreni gerçekleştirildi. Tarihi bir ana tanıklık ettiniz. O anın atmosferini, alandaki duyguyu ve tanıklığınızı paylaşır mısınız? Tören alanına hakim olan ana mesaj neydi?

Çok tarihi bir gündü. Buna şahitlik etmek ve bunun sorumluluğunu almak söz konusuydu. Özellikle demokratik siyaset alanında, uluslararası alanında gazetecilerden, akademisyenlere kadar birçok kesimden insan oradaydı. Silah yakma törenini şahitlik etmenin yanında dünya kamuoyuna da bunu duyurma açısından önemli bir gündü. Özellikle bir kadın olarak, bir siyasetçi olarak ifade etmek istersem; 50 yıl boyunca süren bir savaşın ve 11 Temmuz'la birlikte silah yakma töreniyle aslında silahların artık devreden çıkması ve Kürt sorununun demokratik çözümü için siyasete ve hukuka çağrı yapılmasıydı. Türkiye kamuoyuna ve dünyaya seslenen bir çağrıydı. Çağrı aynı zamanda Sayın Öcalan'ın 9 Temmuz'da özellikle belirtmiş olduğu mesajıyla artık yeni bir döneme geçildiğini ve bu yeni dönemin silahsızlanmayla ,Türkiye'de siyasetin artık rol alması gerektiği noktasında temel bir çağrının karşılık bulmasıydı. Oradaki atmosfer aynı zamanda barışa olan inancı güçlendiren ve değişim ve dönüşümün de umudunu yaşayan, ama 50 yıllık savaşın içerisinde Kürt halkı başta olmak üzere, anneler, kadınlar derin bir duygu halini de içinde barındırıyordu. Ve oradaki atmosfer sadece sembolik bir silah yakma töreni değildi.

O ana şahitlik eden herkesin de duygu ve sorumluluk alma bilincinin de birbirine el verdiği bir zaman dilimini yaşadık. Elbette ki silahların yakılmasıyla, birlikte 15'i kadın, 15'i erkek özgürlük savaşçısının dağlara tekrar silahsız bir şekilde dönüyor olması ve bizlerin de aynı şekilde o alandan bulunduğumuz yerlere geri dönerken bu sorumluluğu, bu ciddiyeti aynı onların gösterdiği gibi yerine getirmek noktasında tarihi bir sorumlulukla oradan ayrıldık diyebilirim. Tarihi bir eşiğin içerisinde başta Türkiye'de halkları olmak üzere tüm Orta Doğu coğrafyası için kritik bir adımın atıldığını ifade etmek lazım. Somut bir adımdı, sorumluluk yükleyen bir adımdı, sahici bir adımdı, ciddiyet bekleyen bir adımdı ve barışa ne kadar yakın olduğumuzu da gösteren bir adım olarak ifade etmek gerekiyor.

Tören kadın öncülüğünde gerçekleşti. Kalıcı bir barışın ve demokratikleşmenin inşasında kadının kurucu özne olmasını göz önünde bulundurursak, bu törenin kadın öncülüğünde gerçekleşmesini nasıl okumak gerekir?

Kadın öncülüğünde gelişen bir silah yakma töreni gerçekleştirildi. Tarihten bugüne kadınların savaşın ne kadar çok etkisi içerisinde yaşadığını ve buna karşı barışın kurucu özneleri olarak dünyanın birçok yerinde de kendisini var kılan bir kadın mücadelesi söz konusu. Kürt sorununun demokratik çözümünde de yıllar yılı bulan bir barış mücadelesi başta Kürt kadınlar olmak üzere Türkiye'deki kadınlar tarafından da sürdürülen bir barış mücadelesi. Özgürlük savaşçıları içerisinde özellikle Besê Hozat'ın buna öncülük ediyor olması; Barışa dair ciddi bir yaklaşımın içerisinde, demokratik mücadele ve hukuk alanında bu sorunun çok rahat çözülebileceğini ve samimi duyguyla, ciddiyetle de yaklaşanın yine kadınlar olduğunu görmek gerekiyor. Ve ilk silahın kadın tarafından yakılmış olması da bu anlamda hem tarihsel bir misyon olarak geleceği, umudu ve barışı da örecek olanın yine kadınlar olduğunu bize göstermiş oldu.

Barış tutumunda ısrarı gösteren bu adımı sizce iktidar doğru okuyabildi mi? Demokratik siyasette ısrarı gösteren bu adımlara karşı sizce iktidar o günden bu yana sürece aynı ciddiyet ve sorumlukla yaklaştı mı?

27 Şubat 2025 yılında Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı aslında bu süreci başlatan ve onun iradesiyle yol katettiğimiz bir süreçten bahsediyoruz.

Elbette ki iktidar, mevcut kamuoyunda herkes barış istediğine dair yaklaşımlar söz konusu olsa da hala somut adımların atılmayışı ya da bunun sürece yayılıyor olması 11 Temmuz'daki silah yakma töreninin oluşturmuş olduğu ciddiyete dair aynı yaklaşımın gösterilmediğini ifade etmek gerekiyor. Elbette ki 11 Temmuz'la birlikte silahsızlanma ya da silahların devreden çıkacağı mesajı çok net bir şekilde ifade edildi.

Keza ilk grubun kendisini barış ve demokratik toplum grubu olarak ifade ediyor olması siyasetin burada devreye girmesi mesajını içeriyordu. Meclis başta olmak üzere hukuksal düzenlemeler yapılırsa aslında silah bırakmanın da bu şekilde devam edeceğini garantisini verdiler. Ancak iktidar bunu bu şekilde okumak yerine salt bugüne kadar sadece bir komisyon oluşturma halinde kaldı. 11 Temmuz'un akabinde hemen bir komisyon oluştu. Silah yakma töreninin hemen akabinde yasaların çıkması gerekirken, süreci daha hızlı götürmemiz gerekirken bugün iktidarın yaklaşımından kaynaklı neredeyse bir yıla vardığımız bir süreçten bahsediyoruz.

Bu durum iktidarın süreci doğru okuyamadığı, barış ve demokrasi meselesinde ketum kaldığı, cesareti hayata geçiremediğini yansıtıyor. Bir taraf cesur adımlar atıyor, ama bu ülkenin varlığı üzerinden iktidar olan kesim ise hala cesur adımlar atma açısından geride kalıyor. İktidar, cesaret ve sorumluluk alma bilincinin içerisinde olmayan, barışın bir sorumluluk inşası olduğunu bilen bir yerde durmadığını ifade etmek lazım.

Yine iktidarın somut adım atması gerektiği o gün en önemli başlıklardan biriydi. Bugün bir yılını dolduracak bu tarihi adımda hala iktidarın süreci dair ağır bir tutum sergilemesini nasıl değerlendiriyorsunuz.

Sayın Öcalan'ın mevcut Ortadoğu gelişmelerini, Türkiye'de yüzyıla aşkındır cumhuriyetin yaşamış olduğu krizleri dahil ettiğimizde bunun sonucu Kürt'ün inkarıyla savaşın oluştuğunu ifade ediyor. Barış ve Demokratik Toplum Grubu 11 Temmuz deklarasyonunda da bunu ifade etmişti. Bu savaş, Kürt'ün inkarı ile başladı ve silahın gerekçesi de buydu. 11 Temmuz'da silah yakma töreni ile birlikte bu mücadeleyi demokrasi, siyaset ve hukuksal alanda vermek istediklerini ve bunun yollarının açılması gerektiği ifade edildi. İktidarın somut adım atması gerektiği nokta buydu.

Sayın Öcalan, meseleyi bir adım siz atın bir adım biz atalım çerçevesinde ele almadı. Soruna bütünlüklü ve ciddiyetle yaklaşılması gerektiği noktasında ele aldı. Ancak iktidar bunu böyle okumuyor. İktidarın bir barış inşası olsun, silahlar bırakılsın ama daha fazlası olmasın şeklinde bir okuma hali var. Keza bu barışın inşası dediğimiz noktada da silahların susması önemli ama bunun bir şekilde yollarının açılması lazım. Bu da ülkenin demokratikleşme meselesinden bağımsız gelişmiyor. Mevcut çerçeve yasa dediğimiz durum da bundan bağımsız değil. Silahlar bırakılacak ama nasıl bırakılacak? Silahlar sussun ama siyaset nasıl konuşacak? Bu ikilemden de aslında çıkmak gerekiyor.

O yönüyle iktidarın bir yılı aşkındır oluşturduğu temel en somut nokta kendisinin de dahil olduğu mecliste oluşan komisyonundur. Kürt sorununun demokratik çözümü için neler yapılması gerektiği, 50 yıllık sorun ama aynı zamanda 100 yıllık sorunun nasıl perçinlendiği, bugüne geldiği ve orada geçen özellikle demokratikleşme meselesinin hayata geçilmesi ve yasaların oluşması önemlidir. Ancak iktidar bu çerçevede ele almak yerine özellikle kamuoyunda çokça iktidar medyası tarafından servis edilen, teyit tespit meselesine sıkıştıran bir yerde. Bunu yaparken bile adım atan bir yerde durmuyor. Sadece kendi kavram ve literatürü ile meseleyi çözmeye çalışmaya çalışıyor.

Türkiye'de Kürtler, kadınlar başta olmak üzere demokrasi mücadelesi verenler 11 Temmuz'da Barış ve Demokratik Toplum Grubunun çağrısını gören bir yerde duruyor. Bu ülkenin Kürt sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Ve bu çerçevede ele alınması gerektiği noktasındayız. Ancak geçtiğimiz bir yıl içerisinde iktidar daha çok zamana yayan Ortadoğu'daki gelişmeleri izleyen, yeri geldiğinde muhalefete saldırı politikalarıyla, Kürt sorunun demokratik çözümünü de belirsizleştiren bir politika izliyor. Şimdi bunu da bir umutsuzluk havası olsun diye ifade etmiyorum.

Dünyada hiçbir barış süreci, müzakere süreci iktidarın istediğini yaptığı bir süreç şeklinde yürütülmedi. Bir müzakere ve mücadele sürecidir. Demokratik siyaset alanı açısından müzakere ve diyalog barışın inşası için çok önemlidir. Bu kadar toplamda iktidar manipulatif bilgilerle, muhalefete yönelik saldırılarla Kürt sorununun demokratik çözümünde bütün bir ülkenin muhalefeti yan yana gelmiş durumda değil. Parçalı mücadele alanları birleşik bir mücadele alanına dönmediği zaman iktidar Kürt sorununu bekleten bir yerde ama muhalefete de saldıran bir yerde durarak, kendine göre makul bir çözümü dayatmaya çalıştığını ifade etmek gerekiyor.

Törenin verdiği mesajlar tüm toplumsal kesimlere büyük sorumluluklar yükledi. Demokratikleşme koşullarının bugün hale yerine getirilmemesini kadınlar nasıl ele almalı ve bunu aşmak için nasıl bir rol üstlenmeli?

Kürt kadın hareketi ve Türkiye kadın hareketi, barış mücadelesi yürüten bir hatta sahip. Özellikle 11 Temmuz'da ki yapılan çağrının başında kadınlara seslenildi. Gençlere, sosyalistlere demokrasi mücadelesi verenlere bir sesleniş vardı. İktidara hukuki noktada yasal düzenlemeler yapılsın çağrısı varken aynı zamanda bunun kuruculuğunu yapabilecek, silah bırakanların dağdan geri dönüşünü, onurlu barışını sağlayabilecek olan yegane güç kadınlar, gençler ve mücadele edenlerdir. Kadınların barış ekseninde mücadele etme kapasitesine sahip. İktidarın kadın düşmanı politikalarına karşı mücadele ederken aynı zamanda barış ve demokratik toplum sürecinde mücadele yürütmesi gereken bir yerde duruyor. Aynı zamanda kadınlar, AKP'nin iktidar olmasından kaynaklı, barış mücadelesinin içerisinde yol haritasını oluşturmaya çağıran, bu sorunun demokratik çözümü için siyasi ve ekolojik alanın açılmasına dair mücadele hattını oluşturuyor.

Ne kadar yeterli derseniz elbette ki hala yeterli değil. Yine 11 Temmuz'a geri dönersek oradan ayrıldığımız gün aslında sorumluluğun üzerimizde olduğu anı da beraberimizde getirdik. Bu topraklara o şekilde geri geldik. Bugün bir yıl aşkın bir süredir iktidarın adım atmama halini bir tarafa bırakıp daha güçlü eylemsellikler, yol alabilecek durumları da yaratabilirdik. Kadın hareketleri olarak ya da barış siyasetini savunanlar olarak barışın inşasında daha bütünlüklü bir mücadele hattı oluşturabilirdik. Bu süreci sadece Kürt kadınlarına bırakmayabilirdik. Elbette ki bu sürecin öncüsü Kürt Türk kadınları olmalı.

Barış aslında herkesin sorumluluğu olan bir durum. O yönüyle bütünsel bir barış mücadelesi yürütmekte eksik kaldık. Demokrasi mücadelesini büyütmekte de keza eksik kaldık.

İktidarın o manipülatif ve muhalefete yönelik saldırıları karşısında bütünlüklü, krizlerin her birini farklı farklı kesimler olarak yaşadığımız gerçeğini görmekte zorlandık. Madem ki saldırılar çok yönlü ve her birimize ayrı bir şekilde değiyorsa ve bu saldırıların kaynağı iktidar zihniyeti ve cumhuriyetin 100 yıllık inkar politikasından bağımsız değilse, demokratikleşme süreci kadınların mücadelesidir. Ve demokratikleşme mücadelesi ile barış mücadelesi birbirini besliyor.

Başta da belirttiğim gibi bu tarihi adımı öncülüğünü kadınlar yaptı. Bu bir yıllık süre içerisinde sizce kadın hareketi bu öncülüğe denk düşecek bir sorumluluğu ne kadar taşıdı?

Demokratikleşme ve barışı toplumsal bir talep haline getirebiliriz. Ve bununla iktidarın da atması gereken adımları onun keyfiyetine değil tarihsel bir zorunluluk olduğunu ele alan bir yerde olabiliriz. DEM Parti Kadın Meclisi olarak meseleye Cumhuriyetin demokratikleşmesi meselesi olarak bakıyoruz. Kürt sorunun demokratik çözümü, cumhuriyetin demokratikleşme meselesidir. Cumhuriyetin demokratikleşmesi kadınların, gençlerin, farklı kimlik ve inançların özne olduğu bir cumhuriyet gerçeğidir. Hepimiz ulaşmak istiyoruz. Biz kırım politikalarıyla artık daha fazla sınanmak istemiyoruz. Siyasetle, hukukla çözülebilecek bir sorunu silahlarla konuşmak istemiyoruz. Bunun öncülüğünü yine kadınlar yapabilir. Kadınlar o siyaseti değiştirip dönüştürebilir. Tarihi fırsatlarından geçtiğimiz bu günlerde 11 Temmuz hafızasını hatırlatarak, silahlar yakıldı. Barışın gelmesi için hukuk ve siyasetin güçlü bir şekilde hayata geçmesi lazım. Mücadele edenlerin ortak taahhülüyle barışın hayat bulabileceği bir mücadele hattına girmemiz gerekiyor.

Bugüne kadar iktidar Kürt sorununu, kendi söz ve söylemiyle Türkiye kamuoyuna anlattı.

Buna ‘terörsüz Türkiye’ dedi, demokratik toplum demedi. Demokratikleşme süreci dahi demedi. Devlet aklının;100 yıl boyunca Kürt'e, kadınlara bakışıydı. Bu meseleyi terör ve güvenlik bağlamında ele alan ezberi kaybolmadı. O yönüyle Türkiye halklarında bu meseleyi kadınlar çok iyi ifade edecek şekilde anlatabilirdi. Bu sadece Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifinin, Kürt kadın hareketinin Türkiye toplumuyla durmadan kendini anlatma halinden ziyade mevcut kadın derneklerinden, STK'lara, kadın siyasilere kadar her bir kesim bu süreci kendi bulunduğu alandan toplumsallaştırabilirdi. Ne yazık ki daha çok iktidar odaklı giden bir söylem biçimi oldu. İktidar da bunu topluma anlatmak yerine ki anlatmadı daha çok kutuplaştıran siyasetini devam ettirdi.

Bugüne kadar toplumun büyük bir kısmını kutuplaştırarak siyaset yapan iktidar ‘Barış ve Demokratik Toplum Sürecini Terörsüz Türkiye bağlamı içerisinde yine kutuplaştırdı. Muhalefete saldırarak demokratikleşme adımlarını önünü kapattı. ‘Kürtler barışıyor ama Türkiye halkları başka bir zulmün, başka bir baskının, hedefi haline geldi’ algısıyla ortak mücadele hatlarını zayıflatan bir iktidar politikası söz konusu oldu. Kadın hareketleri bunu okuyabilirdi. Türkiye'de toplumsal hareketler bağlamında bu süreci yine en iyi şekilde yürüten ve kurucu özne dediğimiz hareketlerin başında yine kadınlar gelmekte. Ama daha iyisi olabilirdi daha fazlasını yapabilirdik. Çünkü geçmişten bugüne gelen biri birikim, bir deneyim var. Ve çok kritik ve tarihi bir sürecin içerisinde iktidar istemeyebilir iktidar baskı da uygulayabilir. Ama biz zaten hiçbir zaman iktidarın bize çizdiği makul sınırlar içerisinde mücadele etmedik. O yönüyle daha cesur olabilirdik.

Çokça çalışmalar yapıldı. Ama biraz daha Kürdistan’da sınırlı kalan ya da Kürt kadın hareketinin batı hattında Türkiye'deki kadınlarla sınırlı etkileşimiyle oluşan bir hat oldu. Yerel yönetimler, yerel demokrasi alanları dediğimiz kentlerin içerisindeki kadın platformları barışa dair bir çalışma yeterince yürütemedi. Demokrasi mücadelesiyle barış mücadelesini bir okuyan mücadele hattını göremedi. Ama bundan sonraki süreci aslında kalıcı bir hale getirmek istiyorsak; bütünlüklü bir mücadelenin müzakere ve mücadele hattında giden bir mücadele olduğunu görmemiz gerekiyor.

11 Temmuzdan sonra hukuki zeminin oluşturulmasına ciddi yaklaşılmıyor. Bütün süreci geciktirmeden garantiye alacak, yasal bir sistemin inşa edilmesi sizce neden hayati önemde?

Zamana yayılan bu süreç toplumda barışa dair umudun ortadan kalkmasına neden oluyor. Ortadoğu denkleminde savaşın her tarafımızı sardığı bu coğrafyada her türlü riskin içinde yaşıyoruz. Dünyada çatışma süreçleri, barış süreçlerini evirilmiştir. Silahlar susmuştur.

Ama mevcut konjonktürel durumlarda provokatif herhangi bir davranış, devlet siyaseti dahil olmak üzere bir süre sonra silahlar tekrardan konuşmaya başlıyor. Şimdi özellikle bir buçuk yılı aşkın bir süredir durmadan siyaset konuşsun istiyoruz.

Silahlar sustu, silahlar ortadan bir daha geri dönülmeyecek şekilde yakıldı. Bir yere gömülmedi ya da birilerine teslim edilmedi. Yakıldı o silahlar. Özgürlük savaşçılarının da silahlarla değil siyasetle çözümü ele almak istediğini ve aslında Türkiye'de demokratik cumhuriyet siyasetini yürütebilecek olanaklara sahip olması gerektiğini ortaya koydu. Zamana yayılan her süreç aslında bir süre sonra toplumda başka çatışma kültürünü de ortaya çıkartabilir. Bu ülkenin demokratikleşememe halinin durmadan ortaya koyması bir süre sonra ayrılıkçı fikirlerin de ortaya çıkmasına sebep olabilir. Ama her demokratik adım, yapılacak olan hukuki düzenleme aynı zamanda Türkiye halklarının da barışa dair umudunu büyütecek.

Kürt sorunu bugüne kadar çözülmeyişi bu ülkeye 100 yıl kaybettirmiş. Bu ülkenin gelecek tarihinde Cumhuriyetin 2. yüzyılında Kürtlerle kazanılmış bir cumhuriyet, bütün halkların cumhuriyeti olacaktır. Bir yasal adım atılması, demokratik mücadele, siyaset alanlarının açılması gerekirken bunda bekleyen iktidar, Türkiye halklarına da bir yüzyıl daha kaybettirmiş oluyor. Madem ki kazanmak istiyoruz, o zaman barışın kalıcı hale gelmesi için silahların tamamen devreden çıkması için çatışma sürecinin tekrar hanelerimize girmemesi için burada başta iktidar olmak üzere toplumsal her kesimin sorumluluk alması gerekiyor.

11 Temmuz 2026