Hatimoğulları: Çerçeve yasadan beklenen barışın yönünü günlük siyasetin rüzgarına bırakmaması

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, şunları söyledi: 

Sözlerime bir parti kutlamasıyla başlayacağım. Biliyorsunuz parlamentoda yeni bir isimle bir parti yoluna devam edecek: Yeni Parti. Yeni Parti ismiyle yola devam eden Sayın Özgür Özel’e ve partinin tüm üyelerine buradan tebriklerimizi bir kez daha iletiyorum. Yeni Parti’nin ülkemizin demokrasisine, hukukuna katkı sunacağına olan inancımızı bir kez daha belirtmek isterim.

Bu tarım politikalarıyla çiftçi ve üreticiyle dalga geçiyorsunuz 

Bugün yine milyonlarca insanın derdi olan sofrayı, üretici ve tüketicinin derdi olarak konuşmaya başlayacağım. Bu ülkede yurttaşın en çok dert yandığı şey soğan, domates, patlıcan, biber ve ekmek fiyatı. Şu anda yurttaşın en temel sorunu beslenme ve gıdaya erişim. Türkiye tarım politikasında milyonlarca yurttaşın midesini kurutan bir pozisyona gelmiş durumda, üreticinin belini kırmış durumda. Çokça söyledik, bu topraklar verimli topraklardır. Buranın sorunu üretememek değildir, verim alamamak hiç değildir. Buradaki sorun çiftçiyi üretimden koparan ve her krizde “ithal edelim” diyen zihniyetin ta kendisidir. Sorun, çiftçiyi tarladan kovan siyasettir. Bugün vereceğim rakamlar da talimatla çalışan TÜİK'in bizzat kendi rakamları. Gübreye %63, mazot ve enerjiye %40, yeme %35, gıdaya %36 zam yapılmış durumda. Peki, çiftçi ürününü nasıl satacak, kaça satacak? İnanın eski fiyatta, yani geçen senenin fiyatı ya da daha altında satmak zorunda kalıyor. Düşünün ki maliyetiniz iki katına çıkmış ama ürün fiyatınız aynı. Bu insanlar nasıl ayakta kalacak? Buradan bu soruyu iktidara soruyorum: Bu üretici nasıl ayakta kalacak? Çiftçi nasıl ayakta kalacak? Siz bu politikalarla adeta çiftçi ve üreticiyle dalga geçiyorsunuz, farkında mısınız?

Bu iktidar milyonlarca insanı soğana muhtaç etti

İktidar çiftçiyi, tüccarın vicdanına bırakmış durumda. Tüccar da geçen yılın fiyatının da altında alım yaptığı için çiftçi borçla ekiyor, borçla biçiyor, yatağına da borçla giriyor. Dün, Soğan Üreticileri ve Tedarikçileri Derneği Başkanı Raşit Kaya ile görüştüm. “Türkiye'de soğan üretiminin maliyeti 15 TL. ama Mısır'da, İran'da, Özbekistan'da 3 TL. Biz bunlarla rekabet edemiyoruz” diyor. Bakın İran'da savaş var değil mi? Ama orada soğanın maliyeti Türkiye'den daha ucuz. Bugün bu iktidar milyonlarca insanı gerçekten soğana muhtaç etmiş durumda. Dert sadece soğan değil tabii ki. Fındık üreticisi dertli, çay üreticisi dertli, buğday üreticisi dertli, dertli de dertli… Peki bu iktidarın sunduğu çözüm nedir? Bir çözüm sunuyor. Üretemiyor musun, otur oturduğun yerde. İthalat, sunduğu çözüm bu. Fiyat artışı mı, gümrük vergisini sıfırlıyor. Limonda, mısırda, canlı hayvanda, ette, buğdayda bunu defalarca yaptılar. Çiftçi tükenirken yandaş ithalatçılarsa zengin oluyor. AKP'nin tarım politikası da bu işte. Kendilerine yerliyiz, milliyiz diyorlar. Yerlilik ve milliliği ağızlarından düşürmeyen bu iktidar tarımda dahi ülkeyi dışa bağımlı hale getirdi. Ben buradan bir kez daha soruyorum: Bu mudur yerlilik, bu mudur millilik? Ve sizi Türkiye’de geçinemeyen yurttaşlarımızın vicdanına bırakıyorum.

Mehmet Şimşek’e sesleniyorum: Tutmuyor bu politika, tutmayacak 

2024’te bir tasarruf genelgesi yayınladılar. İki yıl sonra harcamalar katlanarak arttı, kendi masraflarındansa hiç tasarruf yok. Niye? Çünkü itibardan tasarruf edilmezmiş. Ama işçinin, emekçinin aldığı ücretten tasarruf ediliyor. Çiftçiye gelince para yok, emekliye gelince kaynak yok, işçiye de “hele bir sabredin” diyorlar. Bir de görünmeyenler var. Onlar da mevsimlik tarım işçileri. Urfa'dan, Diyarbakır'dan, Mardin'den, Çukurova'dan, Ege'den binlerce insan her yıl fındık ve çay için Karadeniz’in yolunu tutuyor; narenciye ve sebze için Akdeniz ve Ege'ye akıyorlar. Ve kadınlar bu kesimin en mağduru. Emeği en çok sömürülen kadınlar. Düşük ücret, kayıt dışı çalışma, çadırda barınma, sigortasızlık, güvencesizlik... Peki bu emekçiler bütün çektikleri bu çileye rağmen geçinebiliyor mu? Hayır, geçinemiyor. Bu salonda aramızda çok sayıda emekçi kardeşimiz, yoldaşımız var. Geçinemediğinizi hepimiz biliyoruz. Mehmet Şimşek'e buradan sesleniyorum: Yazdığınız klasik reçeteler artık tutmuyor. “Faizi artır, enflasyonu düşür” ezberi artık tarihe gömüldü. İki yıldır emekçinin, yoksulun kemerini sıkıyorsunuz. Olmuyor, tutmuyor bu politika ve tutmayacak. Ne zaman neoliberal, piyasacı, rantçı ekonomiden vazgeçilirse, ne zaman başta tarım olmak üzere dışa bağımlılıktan vazgeçilirse işte o zaman Türkiye rahat bir nefes alır. 

Bu sistemle iyiye gitmek diye bir şey yok ve buna son vermek bizim elimizde

Bakın, şu örnekten ilerleyebiliriz. Türkiye'de tarımı yeniden diriltmek için yapılması gerekenler. Bu kürsülerden çok ifade ettik. Burada altını bir kez daha çizeceğim. Üreticiye taban fiyat garantisi verilmeli. Girdi maliyetleri yani gübre, mazot, yem, elektrik ve sulama doğrudan sübvanse edilmeli. Üretici kooperatifleri güçlendirilmeli. Küçük ölçekli çiftçilere faizsiz destekleme kredileri sağlanmalı. Çiftçinin bankalara ve tarım kredi kooperatiflerine olan borçları belli ölçeklerde silinmeli; bazı borçlar faizsiz şekilde yapılandırılmalı, icra baskısına da son verilmeli. Üretim planlaması, üretici örgütlerle birlikte bilimsel bir veriyle ithalata değil yerli üretime dayalı olarak yapılmalı. Üretici ve tüketici arasındaki aracı zinciri azaltılmalı, gıda tedarik zincirleri yeniden düzenlenmeli. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin başarıyla sonuçlanması bu açıdan da çok önemli değerli Türkiye halkları. Barış sağlanınca, boşaltılan binlerce köy, mezra ve mera yerine geri dönüş teşvik edilmeli. Mayınlı araziler tamamen temizlenmeli ve tarıma açılmalı. Tarım ve hayvancılık burada yeniden canlandırılmalı.

Buradan değerli çiftçi kardeşlerime, günlerce süren hengameden sonra 23.552 TL’ye mahkum edilen emekli yurttaşlarımıza, asgari ücrete mecbur edilen kardeşlerime sesleniyorum. Kamuda çalıştığı halde kirasını, faturasını ödeyemeyen kamu emekçisi yurttaşlarımız; evde, iş yerinde emeği görülmeyen ve en çok sömürülen sevgili kadınlar; bu tablonun en ağır yerinde duran işsiz gençler, işsiz kardeşlerim, bu düzen sürdükçe daha da kötüye gideceğiz. Yani bu düzenle, bu sistemle daha iyiye gitmek diye bir şey yok. Buna son vermek sizin ve bizim elimizde. Bu ne kaderdir ne de sonsuzdur. Birlikte örgütlenmek, hakkımızı aramak, mücadele etmek ve bu sömürü sistemini değiştirmek bir ham hayal değildir. Topluma yüzyıllardır şu benimsetilmek isteniyor: “Bu böyle gelmiş böyle gider. Bu düzen değişmez. Bu düzenin değişmesi imkansız.” Bu doğru değil. Bunlar öğretilmiş duygular, işlenmiş bir bilinç ve biz bunu kökten reddediyoruz. Biz pekala kurtuluşumuzu hep beraber örgütleyebiliriz. DEM Parti olarak barışın ve demokratik toplumun inşasını tam da burada görüyoruz. Barış ve demokrasi adil bir düzen içinde kalıcı olur. Bunu başarana dek durmadan mücadele edeceğiz. Buradan bir kez daha diyoruz ki mücadeleye devam!

Gülistan Doku davası: Süleyman Soylu döneminin özetidir  

Her gün Gülistan Doku davasıyla ilgili yeni haberlerle uyanıyoruz. Gülistan Doku davasında yalnızca kaybedilmiş genç bir kadın görmüyoruz, 6 yılı aşkın süredir hakikatin önüne örülen kalın bir duvar da görüyoruz. Bir ülkenin adaleti kayıp bir kadının izini ne kadar cesaretle sürdüğüyle ölçülür. Gülistan'ın izini sürmek yerine dijital izlerin silindiğine, hastane kayıtlarının karartıldığına, kamu gücünün bazılarını korumak için kullanıldığına dair ağır gerçeklerle karşı karşıyayız. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in eşinin, oğlunun, polislerin ve kamu görevlilerinin soruşturma kapsamında tutuklanması sıradan bir gelişme değil. Soruşturma kasten öldürme, cinsel saldırı, delilleri yok etme, suçluyu kayırma gibi vahim durumları kapsıyor. Bu tablo aynı zamanda Süleyman Soylu döneminin özetidir. Bu dönem bütünlüklü olarak mercek altına alınmalıdır. Devlet gücünü kullanarak suç işlediği ya da suçun üstünü örttüğü iddia edilen her kimse hesap vermelidir. Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman, İpek Er, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz ve niceleri. Bu kadınların her birinin hikayesi aynıdır, erkek egemen düzen tarafından yaralanmış hayatlar. Şiddet gören, kaybedilen, adalete ulaşmayan, ulaşamayan her kadın biraz Gülistandır, biraz İpek’tir, biraz Rojin'dir. DEM Parti ve kadın Meclisimizle beraber dün olduğu gibi bugün de Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve bütün katledilen kadınların davalarını sonuna kadar takip edeceğiz. “Kadın, Yaşam, Özgürlük / Jin, Jiyan, Azadî” felsefemizden asla ödün vermeyeceğiz. 

Tarihe Dersim'in Kayıp Kızları olarak geçen acılar şimdi kayıp Gülistanlarda zuhur buluyor

Gülistan Doku'nun durumu Dersim'de yaşanan üstü örtülmüş birçok konuyu bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Dersim Katliamından bu yana devletin bu bölge üzerindeki asimilasyon politikaları hiç eksilmedi; şekil değiştirdi, artarak devam etti. Dersim'de dil ve inanç üzerindeki baskılar çeşitli biçimlerde devam ediyor. Dersim'in mahalleleri, sokakları, inanç merkezleri, doğası, yani her hücresi kimliksizleştirme, apolitikleştirme, Alevi inancını tahrip etmek üzerinden ağır bir şekilde etki altına alınmaya çalışılıyor. Gülistan Doku davasında görüldüğü gibi çeteleşme faaliyetleri bu amaçla Dersim'de yoğunlaşmış durumda. Bunun ucu dönemin valisi, polisi, doktoru, kolluk kuvveti ve memuruyla filan sınırlı değil. Bunun ucu biraz önce ismini zikrettiğimiz bakana kadar ve orada bu karanlık işlerin örgütleyicisi olan çetelere, devletin içindeki karanlık çetelere kadar uzanmaktadır. Bizler bunu kabul etmiyoruz. Bunun da asla izleyicisi olmayacağız. Dersim, Alevilerin önemli inanç merkezlerindendir. Sola ve yurtseverlere gönlü bolca ev sahipliği yapmış bir kentimizdir. Yaşanmış acılar hafızalarda dipdiri duruyor. Tarihe Dersim'in Kayıp Kızları olarak geçen acılar şimdi kayıp Gülistanlarda zuhur ediyor. Bu bölgeye verilen zararları hep birlikte güçlü bir örgütlülükle geri püskürtmek gibi bir görev ve sorumluluğumuz var. Buradan Türkiye'deki bütün demokrasi güçlerine ve Dersim'deki yurtsever, devrimci, sol, sosyalist bütün demokrasi güçlerine sesleniyorum: Gücümüzü birleştirmeliyiz, daha çok örgütlenmeliyiz ve Dersim’de bu karanlık güçlere karşı demokratik mücadelemizi en güçlü şekilde yürütmeliyiz. Onlara demeliyiz ki Dersim'den derhal elinizi çekin!

Devletin sorumluluğunu çocukların üzerine atan bir yasa 

Meclis’te son derece önemli bir konu görüşülüyor, çocuklara dair bir yasa teklifi Meclis’in gündeminde. Bu teklif çocukları korumuyor ne yazık ki, onlara daha uzun süreli hapis cezaları getiriyor. Yoksulluğu, çocuk işsizliğini, eğitimsizliği, istismarı görmüyor bu yasa. Devletin sorumluluğunu adeta çocukların üzerine atan bir yasa. Çocukların neden okulda değil de fabrikada, tarlada ya da sokakta olduğunu konuşmadan cezayı ağırlaştırmak istiyorlar. Bu adalet değil. Son 6 ayda 36 çocuk iş cinayetinde yaşamını kaybetti. Suçun kökeninde bireysel bir yönelim değil, toplumsal bir hakikat yatar. Sosyolojisi ve psikolojisi büyük oranda da sınıfsallıktan gelir. Çocukluk denen hakikati görmezden gelip popülist düzenlemelerle günü kurtarmak gelecek nesillere karşı çok büyük bir vebaldir.

Çözüm, çocukları suça sürükleyen kök nedenleri ortadan kaldırmaktır 

Türkiye'de çocuk yaşta akranlarını hayattan koparan cinayetler gerçekleşmedi mi? Gerçekleşti. Doğrudur. Tanıklık ettik bunlara. Kesinlikle başta aileleri olmak üzere, bütün toplum için, bizler için bu çok büyük bir acı. Telafisi zor bir acı. Bunun farkındayız. Bu ailelerin acısını kalbimizde hissediyoruz. Bu ailelerin acısını yürekten paylaşıyoruz. Ancak bunun çözümü çocuklara daha fazla ceza yağdırmak değil, çocukları buna sürükleyen kök nedenleri ortadan kaldırmaktır. Okul, eğitim, oyun alanı ve güvenli bir hayat sağlayarak çocukların suç işlemesinin önüne geçilebilir. Burada devlete ve topluma çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bakın, değerli halkımız, DEM Parti olarak tam da bu yüzden Meclis’e bir kanun teklifi sunduk. Çocuk Bakanlığı kurulsun, çocuk hakları tek çatı altında korunsun ve çocuklara yönelik ihlaller engellensin dedik. Ümit ediyoruz ki şimdi Genel Kurula gelecek olan bu yasa bu şekliyle değil önerdiğimiz düzenlemeler çerçevesinde geçer. Biz bunu başarabilirsek çocuklara büyük bir iyilik yapmış oluruz, toplum için hayırlı bir iş yapmış oluruz. Buradan bir kez daha bütün milletvekili arkadaşlarıma sesleniyorum: Bu yasaya el kaldırırken gözden geçirin. Çocukları koruyan, çocukları suça iten sebepleri ortadan kaldıran bir çerçevede çıkması için elinizi taşın altına koyun.

Siyasi partilerin çerçeve yasanın çıkması için elini taşın altına koyması son derece önemlidir 

Süreçle ilgili ne oldu, yasayla ilgili ne oldu, çerçeve yasa çıkacak mı çıkmayacak mı? Herkes bu beklenti içinde şu an. Şu anda yanıtı en çok beklenen soru bu. Buradan şunu ifade etmeliyim. İki yıldır bir süreç yürüyor ve bu süreçle ilgili üzerinde en çok konuşulan konu şu an ne? Çerçeve yasa. Bildiğiniz üzere Sayın Öcalan'la tam iki ay boyunca heyetimiz görüşememişti. 20 Temmuz'da heyetimiz İmralı'ya gitti. 21 Temmuz'da Sayın Numan Kurtulmuş bizleri grubumuzda ziyaret etti ve diğer partilere de ziyaretler gerçekleştirdi. Yasa taslağının Meclis kapanmadan geleceğine dair bilgiyi bizimle paylaştı. Çerçeve yasa için artık son düzlüğe girilmiş durumda. Bu tüm Türkiye'yi ilgilendiren bir konu. Dar polemikçi, birbirini yıpratan bir sürece dönüşmemesi için de herkesin büyük bir sorumlulukla davranması gerekiyor. Her siyasi parti bu konuda elbette ki farklı düşünüyor olabilir. Bundan daha doğal da bir şey yoktur. Ama ortada bir mesele var ki Kürt meselesi. Bir asırdır şiddetle ve inkarla çözülmeyen, çözülemediği de apaçık ortada olan bir mesele. Bütün siyasi partilerin bu tarihsel sorumlulukla hareket ederek barışın kapısını açacak bir yasanın çıkması için elini taşın altına koyması son derece önemlidir. 

Ortak eşit yaşam hukukla tanımlanınca ve yasayla somutlaşınca hakiki olur 

Sayın Öcalan da son yapılan görüşmede 27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalma iradesini ve kardeşlik hukukunu gözeten yasal bir zeminin gerekliliğini bir kez daha vurguladı. “Dar ve günü kurtaran yaklaşımlardan çıkılmalı, yasa yeni bir dönemin ve sayfanın başlangıcı olmalıdır” diyor. Sayın Öcalan'ın bu yaklaşımı on yıllardır süren çatışmaların bitirilmesi, hukuki ve yasal adımların atılması bakımından tarihi ve muazzam bir zemini ortaya koyuyor. Bu yaklaşımın özü açık ve net: Ortak eşit yaşam hukukla tanımlanınca, yasayla somutlaşınca hakiki olur. Kürt meselesinin demokratik çözümü devletin sürekli ertelediği bir dosya olmaktan çıkarılmalıdır. Kürtler bugüne kadar hep inkar edildi, hep yok sayıldı. Dilleri yok sayıldı, varlıkları yok sayıldı, isimleri yok sayıldı. Bugünse Kürtler ve dostları, toplumsal barışı inşa etmek için çaba harcayan bir seviyeye gelmiş durumda, müzakere eden güçlü bir seviyeye gelmiş durumda. Bu mücadeleye omuz vermek siyasi, toplumsal ve insani bir görevdir. Gelin, hep birlikte bu çabada ortaklaşalım. Gelin, yola hep birlikte revan olalım.

Çerçeve yasadan beklenen barışın yönünü günlük siyasetin rüzgarına bırakmaması

Değerli Türkiye yurttaşlarına, değerli halklarımıza, aynı zamanda bu süreçteki muhataplarımıza da bu konuda seslenmek isterim. Dönüş meselesi dar yorumlanmamalı. Dönüş, sınırların kapısından geçmekten ibaret değildir. Son günlerde çok konuşulan Odesa Destanında ifade edildiği gibi, eve varmak ile eve dönmek aynı şey değildir. Dönüş; sürgündekinin ülkesine, cezaevindekinin ailesine, KHK’linin ihraç edildiği mesleğine, kayyımla iradesi alınan halkın ve seçilmişin belediyesine, yargılananların siyasal hayata dönmesi demektir. Yani topluma dönüş, işe dönüş, söze dönüş, memlekete dönüş, toprağa dönüş. Gerçek barışın coğrafyası da buradan ve böyle başlar. Bu bağlamda çerçeve yasadan beklenti nettir: Bugünün geçişini düzenlerken yarının demokratik düzenini güvenceye almak, barışın yönünü günlük siyasetin rüzgarına bırakmamak. Şunu da belirtmeliyim. Bu süreç İmralı'da Sayın Öcalan tarafından yürütülüyor. Çerçeve yasa bunu yok saymadan, ortaklaşılmış bir formülü içermelidir. 

Çerçeve yasanın içeriği bir mutabakatla çıkmalı ki pratikte karşılığı olsun

Bu yasada Sayın Öcalan'ın bu süreci ileriye taşıyabilmesinin olanakları açılmalıdır. Yani özgür yaşama ve çalışma koşullarının artık acilen hayata geçmesi lazım. Hiç vakit kaybetmeksizin bu haftadan, bugünden itibaren gazeteciler, siyasetçiler, hukukçular, kadın örgütleri, demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri, toplumun farklı kesimleri, herkes İmralı'ya gidebilmeli ve Sayın Öcalan'la görüşebilmeli. Heyetimizin son İmralı ziyaretinde oluşan mutabakat olduğu gibi yasaya yansımalı. Bakın, bunun altını bir kez daha çiziyorum. Üzerinde konuşulan, ortaklaşılan her şeyin bu yasaya yansıması lazım. Çerçeve yasanın kapsamı, içeriği bir mutabakatla çıkmalı ki pratikte karşılığı olsun, kağıt üzerinde kalmasın. Hiçbir şey oldubittiye getirilmemeli, yeni sürprizlerle de bu süreç uzatılmamalı.

Önemli olan şey farklılıklarımıza rağmen toplumsal barış paydasında buluşabilmektir 

Türkiye siyasi tarihinin en ağır eşiklerinden birindeyiz şu an. Bu süreçte birçok kesimin farklı duygu ve düşüncesi var. Olmaması da mümkün değil. Önemli olan farklılıklarımıza rağmen, bu süreci değerlendirme biçimimize rağmen toplumsal barış paydasında buluşabilmektir. Şu hakikatler bir an bile aklımızdan çıkmaz, çıkamaz da. Halkların iradesi tanınmadan demokrasi kurulamaz. Adalet ertelenerek barış inşa edilemez. Hukuk herkese işlemeden cumhuriyet tamamlanamaz. Bu devasa bir süreçtir. Bu süreci örmek, siyasal ve toplumsal bir mücadeleyi adım adım büyütmekten geçer. Çerçeve yasanın çıkması bu tedrici gelişmenin bir basamağıdır, yeni bir aşamanın başlangıcıdır. Buradan barış, demokrasi, özgürlük, hak, adalet, hukuk mücadelesi yürüten bütün öznelere sesleniyorum: Savunduğumuz bütün bu değerlerin bu ülkenin bir yönetim biçimine dönüşmesi için ortak mücadelemizi daha güçlü bir şekilde yürütmeliyiz. Ülkenin içinde bulunduğu ağır baskı koşullarından kurtulmanın yolu, en geniş yelpazede bir demokrasi cephesini örgütlemek ve mücadele yürütmekten geçer. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin ve doğanın kurtuluşu buradan geçer. Alevilerin, Kürtlerin, inkar edilen bütün farklı halkların ve inançların kurtuluşu buradan geçer.

Kongremizde kararlılığımızı ve etkinliğimizi daha ileri bir seviyeye taşıyacağız

Büyük Kongremizin yol haritası da emin olun ki buradan besleniyor. DEM Parti olarak kongremize giderken, demokratik mücadeleyi büyütmek ve derinleştirmek konusundaki kararlılığımızı ve etkinliğimizi daha da artıracak ve daha ileri bir seviyeye taşıyacağız. Kongre hazırlığı kapsamında il konferanslarımız bitti, bölge konferanslarımız devam ediyor. Akabinde de merkezi konferansımızı gerçekleştireceğiz. Birçok kesimle bu konuları daha detaylı bir şekilde tartışmak üzere çalıştaylarımız da gerçekleşiyor. Demokratik toplumu inşa etmek için en geniş yelpazede büyük bir cesaretle tartışıyoruz. Kararlılıkla ve umutlu adımlarla yol alıyoruz. 86 milyon yurttaşımız bu coğrafyada eşit, özgür ve adil bir düzende yaşayana dek mücadelemizin devam edeceği bilinciyle kongremizi örgütlüyoruz. Bu anlamda hepimize çok ama çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Kongremize giderken başta barış gündemi, adalet gündemi, özgürlükler gündemi olmak üzere bu ülkenin temel gündemleri bizim de temel gündemimizdir. Biz bunun hazırlıklarını, bunun mücadelesini, alternatif yönetim biçimlerini ortaya koyan bir kongre hazırlığı içindeyiz. Burada hepimize çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Ben hepimize yolumuz açık olsun diyorum. Hızır yar ve yardımcımız olsun. Hepimize başarılar diliyorum.

28 Temmuz 2026