Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları'nın Evrensel'e verdiği röportaj:
1 Mayıs’a gidilirken Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları; sendikaların tutumu, derinleşen enflasyon ve barış sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Gazetemiz Evrensel’e konuşan Hatimoğulları, işçi sınıfının Türk-Kürt ayrımı üzerinden bölünmesine karşı “birleşik mücadele” vurgusu yaparak; iktidar ve sermayenin “böl, parçala, yönet” politikalarına dikkat çekti.
Hatimoğulları, çözümün ortak örgütlenmeden ve birlikte mücadeleden geçtiğini belirterek 1 Mayıs’ın tüm ezilenler için birleşik mücadelenin en güçlü ifadesi olduğunu söyledi.
1 Mayıs’a çağrı yapan Hatimoğulları, “1 Mayıs işçinin, emekçinin mücadele günü; aynı zamanda bütün ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadele günüdür. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanında alanlarda olacağız. Ekmek, barış ve adalet için 1 Mayıs alanlarını dolduralım” dedi.
İşçi sınıfının en büyük örgütlü gücü olması bakımından Türk-İş başta olmak üzere konfederasyonlar 1 Mayıs’ta birleşik mücadele talebinin dışında davranıyor. Siz de sık sık birleşik mücadele çağrısı yapıyorsunuz. İşçi konfederasyonlarının bu tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?
1 Mayıs bütün ezilenlerin ve sömürülenlerin ortak mücadele günüdür. Ancak iktidar ve sermaye “böl, parçala, yönet” politikasıyla bu kesimleri ayrıştırmak istiyor. Çünkü bu kesimlerin yan yana gelmesi hem iktidarları hem de sermaye düzenini sarsacak büyük bir güçtür. O yüzden sistem tarih boyunca emekçileri bölmeye çalışmıştır.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun hem kendi üyelerine hem de işçi sınıfına karşı daha büyük bir sorumlulukla hareket etmesi gerekir. 1 Mayıs kutlamalarında siyasi ve ideolojik bölünmelerin yeri olmamalıdır. Hakikattir ki hangi siyasi partiye yakın olursanız olun; işçi sınıfı, emekçiler, açlar ve yoksullar aynı acıyı ve yoksulluğu çekiyor. DEM Parti olarak her zaman birleşik bir mücadeleden yana olduk. Herkes ortak mücadeleyi bölen değil, birleştiren bir pozisyonda olmalıdır.
1 Mayıs ile ilgili yayımladığınız genelgede de ortak mücadele vurgusu öne çıkıyor. Bu hedefi 1 Mayıs alanlarında gerçekleştirmek için partinizin ne tür çalışmaları ve temasları oldu?
DİSK, KESK, TMMOB ve Türk Tabipleri Birliği’nin çağrısıyla Kadıköy’de gerçekleşecek mitingde olacağız. Biz bütün sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin, farklı ideolojilere sahip olan kesimlerin bu birleşik mücadelenin içinde olmasını önemsiyoruz.
Türkiye’nin her yerinde emek ve demokrasi güçleriyle birlikte mitinglerde olacağız. Çalışmalarımızın bir ayağını da parlamentoda örmeye çalışıyoruz. Bu ay salı günleri Meclis grubumuza çok yoğun işçi ve emekçi ziyaretleri oluyor, grup toplantılarımıza katılımlar gerçekleşiyor. İnşaat sektöründen kâğıt toplayıcılarına kadar her kesimden işçiler; sendikalarıyla, örgütleriyle birlikte grubumuza geliyor. Parlamentoda grubu bulunan bir siyasi parti olarak bizler de, emeğin hakkı için sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışıyoruz. Tabii bizler sadece Parlamentoda değil, bulunduğumuz tüm alanlarda emek mücadelesini sürdürüyoruz.
“Silahların sustuğu bu dönemde işçilerin ve emekçilerin örgütlenmesini büyütmeliyiz”
Kürt illerindeki işçi ve emekçilerin 1 Mayıs kutlamalarına katılımları genellikle zayıf kalıyor. Bölge işçi ve emekçilerinin örgütlenme düzeyi de Türkiye genelinin altında seyrediyor. Bir buçuk yıldır devam eden Kürt sorununun çözümü sürecinin barışla neticelenmesi bu tabloya nasıl yansıyacak?
Türkiye’de uzun yıllardır devam eden Kürt sorununu ne yazık ki iktidarlar ve sermaye güçleri kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar. Sınıfı ve emekçiyi bölen bir unsura çevirmek istediler. Kürt sorununa bir “terör yaftası” vurarak, bütün Kürtlere bir “terör etiketi” yapıştırarak bir ayrıştırma yarattılar.
Motosikletli kurye işçilerinin direnişleri başladığında Türk işçiler ve Kürt işçiler birlikte mücadele etti. Daha sonra “Bunları teröristler örgütlüyor,” diyerek motosikletli kurye işçilerinin eylemlerini Türk ve Kürt ayrıştırması üzerinden bölmek istediler. Türkiye nüfusunun üçte biri Kürtlerden oluşuyor. Çok büyük bir emek gücü Kürtlerden gelmektedir.
Kürt kardeşlerimiz ile Türklerin ve bütün halklardan işçilerin, emekçilerin ortak bir örgütlenmeye ihtiyaçları var. Sendikalarda ve emek örgütlerinde ortak örgütlenmeye ihtiyaç var çünkü sorunları aynıdır. Patron işçinin maaşını vermediği zaman bunu Türk veya Kürt ayrımı yaparak yapmıyor; parayı komple vermiyor. Dolayısıyla bu ayrıştırmaya karşı güçlü bir ortak bilinç ve bu bilincin örgütlenmesi lazım.
Özellikle Sayın Öcalan’ın gerçekleştirmiş olduğu Barış ve Demokratik Toplum çağrısında şunun altı özel olarak çizilmiştir: Bu çağrıyla Türkiye’de Kürt sorununu artık siyasi ve hukuki bir zemine taşımayı başarabilirsek silahlar temelli susmuş olur. Silahların temelli sustuğu bir yerde işçi, emekçi, kadın ve gençlik örgütlenmelerinin önü daha fazla açılır. Kürt coğrafyasında da emek mücadelesinin daha rahat ve çok daha güçlü bir şekilde verilmesinin önü açılabilir. Bu bakımdan yapılan bu çağrıyı; işçi, emekçi ve yoksullar cephesinden, bütün toplumsal hareketler açısından böyle okumamız gerekir.
Kürt illerinde 1 Mayıs kutlamalarının ve emek mücadelesinin çok daha güçlü bir şekilde savunulması ve kitlesel bir kimliğe kavuşması Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi olarak önemli hedeflerimizden biridir. Özellikle silahların sustuğu bu dönemde işçilerin ve emekçilerin örgütlenmesini daha fazla büyütmemiz gereken bir döneme giriyoruz. Bu alandaki örgütlenmeler; toplumun kendisinin örgütlenmesini, taleplerini haykırmasını ve sonuç alıcı eylem hattını inşa edebilmesini içermektedir. İnanıyorum ki burada emek verdikçe çok daha güçlü sonuçlar elde edebiliriz.
Ez cümle; işçileri, emekçileri ve yoksulları Türk-Kürt şeklinde bölmelerine asla izin vermemeliyiz.
DEM Parti, emek siyasetini kimlik siyasetinin önüne çıkaramıyor eleştirilerine maruz kalıyor. Bu eleştiri için neler söylersiniz? Partinizin bu konuda yürüttüğü siyaset neden görünür olmuyor ve partiniz bölgedeki emek mücadelesinin gelişmesi için nasıl bir politika izliyor?
Türkiye’nin şu anki başat sorunlarından biri olan ekonomik krizle mücadele etmek; işçinin, emekçinin ve yoksulun hakkını savunmak bu topraklarda siyaset yapma niyetinde olan herkesin asli görevlerinden birisidir. Dolayısıyla biz hem Kürt halkının kimlik mücadelesinin adresiyiz hem de Türkiye’nin seksen altı milyon yurttaşını ilgilendiren, özellikle işçi, emekçi ve yoksul kardeşlerimizi etkileyen bu derinleşen ekonomik krize karşı mücadelenin öznesiyiz. Dediğim gibi, bölgede kimi engeller veya yetersizlikler yaşanmıyor değil; hepsi mevcut. Bunları bu dönemde, özellikle Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla birlikte aşmak ve hakiki bir örgütlenmenin taşlarını döşemek için elimizden gelen her türlü çabayı göstereceğiz.
İşçileri ve emekçileri etnik grubuna göre bölmek isteyen sermaye düzenine karşı biz; işçilerin birliği ve halkların kardeşliğini savunan bir ilkeyle yolumuza devam ediyoruz.
“Tek çıkar yolumuz birleşik bir mücadele”
2026 yılının 1 Mayıs’ına giderken sizin de belirttiğiniz gibi geçim derdinden iş cinayetlerine kadar birçok sorunla karşı karşıyayız. DEM Parti olarak bu sorunların çözümü için nasıl bir yol haritası izliyorsunuz?
2025 yılında iki bin yüz beş emekçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetmiş. İki bin yüz beş insanın iş cinayetinde yaşamını kaybetmesi çok büyük bir rakamdır; bu ancak savaşlarda görülebilecek bir seviyedir. Bu rakam; iki bin yüz beş hayat, aile ve duygu demektir. Türkiye’de insanlar güvencesiz çalıştırılıyor; özellikle kadın emeği hiçe sayılıyor. Türkiye’de sermaye düzenini koruyan, işçinin güvenceli çalışmasını ve sağlığını hiçe sayan bir sistemin içinde yaşıyoruz.
Buna karşı yapılacak en önemli şey, işçilerin ve emekçilerin çok daha güçlü bir örgütlenme ile sendikal mücadele vermesidir. Örgütsüz bir işçi sadece kendi kendine dert yanabilir. Fakat işçilerin örgütlülüğü demek, Türkiye’de her şeyi değiştirebilmek demektir. İşçiler bir genel grev ilan etse, bir gün çalışmasa ülke durur. İktidarlar sermayeyi koruduğu için, sermaye de kazancını işçi emeğinin sömürüsü üzerine kurduğu için ne yazık ki bu sonuçlarla karşılaşıyoruz. Tek çıkar yolumuz güçlü bir örgütlenme ve birleşik bir mücadeledir.
Sendikacılar ve işçiler gözaltına alınıyor. Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen hâlâ tutuklu. Başaran Aksu birçok kez gözaltına alındı. İktidarın işçilerin hak mücadelesi karşısında zor gücünü artırmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidara ve sermaye düzenine bu konuda ifademiz nettir: İşçi sınıfını sanık sandalyesine oturtamazsınız. Hakkını arayan işçi sınıfı, emekçiler ve yoksullar suçlu değildir. Onlara suçlu muamelesi yapamazsınız. Bugün insanlar “Ben açım, ekmek param ve çocuğumun geleceği için mücadele ediyorum” diyorsa, bu insanların sesini bastıramazsınız/yok sayamazsınız. Onlar emek ve haysiyet mücadelesi veren, toplumun onurlu fertleridir. Bugün iktidar kolluk gücünü kullanarak, şiddet emri vererek sermayeyi koruyor. Kapitalist sistemi işçilere karşı savunuyor. Oysa burada korunması gereken işçidir. DEM Parti olarak emekçilere yapılan bu muameleyi asla kabul etmiyoruz. Parlamentoda onların sesi olmak için elimizden gelen her türlü çabayı sürdüreceğiz.
“Barış toplumsallaştıkça gerçek olma ihtimali doğar”
Süreçle ilgili iktidardan adım gelmemesi, özel yasa konusunda gelişme olmaması “iktidar oyalıyor” tartışmalarını büyütüyor. İktidar neden beklenen adımları atmıyor?
Barış sürecinin sağlıklı bir şekilde nihayete ermesini, konuştuğumuz tüm bu gündemler için çok önemli buluyoruz. Bu süreç, Türkiye’de işçilerin, emekçilerin ve yoksulların demokratik zemindeki mücadelesinin güçlenmesinin yolunu açacaktır. Kürt sorunu çözülürken toplumsal dinamiklerin daha güçlü bir örgütlülük içine girmesine kapı aralanacaktır. Ümit ediyoruz ki süreç sağlıklı ilerler ve bir yol kazasına uğramaz.
Basında sıkça sorulan “Süreç tıkandı mı?” sorusuna gelecek olursak; sürekli bir erteleme hali var. Süreçte aşırı bir yavaşlık, hatta bir durağanlık söz konusu. Biz bunun aşılması için çabalıyoruz fakat iktidar tarafında yeterli ivme yok. İktidar İran’daki gelişmeleri ve oradaki savaş ihtimalinin nasıl neticeleneceğini bekliyor. Daha önce Rojava’yı beklediler, şimdi İran’ı bekliyorlar.
Türkiye bu sorunu çözmeye odaklanmalı, bölge ülkelerindeki gelişmelere göre hareket etmemelidir. Tam tersine bölge bir “kaynayan kazan” haline dönüşmüş durumda. Yangın sadece İran’da değil, tüm bölgeyi sarmış vaziyette. Savaş yangını sınırlarımıza dayanmışken Kürt sorununda frene basmak yanlıştır. Stratejik olarak barışın bu topraklarda kalıcı bir şekilde tesis edilmesi benimsenmelidir. Ancak barış bize altın tepsiyle sunulmayacaktır. Barış toplumsallaştıkça, Türkiye’deki bütün kesimler barışı sahiplendikçe gerçek olma ihtimali doğar. Hiçbir iktidarın toplumsal bir basınç oluşmadan kendiliğinden adım atmayacağını biliyoruz. Barışın toplumsallaşması için daha fazla emek harcamamız gereken bir dönemdeyiz. Ümit ediyoruz ki bu konuda hep beraber tarihsel bir başarıya imza atabiliriz.
“1 Mayıs meydanı işçilere açılmalıdır”
Emek ve Demokrasi güçleri, Erdoğan iktidarının Taksim’i işçi ve emekçilere açması için her yıl girişimlerde bulunuyor ancak 2014’ten bu yana Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına kapatan Erdoğan bu konuda geri adım atmıyor. 14 Nisan’daki grup toplantınızda 1 Mayıs’ı da konu ederek Taksim çağrısı yapmış, “İktidarı Taksim sendromundan kurtulmaya çağırıyoruz,” demiştiniz. Erdoğan iktidarı Taksim sendromundan neden kurtulamıyor?
Taksim çok önemli bir direniş tarihine sahip. Özellikle 1977 1 Mayıs’ı; yüz binlerce işçi ve emekçinin katıldığı, büyük bir katliamın yaşandığı tarihsel bir gündü. O dönemde güçlü bir sınıf hareketi, sol ve sosyalist örgütlenmeler ile gençlik hareketi vardı. Bu katliam aslında bu yükselen mücadeleyi bastırmak için organize edildi ve 1980 darbesinin de taşlarını döşedi.
Bu nedenle 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması bizim açımızdan tarihsel bir anlam taşıyor. Taksim ve Kızılay gibi alanlar bilinçli biçimde kapatılıyor. Bu da mücadelenin görünürlüğünü engelleme amacını taşıyor. Ve biz buradan sizler aracılığıyla bir kez daha iktidara sesleniyoruz: Taksim sendromundan bir an önce kurtulun. 1 Mayıs’ın gerçekleşmesi için Taksim 1 Mayıs’a açılmalıdır.
Röportaj: Sevim Saylam
26 Nisan 2026
