Hatimoğulları: Sayın Öcalan sürecin hukuki zemini için çok yoğun çaba içindedir

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, şunları söyledi: 

Suriye’de Alevilere yapılan saldırı ve soykırıma karşı çıkmaya devam edeceğiz

Bugün Alevi kurumlarını karşıladık, bizi ziyaret ettiler. Hazırladıkları çok önemli bir çalışmayı bizimle paylaştılar. Ben bugün burada hem Ortadoğu’nun hem Türkiye’nin gündemleriyle ilgili yaşanan hengame içinde Alevi katliamını unutturmayan, bu karmaşa içinde Alevilerin katledilmesini ve işkence görmesini gündemde tutan, bunun için çalışma yürüten bütün kurumlarımıza teşekkür ediyorum.

Suriye’deki Alevi katliamına karşı dünyanın birçok kesiminde çok önemli çalışmalar yürütülüyor. Bireyler ve kurumlar bu konuda tepkilerini ortaya koyuyor. Suriye’de devam eden şiddet, baskı ve yıkım karşısında sessiz kalmayı reddeden Alevilerin, demokrasi güçlerinin ve sosyalistlerin imza kampanyası başlattığını biliyoruz. Türkiye, Avrupa, Amerika, Avustralya’dan yüzlerce kurumun imzasıyla başlatılan kampanyada, “Alevilere yönelik soykırımı durdurun” şiarıyla toplanan imzalar yarın TBMM’de yapılacak açıklamayla Meclis’e teslim edilecek. Yine aynı saatte İngiltere Parlamentosunun önünde basın açıklaması gerçekleşecek. Akabinde de hem BM’ye hem de AP’ye Alevi canlarımız ve birçok siyasi çevrenin imzasıyla oluşturulan rapor iletilecek. DEM Parti olarak bizler bu çalışmaların sonuna kadar yanındayız. Suriye’de Alevilere, Alevi kadınlara yapılan saldırılara ve soykırıma karşı çıktık, çıkmaya devam edeceğiz. 

2025 yılı boyunca Suriye’de çok sayıda Alevi, Dürzi, Hıristiyan, Kürt kadın ve kız çocuğu ciddi insan hakları ihlaline maruz kaldı. Kadınlar kaçırıldı, tıpkı Êzidî kadınların kaçırıldığı gibi. 21. yüzyılda kadınlar köle pazarında satıldı, satılıyor. Şimdi de 21 yaşında Tişrin Üniversitesi tıp öğrencisi Betül Alluş’un nasıl kaçırıldığına tanıklık ettik. Kaçırmakla kalmıyorlar, din değiştirmeye zorluyorlar. Zorla örtünmesi isteniyor. Böylece kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar. Ama ben Betül Alluş’un annesinin videosunu izledim. Bir annenin çığlığını, çocuğunu ararken neler yaşadığını ve neler hissettiğini o videoda capcanlı görüyorsunuz. Betül Alluş’un nasıl din değiştirmeye zorlandığına, o videonun nasıl zorla çekildiğine hep birlikte tanıklık ettik. Bu kürsüde daha önce de ifade etmiştik, bir kez daha ifade ediyorum. Betül Alluşları serbest bırakın. Alevi kadınları artık kaçırmaktan vazgeçin. İnsanlara işkence etmekten vazgeçin. Farklı dinden ve inançtan insanlara Suriye'yi bir katliam merkezine dönüştürmeyin. Ve elinizi Alevilerden çekin, çekin, çekin. 

Aleviler bu coğrafyada artık katledilmek istemiyor 

Değerli canlarımızın yürüttüğü çalışmada çok önemli ve somut talepleri var. Burada sizlerin huzurunda onların taleplerini bütün Türkiye ve dünya kamuoyuna duyurmak istiyorum. Alevi canlarımızın Suriye'de katledilmesinden vazgeçilmeli diyorlar. Alevi canlarımıza yönelik işten çıkarmalara ve kadınların, kızların, kaçırılmasına son verilmeli. Bununla ilgili Avrupa'daki bütün insan hakları örgütleri ve Türkiye'nin daha fazla devreye girmesi ve daha çok şey yapması bekleniyor. Türkiye'deki hükümetin Şam yönetimi ile yakın ilişkilerini hepimiz biliyoruz ve isterlerse bu konuda somut adımlar atacaklarını da biliyoruz. Biz de buradan AKP iktidarına sesleniyoruz. Bu konuda adım atın ve Şam yönetimine Alevi katliamı gerçekleştirmeye son vermesi konusundaki talebinizi resmi olarak bildirin. Yine daha önce de birçok kez gündeme getirdik ve Alevi canlarımız da bir kez daha talepte bulunuyor. Bağımsız bir gözlemci heyetinin oluşturulması ve Suriye’deki sahil kentlerine ziyaretlerin gerçekleştirilmesi, insani yardım koridorlarının oluşturulması ve cezaevlerinde Alevi canlara dönük devam eden işkence ve toplu ölümlerin durdurulması. Bu konudaki talepleriniz bizim de talebimizdir ve buradan bütün yetkililere, gerek Türkiye gerekse de uluslararası güçlere sesleniyoruz: Alevi canlara sahip çıkın, onları yalnız bırakmayın. Herkes üzerine düşen görev ve sorumluluğu yapmalı. Artık yeter. Aleviler bu topraklarda, bu coğrafyada artık katledilmek istemiyor. İnsanca, eşit yurttaşlar olarak yaşamak istiyorlar.

Nafaka kararıyla kadınların yaşamsal önemde güvencelerinden biri hedef alınmıştır 

Değerli halklarımız, Anayasa Mahkemesinin görevi hak ve özgürlükleri korumak, değil mi? Tanımlı görevi bu. Ancak nafakaya ilişkin son kararla kadınların yaşamsal önemde olan en temel ekonomik güvencelerinden biri hedef alınmış durumda. Bugüne kadar kadınların dişiyle tırnağıyla mücadele ede ede kazandıkları nafaka hakkına göz dikilmiş durumda. Bu karar öyle sehven boşlukta falan verilmiş bir karar değil. Yıllardır nafakayı hedef alan kampanyaların, çeşitli erkek gruplarının manipülasyonlarının ve iktidar çevrelerinde yükselen açıklamaların oluşturduğu siyasal atmosferin içinde alındı bu karar. Topluma aynı yalanlar tekrarlandı. Sanki milyonlarca kadın, ömür boyu yüksek nafaka alıyormuş gibi sahte bir tablo çizildi. Oysa gerçek bu değil. Gerçek bambaşkadır. Nafaka alan kadınların büyük çoğunluğu çok düşük miktarda nafaka alıyor ve bazen erkekler kesiyor, vermiyor kadınlara bu nafakayı. Tartışmaya açtıkları yoksulluk nafakası erkeği mağdur eden değil, kadınların yaşadığı derin eşitsizliği gidermeyi amaçlayan bir mekanizmadır. Bu hakkı sanki bir haksız kazançmış gibi lanse etmeye çalışarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bunu kabul etmiyoruz. Bu bir kadın düşmanlığıdır. Bu yalnızca bir ekonomik hakkın gasp edilmesi değildir. Türkiye'de kadın yoksulluğu derinleşirken, kadınların istihdama katılımları sınırlandırılırken, her gün birçok kadın erkekler tarafından katledilirken nafaka hakkının elimizden alınması kabul edilebilir bir şey değildir. Nafaka hakkı az da olsa kadınların bir yaşam güvencesi. Bu nedenle nafakaya dönük her saldırı, kadınların ekonomik bağımsızlığına olduğu kadar, kadınların kazanılmış haklarına yönelik bir saldırıdır da. Nafakayı sınırlandırmak adil değildir. 

Kadınların ve insanların temel haklarını asla pazarlık konusu yaptırmayacağız 

Aynı yaklaşımların ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirildiği yargı paketlerini görüyoruz. Şimdi 12. Yargı Paketi gündemde ve çocuk haklarını esas alan koruyucu ve onarıcı politikaların yerine daha ağır cezaları ön plana çıkarıyorlar. LGBTİ+’ların varlığını ve haklarını hedef alan düzenlemeler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini büyütecek şekilde getirilmeye çalışılıyor. Bu, temel insan haklarına aykırıdır ve kabul edilemez. Kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların haklarını koruması gerekirken AYM ne yapıyor biliyor musunuz? Söz konusu özgürlükler ve haklar olduğunda karar almada ya oyalayıcı davranıyor ya da aleyhte karar veriyor. Aleyhteki kararı da maşallah o kadar hızlı kararlaştırıyorlar ki inanılmaz bir hızla çalışıyorlar. Bu konuda bizim DEM Parti olarak sözümüz nettir. Kadınların kazanılmış hakları, insanların temel hakları asla pazarlık konusu değildir. Biz kadınlar başta olmak üzere haklarımızı asla pazarlık konusu yapmayacağız, yaptırmayacağız. Biz kadınlar haklarımızdan dün de vazgeçmedik, bugün de vazgeçmiyoruz, yarın da vazgeçmeyeceğiz. “Kadın Yaşam Özgürlük / Marra Haya Hurriye / Jin Jiyan Azadî” şiarıyla yaşam mücadelesini en örgütlü şekilde yürütmeye devam edeceğiz. “Jin Jiyan Azadî” demeye devam edeceğiz.

Gelir adaletsizliği, emek sömürüsü ve ağır sosyal yıkımla Türkiye uçurumdan yuvarlanıyor 

Türkiye’de çok derin ve zaten her bir yurttaşımızın kendi hanesinde yaşadığı bir ekonomik kriz söz konusu. Derin gelir adaletsizliği, açık emek sömürüsü ve ağır sosyal yıkımla uçurumun kenarında değil Türkiye, uçurumdan şu an aşağı yuvarlanıyor. İktidar büyüme masalları anlatırken milyonlar her sabah daha yoksul uyanıyor. Aynı iktidarın “şahlanıyoruz da şahlanıyoruz” diye toplumu ajite etmeye çalıştığı sözler TÜİK'in makyajlı rakamlarını, mutfaktaki yangını, pazardaki çaresizliği ve tencerenin kaynamayan halinin üzerini örtmeye yetmiyor artık. Bugün Türkiye bir avuç azınlığın servetine servet kattığı bir ülke haline gelmişken milyonlarca insan açlık, açlık, açlık diye bağırıyor. Bu düzenin gerçeği hem rakamlarda hem sokaklarda apaçık ortadadır. Türkiye'de her on kişiden altısı borçlu, ikisi açlık sınırının altında yaşıyor. Ne yazık ki Türkiye'yi bu tabloya mahkum ettiler. Sadece 2026'nın ilk üç ayında icra dairelerine her gün ortalama 26.000 yeni dosya geliyor. 26.000 yurttaşımız her gün icralık oluyor demek bu. İcralık yurttaşlarımızın sayısı 4.271.000. Bu tablo, bu rakamlar soğuk rakamlar değil. Bunlar açlığın, yoksulluğun, kira ödeyememenin rakamı; emeklinin maaşının kiraya ve yemeğe yetmemesinin rakamı. Yani yaşamın ve açlığın ta kendisi bu rakamlar. Bugün aramızda Tekirdağ'dan yoldaşlarımız var. Tekirdağ, Türkiye'de sanayinin gelişkin olduğu kentlerden biri. Sanayinin gelişkin olduğu yer demek normalde daha fazla istihdam alanı, daha fazla insanın çalışması demektir. Fakat Tekirdağlı kardeşlerimiz, yoldaşlarımız çok iyi biliyor ki sanayinin geliştiği kentlerde emek sömürüsü de işçi ve emekçinin sömürülmesi de işsizlik de tavan yapıyor. Aynı zamanda doğanın kirletildiği bir yerdir Tekirdağ. Kontrolsüz sanayi atıkları sebebiyle Ergene Nehri can çekişiyor şu anda. Trakya'nın bereketli topraklarında sudan ve temiz havadan mahrum olan yurttaşlar su hakkı, temiz hava hakkı talep ediyorlar. Emeklerinin hakkını talep ediyorlar.

İktidar ekonomi politikalarıyla hububatta bile Türkiye’yi dışa bağımlı hale getirdi

Türkiye gıda enflasyonunda açık ara bütün ülkelerin önüne geçmiş durumda. Dünyada gıda enflasyonunda Türkiye 4. sırada. AB ve OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bir tarım ülkesi olarak Türkiye'de çiftçi borçlu, çiftçi üretemiyor. Çiftçi hacizle, pahalı mazotla, pahalı gübreyle, tohumla karşı karşıya ve ürününü doğru düzgün satamıyor. Arpanın alım fiyatı belirlendi. Geçen seneye göre sadece %15, buğdaya ise %22 zam reva görüldü. Peki Konyalı ne yapsın, Urfalı ne yapsın, Yozgatlı ne yapsın? Yani buğday üreticisi, arpa üreticisi ne yapsın? Üreticiyi korumak değildir bu rakamlar. Bunlar toprağı sahipsiz bırakmak, ekinsiz bırakmak demektir. İktidarın belirlediği bu rakamlar sadece çiftçiye sahip çıkmamak demek değildir ki. Senin, benim, bütün yurttaşların pahalı ekmek yemesi, pahalı makarna yemesi demektir bu rakamlar. Bizi buğdayda, hububatta Rusya'ya, Ukrayna'ya bağımlı kılmak demektir. Oysa hepimiz çok iyi biliyoruz ki Urfa'nın, Konya'nın bereketli toprakları pekala bütün Türkiye'nin hububat ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Ama ne yazık ki bu iktidar, uyguladığı ekonomik politikalarla Türkiye'yi hububatta bile yurt dışına bağımlı hale getirdi.

Bu kara tablo karşısında toplum olarak örgütleneceğiz 

Bu tablo çok kara. Ama biz bu kara tablo karşısında evde oturup kara kara düşünecek de değiliz. Toplum olarak örgütleneceğiz, toplum olarak sesimizi yükselteceğiz. İşçiler, emekçiler daha güçlü örgütlenecek; yoksullar, emekliler daha güçlü örgütlenecek ve seslerini daha güçlü duyuracak ki hep birlikte sonuç alalım. Doruk Maden işçileri çok önemli bir direnişe imza attı. Büyük bir direniş, büyük bir cesaret ve bilinçli bir örgütlenmeyle; şayet örgütlenirsek, şayet demokratik haklarımızı kullanırsak, demokratik zeminde eylem ve etkinliklerimizde ısrarcı olursak, bir dayanışma ağı örersek nasıl haklarımızı koparabileceğimizi gösterdiler. Sizlerin huzurunda bir kez daha Doruk Maden işçilerinin direnişini selamlıyoruz, başarılarının devamını diliyoruz.

CHP’ye mutlak butlan kararı demokratik siyasetin yeniden dizayn edilme örneklerinden biridir 

Türkiye sadece derin bir ekonomik krizin içinde değil, demokrasi krizinin de hukuk krizinin de dibini yaşıyoruz. Bu kürsüden çokça ifade ettik, bugün yeniden ifade etmek isterim. Cumhuriyet tarihi boyunca halk iradesi kimi zaman darbelerle, kimi zaman olağanüstü hukukla, kimi zaman yargı kararlarıyla baskılanmıştır. Zaman zaman sekteye uğratılmıştır. Bugün CHP'ye mutlak butlan kararı, demokratik siyasetin yeniden dizayn edilme örneklerinden biridir. Askeri vesayet rejimine karşı çıkanlar, şimdi oluşturdukları yeni bir yönetim zümresiyle, otoriter bir zümreyle vesayet rejimine dönüşmüş durumda. Böyle bir tablo içinde CHP ve mutlak butlan tartışması parti içi bir kriz, bir koltuk kavgası ya da güncel bir siyasi çekişme olmanın çok ama çok ötesindedir. Asıl mesele kimin nerede, hangi koltukta oturacağı ya da oturduğu değildir. Asıl mesele Türkiye açısından demokrasinin nereye oturacağıdır. Siyasal rekabet sandıkta mı kurulacak, mahkeme koridorlarında mı? Halkın, üyelerin, delegelerin, seçmenlerin iradesi mi esas alınacak; yoksa yargı eliyle siyaset yeniden mi dizayn edilecek?

Mutlak butlan kararı demokratik ve sivil alanı komple tehdit etmektedir 

CHP'ye mutlak butlan kararı, demokratik ve sivil alanı komple tehdit etmektedir. YSK kendi görevini ve yetki alanlarını gasp ettirmiştir. Anayasa’ya aykırı davranmıştır. Mahkemeler yetkilerini aşmıştır. Bunlar basitçe geçiştirilecek konular değildir. Demokrasinin az da olsa kalan kırıntılarının kalbine hançer saplanmıştır bu uygulamalarla. Yargıtay, yargı eliyle oluşan bu kaosu mutlaka çözmelidir, zamana yaymamalıdır. Siyasal sorunların çözüm adresi elbette ki mahkeme salonları değildir. Olamaz, olmamalı. Demokratik toplumlarda siyasi partilerin yönetimlerine, programlarına, geleceklerine mahkemeler karar vermez; üyeleri, delegeleri, seçmenleri karar verir. Ümit ediyoruz ki CHP'nin sorunları bu yaklaşımla çözüme kavuşur. DEM Parti olarak biz yıllardır aynı ilkesel noktadayız. Halkın iradesine yönelik her türlü müdahaleye net olarak karşıyız. Demokratik siyaset alanının daha fazla genişlemesini savunuyoruz. Demokratik cumhuriyetin inşasının mücadelesini veriyoruz. Barış ve demokratik toplum savunumuzun da bu mücadelenin temellerine dayandığını bir kere daha hatırlatmak isterim. Türkiye'nin 86 milyon yurttaşının karşı karşıya kaldığı bu antidemokratik uygulamalara karşı, demokrasiye ve adil hukukun üstünlüğüne inanan herkesin ortak bir mücadele yürütmesi dışında bir seçeneğimiz kalmamıştır. Barış için, demokrasi için daha fazla mücadele etmek durumundayız. Bu dönemin özel karakterine uygun olan iki cümle var ki o da barış ve demokrasi. Yani bizler barış ve demokrasi, barış ve demokrasi, barış ve demokrasi demeye; bunun mücadelesini sonuna kadar vermeye devam edeceğiz.

Ortak gelecek eşiğinin formülünü çerçeve yasayla bulabiliriz

Bütün Türkiye'nin yine merakla izlediği bir gündem var ki o da Barış ve Demokratik Toplum Süreci. Bu süreç şu an gerçekten son derece önemli bir eşikten geçiyor, bir karar verme eşiğinden geçiyor. Bu eşikte toplumun beklediği ve sürece ivme kazandıracak olan da yasal çerçevenin kendisidir. Çerçeve yasa bu sürecin teknik başlığı değildir. Barışı, hukuku, umudu güvence altına alacak ve tarihi ortak geleceğe bağlayacak olan en hayati eşiğin formülünü bulacağımız bir yasadır. Her bekleme ve belirsizlik hem toplumun hem de müzakereyi yürüten tarafların soru işaretlerini büyütüyor. Güven duygusunu zayıflatıyor. Sayın Erdoğan, “Süreci akılla, sağduyuyla, samimiyetle menzile ulaştırmada kararlıyız” demişti. Ardından da “Hayırlı işlerde çabuk olunmalı” demişti. O halde bu sözün gereği yapılmalı ve harekete geçilmeli. Yol alınmalı, mesafe katedilmeli. Bu süreç dar manadaki hiçbir hesaba, hiçbir taktik beklentiye sığdırılamaz, hapsedilemez. Çünkü bu süreç stratejiktir, tarihseldir, toplumsaldır. Bu nedenle de bu çerçeve yasa iktidarıyla, muhalefetiyle toplumun bütün kesimlerini kapsayan; paydaşları daraltan değil genişleten bir içerikte hazırlanmalı. 

Sayın Öcalan sürecin hukuki zemini için çok yoğun çaba içindedir 

Barış ancak toplumla kurulur. Demokratik toplum ancak sorumluluklarla inşa edilebilir. Fakat Meclis gündemine dönüp baktığımızda ne ile karşılaşıyoruz? Şimdi 12. Yargı Paketinin geleceğinden bahsediliyor. Edindiğimiz bilgilere göre bu paketin içinde genişleme yerine daralma, demokratikleşme yerine tam tersine demokratik hakların tırpanlanması var. Türkiye'nin asıl ihtiyacı, hakları ve demokrasiyi daraltan paketler değildir. Tam tersine hakları artıran, demokrasiyi genişleten paketlere ihtiyacımız var. Yani demokratikleşme yasalarına ihtiyacımız var. Son İmralı görüşmesinde Sayın Öcalan mevcut tıkanıklıkları ve gecikmeleri aşmaya dönük yeni bir formül ve yol haritası ortaya koymuştur. Sayın Öcalan sürecin hukuki zemini için çok yoğun bir çaba içindedir. İmralı Heyetimiz de geçtiğimiz hafta çeşitli temaslarda bulundu. AKP ile aynı zamanda bir görüşme gerçekleştirdi. Bu çerçeve yasa da AKP ile görüşüldü. Heyetimiz görüşmede özel yasanın bir an önce hayata geçmesi ve bunun sürece sağlayacağı ivme konusundaki görüşlerimizi AKP heyetine aktardı. Meclis kapanmadan bu yasanın çıkmasının ne kadar önemli ve elzem olduğunun altını bir kez daha çizdiler. Bizler de buradan bunun ehemmiyetinin altını bir kez daha çiziyoruz.

Çerçeve yasa demokratik sivil bir döneme geçişin zeminini oluşturabilmeli 

Çerçeve yasanın geniş ve kapsayıcı olması son derece önemli. Çatışmalı süreçten demokratik sivil bir döneme geçişin zeminini oluşturabilmeli. Kürt sorununu “terör ve güvenlik” isimli daireden çıkarıp barış, eşitlik ve kardeşlik zeminine kavuşturmalı. Çatışma süreçlerinin kök nedenini ortadan kaldırmak için bir geçiş sürecine hizmet edebilmeli. Bu yasa mutlaka hukuki sonuçlar üretmeli. Çerçeve yasanın kapsayıcı karakteri 86 milyona nefes aldıracak, barış çabalarını büyütecek bir ilk adım olarak görülmeli. İkinci adımda çerçeve yasayla birlikte sürecin kurumsallaşmasına doğru güçlü bir adım atılabilir. Barışın inşası için devreye alınacak gerekli mekanizmalar süreci öngörülebilir hale getirebilir. Kurumsallaşmış süreç de barışın sigortası olur. Üçüncü adımda barışın yaşamsal hale gelmesi için Sayın Öcalan'ın rolü ve konumunun mutlaka tanımlanması lazım. Bundan kaçınılamaz. Bu adımda, yani üçüncü adımda çerçeve yasanın hayata geçirilmesi, pozitif barış eşiğinin geçilmesi konusunda ciddi anlamda bir yol alınmış olur. Bu eşiği atlamak bizlerin elindedir, parlamentonun elindedir ama en önemli sorumluluk da iktidardadır. Çünkü bütün toplum biliyor ki yasanın çıkması için iktidarın öncelikle bu yasaya evet demesi gerekiyor. Çünkü çoğunluk kendilerinde. Parlamentodan çıkacak bir yasa için başta AKP olmak üzere Cumhur İttifakının artık elini taşın altına koyması lazım. Yasama sürecini bu anlamıyla başlatması lazım.

Toplumun umut ettiği barış için sesimizi daha gür çıkarmalıyız 

Toplumun %95'i barışın olması için canı gönülden duacı, istekli ve mücadele eder. Ancak süreç uzadıkça bu sürece dair soru işaretlerinin gittikçe katmerlendiğini de iktidar bilmeli. Bizler DEM Parti olarak sadece bugün barış demedik. Sadece bugün müzakere ve diyalog demedik. Biz çatışmaların en yoğun olduğu dönemde de müzakere ve diyalog kapılarını açabilmek için çalışma yürüttük. Barış demekten asla vazgeçmedik. Barış Anneleri bütün acılarına ve kayıplarına rağmen barışın mücadelesini vermekten bir an bile geri durmadı. Huzurunuzda bir kez daha verdikleri mücadeleyi buradan saygıyla selamlıyorum. Toplumun umut ettiği barış için sesimizi daha gür çıkarmalıyız, daha fazla sahiplenmeliyiz. Moralimizi, motivasyonumuzu, mücadele azmimizi bu süreçte acaba ne olacak beklentisiyle yavaşlatmayalım. Buradan asla ve asla bir negatif duyguya kapılmayalım. Biraz önce belirttim, biz savaşın ve çatışmanın en derin olduğu zamanda da barış dedik. Şimdi aynı moral ve motivasyonu daha ileri bir seviyeye taşımalıyız. Acaba ne olacak beklentisinden herkesin mutlaka çıkması lazım.

Barışın tesis edilmesi için asla bir adım geri atmadan yürüyeceğiz 

İnanıyoruz ki bu ülkede kadınlar, gençler, doğa ve insan hakları savunucuları, Aleviler, farklı halklardan ve inançlardan canlarımız barışın sesini kendi kulvarlarından daha fazla yükselttikçe bu iktidara adım attırabiliriz. Barış sesini farklı yerlerden yükselterek bir ortak bileşkeye çevirirsek barışa o zaman daha çok yaklaşırız. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Tarih bu eşikte barışı oyalayanları değil cesaret gösterenleri yazacaktır. Hep birlikte barışın tarihini kesinlikle bizler yazacağız. Barışın tarihini bilinçle, umutla, emekle, mücadeleyle, örgütlülükle yazacağız ve barışın mutlaka kazanmasını sağlayacağız. Barışın bu coğrafyada tesis edilmesi için bedeli ne olursa olsun asla bir geri adım atmadan ileriye yürüyeceğimizin sözünü de buradan bütün Türkiye yurttaşlarına veriyoruz.

13-14 Haziran'da İstanbul'da Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı gerçekleştirilecek

Bir grup aydın, yazar ve siyasetçinin çağrısıyla bu hafta sonu cumhuriyetin demokratik dönüşümü tartışılacak. 13-14 Haziran'da İstanbul'da gerçekleşecek olan Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansının Türkiye'nin demokrasi, barış ve ortak yaşam arayışını güçlendirmeye katkı sunacağına inanıyoruz. Otoriter değil demokratik cumhuriyet ufkunun inşa edilmesinin elzem olduğu bu süreçte aydınların, yazarların, sanatçıların böyle bir çalışmaya öncülük etmesi son derece önemli ve anlamlı. Bu bakımdan konferansın ortaya çıkaracağı tartışmaların ve önerilerin Türkiye'de barışın toplumsallaşmasına, demokratik dönüşüm arayışlarının güçlenmesine ve demokratik çözüm ufkunun genişlemesine katkı sunacağına yürekten inanıyoruz. Bu değerli girişimde emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Barış ve ortak geleceğe inanan tüm kesimlerin bu tartışmayı sahiplenmesi son derece önemli.

Demokratik cumhuriyete giden bütün yolları ardına kadar açmak için yola devam diyoruz

Değerli halklarımız, zor bir zamandan geçtiğimizin hepimiz farkındayız. Barışın ve demokratikleşmenin yolunun zorlu bir yol olduğunun; ince, uzun, aynı zamanda dikenli bir yol olduğunun hepimiz farkındayız. Ama biz bu yolu yürümeye kararlıyız. Tarih boyunca verdiğimiz emek, ödediğimiz bedel, bezendiğimiz bilinç, yürüttüğümüz mücadele, dökülen alın teri, verilen emek bu mücadelenin daha ileriye taşınması içindir. Barışı ve demokrasiyi bu topraklarda inşa etmek ve demokratik cumhuriyete giden bütün yolları ardına kadar açmak için yola devam diyoruz. Yolumuz açık olsun. Hızır, yar ve yardımcımız olsun. Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

9 Haziran 2026