Hatimoğulları: Bayram sonrasında yapılacak yasal düzenlemelerin bu sürecin mihenk taşı olacağı inancındayız

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları'nın Independent Türkçe'ye verdiği röportaj:

PKK’nin silah bırakma ve kendini feshetme kararının ardından Türkiye’de barış sürecinin geleceği, demokratik reformların ne ölçüde ve ne hızda hayata geçirileceği sorusu siyasetin en kritik başlıklarından biri haline geldi. Sürecin bundan sonraki aşamasında gözler Meclis’e ve iktidarın atacağı yasal adımlara çevrilirken, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, artık sözden çok hukuki güvence dönemine girildiğini söylüyor. Hatimoğulları ile PKK’nin silah bırakmasının ardından yeni dönemin risklerini ve fırsatlarını, DEM Parti’nin siyasi hedeflerini, Kürt meselesinde çözüm perspektifini ve Türkiye’nin önündeki olası senaryoları konuştuk.

PKK’nin silah bırakmasının ardından devletin bu fırsatı yeterince değerlendirdiğini düşünüyor musunuz? Silah bırakma sonrası eğer demokratik reformlar beklendiği hızda gelmezse Kürt toplumunda yeniden radikalleşme riski görür müsünüz?

27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan 11 Temmuz’da silahların yakılmasıyla devam eden ve ardışık birçok adımın atıldığı süreç Kürt Siyasi Hareketi ve Sayın Öcalan’ın güçlü iradesiyle bugüne kadar geldi. İktidar ve devlet hem sürecin gerekliliklerine hem de atılan bu adımlara denk gelecek adımları atmakta tutuk davrandı. Aslında pedal metaforundaki gibi karşılıklı adımlar atılsa süreç daha güçlenir, destek ve güven daha yükseklerde olurdu. Ama silahların sustuğu, siyasete alan açılmaya başlandığı aşama tamamlandı. Artık siyaset bu alanı değerlendirmeli ve yasal adımlarla barış zeminini güçlendirilmelidir. Bu, en çok iktidarın ve ortağı MHP’nin görevidir. Çünkü hem parlamentoda çoğunluk hem de yürütme erki ellerindedir. Biz aksini düşünmek istemiyoruz. Demokratik aklın galip geleceğini ve sürecin ilerleyeceğini umuyoruz. Süreç akamete uğrarsa Kürt toplumunda ne gibi etkilere yol açacağına dair çok sayıda varsayımda bulunabiliriz. Fakat hem Kürt toplumuna hem Türkiye’deki ortak yaşamına hem de bölgesel risklerin Türkiye’ye yansımasına dönük pozitif bir tablo görmeyeceğimizi geçmiş tecrübelerden tahmin edebiliriz.

Kürt toplumunda “şimdi ne olacak?” sorusu soruluyor. DEM Parti bu soruya ne cevap veriyor?

"Şimdi ne olacak?" sorusu haklı ve doğal bir sorudur. Çünkü bu toplum çok bekledi, çok acı şey yaşadı ve çok söz duydu. DEM Parti olarak bizim cevabımız açık: Artık söz yerine, sıra yasadadır. PKK kendini feshetti, silahlar yakıldı, komisyon raporunu tamamladı. Meclis bayram sonrası açıldığında başlayacak olan yasal düzenlemelerin bu sürecin mihenk taşı olacağı inancındayız. Barış Yasası, kayyımların kaldırılması, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, cezaevlerine dair düzenleme vs. bunlar artık birer dilek değil, masadaki somut taleplerdir. Toplum söze değil yasaya, vaade değil güvenceye inanır. DEM Parti olarak bu eşikte kararlıyız.

DEM Parti’nin Türkiye siyasetinde daha merkezi bir aktör olabileceğini düşünüyor musunuz, yoksa parti hala siyasi izolasyonla mı karşı karşıya?

DEM Parti olarak Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olmanın yanı sıra üçüncü sosyolojik zemini, köklü sorunlara üçüncü yol olarak ve tek alternatif çözümler üreten parti olduğumuzun bilincindeyiz. Bunun siyasete yansıtılması veya performe edilmesiyle ilgili eksikliklerimiz olmakla birlikte yeni dönemde DEM Parti olarak temel hedefimiz Türkiye siyasetimizi genişletmek ve derinleştirmek. Toplumun demokratik değişim ve dönüşümünü sağlamaya odaklanmak.

DEM Parti ve öncül partileri olarak uzun süreli siyasi izolasyon, medya ambargosu ve kriminalizasyona maruz kaldık. Bunun semptomatik etkilerinin farkındayız. Toplumun belli kesimlerinin bize karşı hala çok sert tutum içinde olduğunu biliyoruz. Fakat biz DEM Parti olarak tüm toplumsal kesimlere ısrarla kendimizi anlatmaya devam edeceğiz. Bir temas, yüz önyargıyı kırar. Buna inanıyoruz. Herkese temas edecek, herkesin derdini dinleyecek, kendimizi anlatacağız. Ve demokratik bir Türkiye’nin inşasında öncü güç olacağız.

Türkiye’de bazı kesimler Kürt meselesinin artık “çözülmüş bir mesele” olduğunu savunuyor. Sizce gerçekten öyle mi? DEM Parti’nin nihai hedefi nedir? Yerel demokrasi mi, güçlendirilmiş yerel yönetimler mi, yoksa daha farklı bir siyasi model mi?

Kürt meselesinin “artık çözüldüğü” iddiası iletişim fakültelerinde propaganda teknikleri kapsamındaki derslerde okutulması gereken ibretlik bir gerçeği çarpıtma arayışıdır. Gerçekte Kürt meselesi çok katmanlı, tarihsel, derin bir siyasal meseledir. Dolayısıyla çözülmüş bir mesele değildir. DEM Parti’nin nihai hedefi demokratik müzakere yoluyla Kürt meselesinin çözülmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi; gelirin adil dağıtılması ve eşitlikçi bir siyasal düzen kurulmasıdır. Yerel demokrasiye dayalı Demokratik Cumhuriyet hem hakları güvenceye alır hem hukuk, demokrasi, adalet ve özgürlükleri korur. Bu siyasi model Türkiye’ye çağ atlatacaktır.

“Süreç başarıya ulaşırsa Erdoğan tarihi bir rol üstlenmiş olacak”

Bu süreç başarılı olursa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihi bir rol oynadığını kabul eder misiniz? Bu anlamda yeni anayasa tartışmaları (Erdoğan’ın olası adaylığı) ile Kürt meselesinin çözümü arasında bağ kurulabilir mi?

Biz siyasette hakkı teslim etmekten çekinmeyiz. Yer yer önemli açıklamalarda bulundu. Beklenen hukuki düzenlemelerde inisiyatif kullanmasını da bekliyoruz. Süreç başarıya ulaşırsa elbette tarihi bir rol üstlenmiş olacaktır.

Ancak yeni anayasa ve adaylık meselesine yaklaşımımız ilkeseldir, bu ilkelerden taviz vermeyiz. Barış için her türlü fedakârlığı yapmaya hazırız; müzakere masasından kaçmayız. Ama şunu da açıkça söyleriz: Tabanımızın ve toplumun sıcak bakmadığı bir anayasa taslağına ya da bir karara "evet" demek, kalıcı barışa hizmet etmez. Bu ülkede yalnızca Kürtlerin değil, tüm halkların hukuka, yaşama, huzura ve düzene ihtiyacı var. Kürt meselesi yüzyılları bulan bağlamlara sahip, o anlamda dar bir döneme ya da olgulara sıkıştırmak da doğru değil.

Kamuoyunda yeni yargı paketi beklentisi var. Ancak tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılması, kayyım kararlarının geri alınması tartışmaları sürerken iktidardan "TSK ve MİT teyit ederse" şartı da ardı sıra geliyor. Yorumunuz nedir? Bu teyit mekanizmasının detayları hiç konuşulmuyor, sizin bir bilginiz var mı? Örneğin silah bırakan PKK mensupları, ne yapacak, nereye gidecek? "Eyleme karışmama" şartıyla kastedilen nedir?

Öncelikle Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun nihai raporunda yer aldığı üzere siyasetçilerin serbest bırakılmasını hem AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasıyla hem de tutuksuz yargılama ilkesi vurgusuyla gerçekleştirmek için yasal bir değişikliğe ihtiyaç yok. Meclis iradesi raporla bunu vurgularken hala AYM ve AİHM kararını uygulamayan, hala siyasetçileri tutuklu yargılayan yargıçların milli iradeyi tanımak istemediğini ifade edebiliriz. Kayyımlarla ilgili ise Meclis Komisyonu nihai raporunda açık şekilde ifadelere yer verdi. Bu kapsamda İçişleri Bakanlığının kayyımları geri çekmesi gerekirdi ama mart ayının başında bir kez daha kayyım kararı yenilendi. Bu da yürütmenin milli iradenin tecellisi olan Meclis raporuna yaklaşımını gösterdi. Her iki durum da maalesef negatiftir. İktidar ve devlet içi dahil barış isteyen tüm kesimler bu yaklaşımları mahkum etmelidir.

Raporda yer alan teyit mekanizması ise arabayı atın önüne koymakla eş anlamlıdır. Önce demokratik entegrasyon yasaları çıkarılarak silahsızlanmadan demokratik siyasete geçişin kanalları açılmalı ve güvenceleri sağlanmalıdır. Bu doğal akışın gereğidir. Fakat teyit mekanizması ile doğal akış tersine çevrilmek istenmektedir. Teyit mekanizması sürecin önünden bir tıkaca dönüşmemeli.

Demokratik siyaset hakkı tanınmalı, özgür yaşam koşulları sağlanmalı ki süreçte ileri adımları görebilelim. Ayrıca PKK üyeleri arasında ayrım yapmak da doğal akışa aykırıdır. Bu aykırılıklar emin olun süreçle ilgili “acaba ipe un mu serecekler” şüphelerini güçlendiriyor. Bizlerin niyeti salih, barış için amelimiz güçlü. İktidar ve devletin de bu halis niyet, güçlü amelle adımlar atması gerektiğini belirtiyoruz.

“Hakaret, itham ve manipülasyon siyaset değil siyasetsizliktir”

Yürüyen süreç bir kısım Kürtler ve Kürt aydınları tarafından ise eleştiriliyor ve Kürtlerin özgür bir Kürdistan’da yaşaması gerektiği savı ileri sürülüyor. Hatta partiniz ve Kürt Siyasi Hareketinin tabiri caizse Kürtleri sattığı ve Türkiye’ye biat ettiği savunuluyor. Bu görüş ise sizin cephenizden "ilkel milliyetçilik" denilerek eleştiriliyor. Bu tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Yürüyen süreci eleştirmeye herkesin hakkı var. Eleştiriler ölçülü ve mantıksal bir zemine oturdukça süreci zayıflatmaz, bilakis güçlendirir. Bu kapsamda Kürt aydınlarının, siyasetçilerin, örgütlerin farklı değerlendirmeler sunması son derece meşrudur; hatta gereklidir. Çoğulcu bir siyasal gelenekten besleniyoruz, eleştiriden yalnızca tek sesli yapılar korkar.

Ancak “satma, “ihanet”, “iktidara biat” gibi ithamlarla gelen eleştirilere farklı bakmak durumundayız. Bunları kabul etmemiz mümkün değil. Bu kelimeler, tartışma açmaz; kapı kapatır. Onlarca yıllık bir mücadele tarihini, binlerce insanın verdiği bedeli, hapishanelerde, sokaklarda örülen mücadeleyi böyle birkaç kelimeyle silip atmak mümkün değildir. Bu ithamları reddetmek, eleştiriden kaçmak değil; gerçeğe sahip çıkmaktır.

Şimdi “ilkel milliyetçilik” meselesine geliyorum. Ezilen bir halkın kendi varoluşuna, diline, kültürüne, statüsüne sahip çıkması olması gerekendir. Biz yıllarca bunlar için mücadele ettik; bu mücadeleyi küçümseyen bir dile hiçbir zaman prim vermedik, vermeyeceğiz de. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik siyaset alanı, partimiz yıllarca bunun için mücadele etti. Bunu yaparken gerçekten biz ve onlar diye ayırmadan, özcü yaklaşımlara girmeden, dışlamaya kapı aralamadan yapmak gerek. Bunun sonuçlarını tarih yeterince bize gösterdi. Aynı şekilde kapsayıcı gibi görünüp asimile eden milliyetçilik türlerine de karşı durduk. Bizim neye ve hangi tür milliyetçiliğe karşı durduğumuz nettir bu manada. Kürtlerin farklı tahayyülleri olacak, farklı örgütleri, farklı stratejileri olacak. Bu doğal. Bir ormanın gücü tek tip ağaçtan değil, çeşitliliğinden gelir. Önemli olan, bu çeşitliliği birbirimizi yok saymaya değil, ortak bir mücadele zeminine taşıyabilmektir. Ancak hakaret, itham ve manipülasyon siyaset değil, siyasetsizliktir.

Son olarak şunu söylemem gerekiyor: Kürtlerin nasıl davranması gerektiğini dikte etmek benim haddime değil. Kürt özgürlük mücadelesine inanan enternasyonalist bir anlayışla omuz veren, ondan öğrenen biri olarak söylüyorum bunu. Kürtler yıllardır yalnızca kendi haklarını değil, bulundukları her coğrafyada özgürlüğün, eşitliğin, dönüşümün taşıyıcısı oldu. Türkiyeli devrimciler olarak bu mücadeleden çok şey öğrendik. Biz bu topraklarda yaşayan herkesin eşit ve özgür biçimde yaşaması için mücadele ediyoruz.

Tabanınıza gönül veren gençlere bu yeni dönemde nasıl bir mücadele hattı öneriyorsunuz?

Gençler, tüm baskı ve zorbalığa rağmen her zaman bizim siyasetin aktif özneleri oldu. Şimdiye kadar da umudu dağıtan değil, geleceği kuran, iradeyi örgütleyen bir hat izlendi. Yeni dönemde en büyük görev, demokratik siyaseti büyütmek, sözü çoğaltmak, halkla bağı daha da kuvvetlendirmek ve her alanda örgütlü toplumsal güç haline gelmektir. Gençlik yalnızca sokağın değil; fikrin, kültürün, dilin, sanatın, üniversitenin, mahallenin ve dijital alanın da öncüsü olmalıdır. Kendini koruyan ama içine kapanmayan, kimliğini savunan ama ortak yaşam ufkunu da büyüten bir mücadele gerekiyor. Mücadelenin biçim değiştirdiği bu dönemde bizim perspektifimiz budur. Bu dönem, sadece direnme dönemi değil inşa dönemidir. Gençlik, tarihin yükünü omzunda taşıyor ama aynı zamanda demokratik siyasetin de anahtarını elinde tutuyor. Silahın sustuğu yerde söz yükselir ve o sözü en güçlü şekilde kuracak olan genç arkadaşlarımızdır.

Hatimoğulları’na göre iktidarın önünde üç senaryo var

ABD’nin İran’a yönelik müdahalesi bölgeyi yeni bir savaşın eşiğine getirdi. Türkiye’deki Kürt siyaseti bu tür jeopolitik gelişmelerden nasıl etkilenir? Ortadoğu’da artan savaş riskinin Türkiye’deki demokratikleşme sürecini olumsuz etkileyebileceği endişesi taşıyor musunuz?

ABD’nin İran’a müdahalesi ve olası sonuçları hem devletler hem devlet dışı aktörler hem de halklar ve inançlar için Orta Doğu’da yaşanmış diğer çatışmalı süreçlerden daha büyük sonuçlar doğuracaktır. Bu açıdan İran’daki savaşı yakından takip etmek ve olası sonuçlarına dair ehemmiyetle önlemler almak gerekir. Bizler adı konmamış bir dünya savaşının yaşandığını, bunun en yakıcı muharebe meydanının Orta Doğu olduğunu savunuyoruz. Bu kapsamda Türkiye’de Kürtlerin en güçlü temsilcisi olan parti olarak jeopolitik gelişmeleri hem optiklerimizi İran’a yaklaştırarak hem de genel manzarayı görerek okumaya çalışıyoruz. Öncelikle savaşın halklara, inançlara, ezilenlere, kadınlara, gençlere, azınlıklara mutluluk değil acı, yaşam değil ölüm, refah değil açlık ve yoksulluk getirdiğini biliyoruz. Bu yönüyle savaşın egemenlerin savaşı olduğunun, onların öncelikleri ve çıkarları ekseninde başlayıp sona erdiklerinin farkındayız. Öte yandan Türkiye’de siyaset yapan bir parti olarak çatışmaların Türkiye’ye olası askeri, siyasi, ekonomik ve demografik etkilerini ayrıntılarıyla ele alıyoruz. Her türlü senaryoya hazırlanıyor, İran’daki gelişmelerden de dersler çıkarıyoruz.

21. yüzyılda salt askeri teknolojiye dayanarak strateji geliştirilemez. Askeri teknoloji savunma ve güvenlik ihtiyacının bir kısmını karşılayabilir. Bu yüzyılda, savunma ve güvenlik ihtiyacının en büyük parçasını halkın iktidara, siyasete ve devlete rıza göstermesi ve birlikte hareket etmesi karşılar. Bu yönüyle İran hem içteki sızıntılar hem de halkın bir kısmının dini liderin ölümüne verdiği tepki önemli mesajlar içeriyor. Öte yandan Orta Doğu’da sıcak çatışmaların yayılma riski yüksektir. Bu riskle birlikte iktidar ve devlet aklı bir karar eşiğine gelmek üzeredir. Ya bu riske karşı iç cephe dedikleri ama bizim toplumsal barış dediğimiz şeyi gerçekleştirmek için demokratikleşme ve barış sürecine hız verecekler ya da sürecin bitirilmesi için yol arayacaklar. Üçüncü bir yol olarak ise bekle-gör politikası izleyerek süreci sürüncemede bırakmaktır. Biz ilk opsiyon olan barış ve demokratikleşme sürecine ivme katmanın büyük bir bölgesel riskten Türkiye’yi koruyacağını ifade ediyoruz. Bu yola revan olunması gerektiğini ifade ediyoruz. İkinci opsiyonun hem Türkiye’nin iç dinamiklerindeki kırılmaları arttırma hem de Türkiye’yi karıştırmak isteyen dış güçler için en ideal zemini sunma durumu ortaya çıkaracağını ve bir felaket senaryosu olduğunu düşünüyoruz. Üçüncü senaryo ise süreci sürüncemede bırakarak riskleri arttıracağı için yanlış bir politik okuma, karar ve tercih olacağını düşünüyoruz.

Türkiye’nin bölgesel savaştan korunmasının yegane yolu toplumsal barışını sağlayarak en güçlü savunma ve güvenlik açığını ortadan kaldırmasıdır. Bunun yolu da formülü de bellidir. Bunlar: Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünü getirecek barış adımları olan demokratik entegrasyon ve özgürlük yasalarının, demokratikleşmeyi sağlayacak kapsamlı yasal değişikliklerin ve hukukun üstünlüğünü tesis edecek düzenlemelerin hayata geçirilmesidir.

İsrail’in İran’daki Kürt aktörleri sahaya sürme planları olduğu iddiaları var. Her şeyden önce İran Kürt hareketlerinin kurduğu ittifak, bu iddiayla birlikte nasıl okunmalı? İran Kürtleri, bu arkadan itilmeye nasıl yanıt verir, vermeli ve İran’da Kürtlerin potansiyel savaş ortamına itilmesi Türkiye’nin güvenlik ve demokratikleşme gündemini nasıl etkiler?

İran’daki Kürt partileri ortak bir deklarasyon yayınlayarak tutum geliştirdiler. Zaten İsrail ve ABD’nin saldırılarına karşı kendi tutumlarını da açıkladılar. Arkadan itilmeyeceklerini ifade ettiler. Hem onlar hem de bölgesel Kürt yönetiminin temsilcileri gerekli açıklamaları yaptılar. Öte yandan Kürtler emperyalist müdahaleye yönelik tutum alırken, yani İran’daki totaliter rejimi ve yayılmacılığını da mahkum ediyorlar. İran’da çözümün yolunun ülkenin demokratikleşmesinden ve öz yönetimi esas almasından geçtiğini ifade ediyorlar. Dolayısıyla İran’daki Kürtler başta Türkiye olmak üzere kimseye tehdit değildir. Kimseyle ortaklık yapmıyor. Kendi varoluşsal haklarını talep ediyorlar. İsrail ve ABD daha Ortadoğu’da yokken, bir asırdır Kürtler İran’da haklarını arıyor. Simkokeye Şikakî’den, Qazî Mihemed, Abdurrahman Qasimlo ve Şirîn Elemhulilere kadar devam eden bir mücadele geleneği var. Türkiye’nin burada bir güvenlik tehdidi görmekten öteye geçerek İran’daki Kürtlerin haklarının tanınması için öncülük etmesi gerekir. Bu hem süreci ilerletir hem de Türkiye’yi bölgesel barışa katkı sunan bir ülke haline getirir.

“PKK’nin silah bırakması konjonktürel bir taktik değildir”

PKK’nin silah bırakmasının ve devletin teyidinin anlamı, bu dış müdahale riskleriyle birlikte değişir mi? Yani Ortadoğu gerilimi, Kürt örgütleri için silahı bir seçenek olarak yeniden üretir mi?

Önce reel tabloya bakmak gerek. Çünkü bugün bölge, yalnızca yerel aktörlerin iradesiyle değil, devletler, vekil güçler, enerji hatları, doğu Akdeniz gaz rezervleri ve küresel rekabet tarafından şekillenen çok katmanlı bir savaş alanına dönüşmüş durumda. 28 Şubat 2026’dan beri süren ABD-İsrail-İran savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki kırılma, Körfez’e yayılan saldırılar ve enerji/ulaşım hatlarındaki çöküş, Ortadoğu’da güvenlik krizinin ne kadar hızlı bölgesel bir yangına dönüştüğünü açıkça gösterdi. Böylesi bir dönemde Türkiye’de çözüme dair bir iradenin ortaya konması ve bunun sürüyor olması, silahsızlanma ile yasal düzenlemelerin karşılıklı ve paralel ilerlemesi gerektiğini ortaya koydu.

Bu nedenle mesele şudur bence; PKK’nin feshi ve silah bırakma kararı, konjonktürel bir taktik değil, paradigmal bir dönüşümdür. PKK hem fesih kararında hem de daha sonra PKK’li yöneticilerin yaptıkları açıklamada silah bırakmanın stratejik bir karar olduğu defalarca ifade edildi. Bunun altını en baştan çizelim.

Bölgesel savaş riski, silahı yeniden stratejik bir çözüm haline getirmesinden öte; hukuk üretilmezse, demokratik siyaset güçlendirilmezse ve toplumsal güven sağlanmazsa şiddet zemini güçlenir. Buna yatırım yapan çokça güç ve yapının da hazırda beklediği sır değil. Asıl kırılganlık buradadır. Bu yüzden Kürt hareketi, yeniden silaha dönmek değil; demokratik siyaseti, anayasal güvenceyi, dil ve kimlik haklarını, mevcut sorunlu birçok mevzuatı kaldırmayı ve demokratik entegrasyonu güçlendirmeyi istiyor. Gerçek bir barış bugün bir temenni değil, bölgesel felaketin Kürt meselesini yeniden uluslararası güç oyunlarının hammaddesi haline getirmesini engelleyecek tek gerçek stratejik zemindir… Dış müdahale riskini bertaraf etmenin tek yolu, iç çözümü sağlam demokratik temellere oturtmaktır.

“Newroz, resmi tatil olmalı”

Bu yılki Newroz’un PKK’nin silah bırakması sonrası ilk Newroz olması nedeniyle sembolik bir anlamı olduğunu düşünüyor musunuz? Bu Newroz’da vereceğiniz ana siyasi mesaj ne olacak?

2026 yılı Newroz’u son yılların en tarihi ve önemli Newroz’udur. 1992 Newroz’unda sokak ortasında işkencelere rağmen “varım” diyen bir halkın, iddiasını kanıtladığı yılın Newroz’undayız.

Kürt halkı ve dostları bu Newroz’da sadece Türkiye’deki devlet ve iktidar aklına değil, bölge güçlerine ve bölge üzerine siyaset üreten küresel güçlere en güçlü mesajları Newroz meydanlarını doldurarak ve taleplerini haykırarak verecektir. Bu yönüyle, üstü örtük ve adı konulmayan bir dünya savaşı ve bu savaşın merkezindeki coğrafyada Newroz’da milyonların alanlara akmasına hiçbir gücün gözünü ve kulağını kapatamayacağının hem biz hem de milyonlar farkında. Dolayısıyla hem sembolik hem tarihsel hem de konjonktürel önemi çok büyük bir Newroz yaşıyoruz.

Biz de bu tarihsel ve sembolik öneme yakışır şekilde Newroz hazırlıklarımızı yaptık. Özgürlük ve Demokrasi Newrozu diyoruz. Bu, sadece bir motto değil Türkiye’nin çoklu krizlerinden kurtuluşu için sarılması gereken iki değer ve kavrama işaret ediyor. Bu yılki Newroz’da hem iktidara ve devlete hem siyasi muhalefete ve toplumsal muhalefete ciddi ve önemli mesajlarımız olacak. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin ilerlemesi için gerekli mesajları halklarımızla birlikte en güçlü şekilde vereceğiz. Bundan sonraki süreçte DEM Parti’nin siyasi iddiasını daha güçlü şekilde ortaya koyacağız.

İktidar bu yılki Newroz’a güçlü bir jestle başlayabilir. Newroz’u resmi tatil ilan ederek, bayramın hemen ardından atılacak yasal adımların fitilini ateşleyebilir. Bu sembolik anlamı güçlü somut bir adım olur. Bu doğrultuda Newroz’un resmi tatil ilan edilmesi için dün kanun teklifimizi verdik. Tüm siyasi partileri bu teklife “evet” demeye davet ediyoruz. Böyle bir adım, siyasi iklimin yumuşamasına da katkı sunacaktır.

Röportaj: Müjgan Halis

18 Mart 2026