Hatimoğulları: Silahlar yanıyorsa hukuk ertelenemez, demokratik siyaset kriminalize edilemez

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları, Barış ve Demokratik Toplum Sürecindeki gelişmelere ilişkin Genel Merkezimizde basın toplantısı düzenledi. Hatimoğulları, şunları söyledi: 

Değerli Türkiye kamuoyu, değerli basın emekçileri, sözlerime başlarken dün yitirdiğimiz Ahmet Telli’yi anmak isterim. Ahmet Telli dizelerine insanlığın ve doğanın sorunlarını taşıdı. Devrimci bir mücadeleyle, devrimci bir duyguyla yazdı şiirlerini. Hep gülen yüzüyle hatırlayacağız onu. Kendisini saygı ve minnetle anıyorum.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından tarihi bir günün yıldönümündeyiz

Bugün 11 Temmuz. PKK’nin silah yakmasının birinci yıldönümü. Bugünkü açıklamamız bugünün özgünlüğünde olacak. Demokratik Toplum Süreci açısından tarihi bir günün yıldönümündeyiz. Bu topraklarda barış için atılacak her adımın sınırları sadece Türkiye ile mahdut değildir. Bu sınırlar bütün Ortadoğu coğrafyasını kapsar, kapsayacak. Değerli Mehmet Uzun’un, Türkiye Barışını Arıyor Konferansındaki çok değerli sözlerini hatırlatmak isterim: Barış insanlığın yarattığı en önemli eserdir. Bunu Gılgamış’tan bu yana hep biliyoruz. Barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de. Çünkü barış harikulade bir insani metamorfozdur, harikulade bir insani değişimdir. Barış “ben” dediğimiz şeyin “öteki” haline gelmesidir.

Ötekini anlamak, onunla eşit ilişki kurmaktır 

Ötekini anlamak, onunla eşit ilişki kurmaktır. Barış, insana en çok yakışan erdemleri kendi içinde barındıran yepyeni bir kültür, bir terbiyedir. “Türkiye niçin bunlardan mahrum kalsın?” diye sorar Mehmet Uzun. Biz de buradan Mehmet Uzun’un sorusunu tekrarlıyoruz: Türkiye neden bunlardan mahrum kalsın? Türkiye toplumu olarak biz neden bunlardan mahrum kalalım? Türkler, Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkesler, Ermeniler, Pomaklar, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar, burada sayamadığım bütün halklar ve inançlar olarak bütün bunlardan neden mahrum kalalım?

Barış için atılacak adım büyük bir ciddiyet ve sorumluluk ister 

Dün Kadın Meclisi toplantımızı gerçekleştirdik. Bugün burada Parti Meclisimizi topladık, yarın da toplantımız devam edecek. Üç günlük tartışmalarımız süresince bunları konuşacak ve değerlendireceğiz. Kürt halkının ve toplumun tamamının bu süreçten beklentilerini değerlendireceğiz. Barışı toplumsallaştırmak için, barışı sonuca vardırabilmek için, bu toprakların büyük özlem duyduğu barışın ve demokratikleşmenin tesis edilebilmesi için daha neler yapabileceğimizi konuşup değerlendireceğiz. Değerli halklarımız, şu çok iyi bilinmeli ki barış için atılacak adım büyük bir ciddiyet ve sorumluluk ister. Barışı tesis edebilmek için barışa yürekten inanmak gerek. Bunun bir toplum stratejisine dönüşmesi çok önemlidir. Aynı zamanda toplumun bu stratejisini devletin görmesi, bilmesi ve buna uygun adım atması son derece önemlidir.

11 Temmuz’daki silah yakma töreni sıradan bir adım değildi

11 Temmuz 2025’te gerçekleşen silah yakma töreni sıradan bir adım değildi. O gün Süleymaniye’deki Casene Mağarasında Barış Anneleri, kadınlar ve gençlerle bir aradaydık. Bölgenin farklı ülkelerinden siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle birlikteydik. Dünyanın neredeyse her ülkesinden basın temsilcileri oradaydı. Bu tarihi ana hep birlikte tanıklık ettik. Barışa ve demokratik siyasete olan inancımız çok daha fazla büyüdü. Süleymaniye’de silah yakma törenine tanıklık ettikten sonra büyük bir umut ve inançla döndük. Ateş yakıldı ve silahlar ateşe atıldı. O ateş; ölümü, çatışmayı, şiddeti tarihe havale eden bir ateşti. Yaşamı kutsayan, barışı çağıran bir ateşti. O gün gördüğümüz şey açık ve netti: Silahlı dönem yerini demokratik siyaset dönemine bırakıyordu. 11 Temmuz’daki ateş insanlığın barış mirasına geçmiş olan kılıçları sabana çevirme düşüncesinin bu topraklardaki en somut haliydi. Dünyanın başka yerlerinde silahlar gömülürken, burada silahlar yakıldı. Bu, çatışma ve çözüm süreçlerine çok anlamlı bir armağandı. O gün yanan yalnızca silahlar değildi. Yıllardır barışı ve onurlu çözümü engellemek için öne sürülen mazeretler o gün yakıldı. Bu çok önemli. Silahlar sussun diyoruz ya silahlar sustu ve o mazeretler ortadan kalktı.

Silahlar yanıyorsa hukuk ertelenemez, demokratik siyaset kriminalize edilemez 

Kürt sorunu bir güvenlik duvarına hapsedilemez. Silahlar yanıyorsa hukuk ertelenemez, demokratik siyaset kriminalize edilemez. 11 Temmuz’un anlamı budur. Bundan sonra hiçbir anne evladını kaybetmesin; hiçbir genç çatışmayla, ölümle, dağla, cezaeviyle, sürgünle, yoksullukla karşılaşmasın; hiçbir halk inkar yaşamasın, hiçbir yurttaş korkuyla büyümesin. Hiçbir çocuk kendi adını, dilini ve kimliğini saklamak ya da unutmak zorunda kalmasın. Başta Türk kardeşlerimiz olmak üzere bütün Türkiye yurttaşları olarak bizler bu sürecin anlamını ve önemini çok iyi idrak etmek zorundayız. Biz bunları bıkmadan usanmadan 7/24 anlattık, anlatmaya da devam edeceğiz. Törenin yapıldığı yerin hafızası da bize çok şey söylüyor. Casene Mağarası Şeyh Mahmut Berzenci'nin sığındığı, direndiği bir yer. Berzenci o mağaraya sığınırken yanına matbaa götürüyor. O matbaa 1923'te Hakikatin Sesi gazetesini basıyor. Aradan bir asır geçti ve aynı yerde başka bir hakikate tanıklık ettik: Bir zamanlar matbaanın mürekkebiyle yükselen ses bu kez küle dönen silahların içinden yükseldi.

Öcalan’ın çağrısı bir kapı açtı, silah yakan PKK’liler bir yıldır bu kapıdan girmeyi bekliyor

Bunun için 11 Temmuz'u dar bir kareye sığdıramayız. Bu sadece kameraların kaydettiği sıradan bir an değildi; Kürt halkının güçlü, onurlu bir barış çağrısıydı. Şiddetle, inkarla açılmış olan bir parantezi kapatma iradesini ortaya koymaydı. Bu topraklarda barışın ve ortak yaşamın mümkün olduğunun en güçlü göstergesiydi. Sayın Öcalan'ın çağrısı bir kapı açtı. Silahı yakan PKK'liler bir yıldır bu kapıdan girmeyi bekliyor. Şimdi görev kimde? Bu soruyu sormak lazım. Çok açık. Görev ve sorumluluk Meclis’te, iktidarda, siyaset kurumlarında ve devlettedir. Devlet, iktidar, Meclis, toplum, yani hepimiz Türkiye'de o kapının arkasına zemini hukuk, çatısı demokrasi olan ortak bir yaşamı kurmak zorundayız. Ortak yaşam çağrımız bir acziyet değildir; siyasidir, toplumsaldır, hukukidir ve ortak yaşam arzusunun ta kendisidir. Değerli arkadaşlar, elbette ki herkes oturacak ve bir senenin muhasebesini yapacak. Bir yıl geçti aradan. Bu yılın hesabını bizler de soğukkanlılıkla hep birlikte yapacağız. Dünyada çatışma ve çözüm deneyimleri içinde eşine az rastlanan bir adım atıldı. Bir iyi niyet göstergesidir bu. Silahlar geri dönüşsüz bir biçimde yakıldı. Fakat şunu söylemeliyiz ki bu bir yıl yeterince değerlendirilmedi. Bugün çok daha iyi bir noktada olunabilirdi. Hukuki çerçeve hazırlanmış, İmralı'da özgür çalışma koşulları oluşturulmuş, kayyım pratiği bitirilmiş, cezaevlerine dair cesur adımlar atılmış, siyasi tutsaklar serbest bırakılmış olabilirdi. Bunlar olsaydı biz bu bir seneyi çok başarılı, çok olumlu, çok umut verici bir biçimde geçirmiş olacaktık. Bunlar olabilirdi ama henüz olmadı. Bunların hiçbiri lütuf değildir. Barışın doğası budur. Barışa inanılıyorsa adım atılır, çözüme inanılıyorsa hukuk kurulur, demokratik siyasete inanılıyorsa seçilmişlerin iradesi tanınır.

Güçlü bir iç barış bölgesel fırtınalarda Türkiye toplumunu kenetler 

Biz bu süreç başladığı günden bugüne şu noktaların altını ehemmiyetle çizdik ve bunları defaatle söylemeye de devam edeceğiz. Güç savaşları devam ederken Ortadoğu'nun yeni bir şekillenmesi bekleniyor. Aynı zamanda Türkiye'de bir NATO zirvesi gerçekleşti ve zirveden ortaya çıkan anlam şu ki dünya savaş ve çatışmalarla karşı karşıya kalmaya devam edecek. Türkiye'nin kendi iç barışını oluşturmasının, tahkim etmesinin, aynı zamanda devletin bir stratejisi haline dönüştürmesinin anlam ve önemini bu uluslararası gelişmelere de baktığımızda görüyoruz. Bu süreç dar manada herhangi bir siyasi partinin çıkarlarına kurban edilemez. Muhalefetin dövüldüğü bir atmosferde bu sürecin güçlendirilmesi ve toplumsallaşmasıyla ilgili ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Kürt halkının ve dostlarının barış ve demokrasi mücadelesini zayıflatma aracına dönüştürme taktiğiyle bu süreçte ilerlenemez. Kürt sorunu, terör ve güvenlik parantezinde asla tutulamaz. Zira bu yaklaşımlar barışın ve çözümün ruhuna, anlayışına, duygusuna ve fikrine terstir. Bütün bunların aksine güçlü bir iç barış bölgesel fırtınalarda Türkiye toplumunu kenetler, Türkiye'nin demokratikleşmesinin önünü de ardına kadar açar.  Dünya örnekleri önümüzde duruyor. Hiçbir ciddi barış süreci yalnızca silahlar bırakıldı diye sağlanamamıştır. Kuzey İrlanda'da kurumlar devreye girdi ve barış kalıcı kılınmaya çalışıldı. Kolombiya'da geçiş adaleti belirleyici oldu. Bask'ta uzun bir siyasal dönüşümün sonucunda barış süreci gerçekleşti. Her yerde bir gerçek var ki aynıdır: Silahların susması bir başlangıçtır. Kalıcı barışın adı ise hukuktur, demokratik siyaset güvencesidir, eşit yurttaşlıktır ve demokrasidir.

Bu dönemde kılıçlar kınına girmeli, saban olmalıydı 

Değerli Türkiye halkları, değerli basın emekçileri; silah yakmanın yıldönümündeki asıl soruya geliyoruz: Bu süreçte kim ne yaptı, kim neyi üstlendi? Burada tablo nettir. Kürt cenahı Sayın Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat'ta yapmış olduğu Barış ve Demokratik Toplum Çağrısına icabet etti ve gerekli bütün yükümlülüklerini sırasıyla yerine getirmeye çalıştı. Ama özel yasa hala çıkmadı, İmralı'da koşullar halen sürecin ruhuna ters ilerliyor. Kayyımlar yerinde duruyor, siyasi tutukluluklar hala devam ediyor. AİHM kararları uygulanmıyor. Osman Kavala, Can Atalay ve Gezi mahpusları AİHM kararlarına rağmen hapishanelerde. Sevgili Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, MYK üyelerimiz ve Kobanî Kumpas Davasından tutuklu olan yoldaşlarımız yine AİHM kararlarına rağmen hala hapishanede. Mahkeme salonlarından habire tutuklama kararları çıkıyor. Ekranlarda inkar diliyle konuşulmaya devam ediliyor. Seçilmiş belediye eş başkanları hala hapishanelerde ya da yerlerinde kayyım bulunuyor. Yargı Demokles’in kılıcı gibi muhalefetin tamamının üzerinde sallanıyor. Oysa bu dönemde kılıçlar kınına girmeli ve saban olmalıydı. 

Sayın Öcalan’ın koşulları konusunda artık hiçbir izah kalmamıştır

Özellikle Sayın Öcalan'ın koşulları konusunda artık hiçbir izah kalmamıştır. Süreç açısından bu tali bir mesele değildir, asli bir meseledir. Sayın Öcalan'ın artık çalışma, görüşme, iletişim kurma ve süreci yönetebilme koşullarının; özgür yaşayabileceği ve çalışabileceği koşulların oluşması şarttır. Başmüzakereci özgürce konuşamıyorsa iktidar ve devlet bu süreci nasıl ilerletmeyi düşünebilir ki? Bütün Türkiye şunu bilmeli ki PKK'nin attığı bütün adımlara Sayın Abdullah Öcalan zemin sağlamıştır. Geçen sene bugün silahlar yakıldıysa bunu Sayın Abdullah Öcalan'ın onurlu barış perspektifi sağlamıştır. Sayın Öcalan'ın 27 Şubat 2025'teki çağrısının özetini de hatırlayalım: Kürt halkının eşit yurttaşlık haklarının hukuki olarak tanındığı; Alevilerin, bütün halkların ve inançların eşit yurttaş olarak yaşadığı, herkesin dilinde ve inancında özgür olduğu; kimsenin aç ve açıkta kalmadığı; işçinin, emekçinin, emeklinin, çiftçinin, esnafın, ezilenin ve sömürülenin karnının doyduğu bir demokratik cumhuriyet tahayyülünü ortaya koydu. Burada her şey o kadar açık ifade edilmiş ki; 100 yıldır Türkiye'nin demokratikleşmesinin önündeki engel olan Kürt sorununa demokratik bir zeminde çözüm oluşturmak, demokratik cumhuriyete giden yolun kapılarını ardına kadar açacaktır. Demokratik cumhuriyet bir ülkenin onuru demektir. Kadınların, gençlerin, çocukların, engellilerin, farklı halkların ve inançların, emekçilerin, yoksulların özgür, adil, eşit kardeşlik ve barış ortamında ortak yaşamasının ta kendisidir demokratik cumhuriyet. Her yurttaşın, “Benim ülkem onurumu koruyor” diyebildiği, bunun gururuyla ve özgüveniyle yaşayabildiği bir cumhuriyettir demokratik cumhuriyet.

Bu süreç korkuyla değil, cesaret ve özgüvenle atılacak adımlarla büyür

11 Temmuz'un yıldönümünde şunu bir kez daha ifade etmeliyiz ki önümüzde çok ama çok büyük bir imkan var. Ama bu imkan kendiliğinden büyümez; hukukla büyür, Meclis’in daha fazla devreye girmesiyle büyür, toplumun daha çok sahiplenmesiyle büyür. Korkuyla değil, cesaret ve özgüvenle atılacak adımlarla büyür. Bu ay çıkması beklenen çerçeve yasa daha da geciktirilmemeli ve müzakere edildiği gibi çıkmalı. Kategorik ayrımlarla, pişmanlık anlamına gelen dayatmalarla değil; kapsayıcı, barış ve çözüm odaklı bir yasa şeklinde çıkmalı. Görevimiz, 11 Temmuz'un ateşini bir anı olarak hatırlamak değil; onu demokratik cumhuriyetin yolunu aydınlatan bir ışık olarak görmek, barış için atılmış bu önemli adımı daha da ileri bir seviyeye taşımaktır. Bu tarihsel eşiği yarım bırakmayalım. Bu kapıyı daraltmayalım, bu imkanı ertelemeyelim. Savaşın parantezini gelin hep birlikte kapatalım ve demokratik siyasetin önünü sonuna kadar hep beraber açmayı başaralım.

Türkiye’deki bütün halklara sesleniyorum: Bu süreci daha güçlü sahiplenelim  

Bugün burada çatışmalara, şiddete, baskılara ve birçok olumsuzluğa tanıklık etmiş Parti Meclisi üyelerimizle birlikteyiz. Parti Meclisimizle iki yıldır Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin ilerletilmesi için emek veriyoruz, bunun için çalışıyoruz. Gerçekleştireceğimiz kongremizde de elbette bu sürecin değerlendirmesini yapacak ve bir yandan da bu sürecin kapılarını ardına kadar açabilmek için hep birlikte çalışmalarımızı çok yoğun bir şekilde gerçekleştirmeye çalışacağız.

Değerli Türkiye halkları şunu iyi bilsin ki Türkiye'nin elinde tarihi bir fırsat var. Silahların sustuğu, Türkiye'de silahların artık konuşmayacağının ilan edildiği bir dönemde Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi Türkiye toplumunun tamamını rahatlatacaktır. Başta Türk kardeşlerimiz olmak üzere Türkiye'deki bütün halklara sesleniyorum: Bu süreci daha güçlü sahiplenelim. Bu süreç hepimizin süreci. Bu süreç sadece Kürt halkının baş başa bırakılacağı bir süreç değildir. Bu ülkede özgürlüklerden, demokrasiden, barıştan, insan haklarından yana olan herkesin elini taşın altına daha güçlü bir şekilde koyması gereken bir süreçtir. Bizler çok daha büyük ve somut adımların atılabilmesi için bu süreci hep birlikte daha güçlü sahiplenelim, hep birlikte bunun için daha büyük emek verelim.

Buradan bir çağrımız da iktidara ve devlettedir: Temmuz ayını en doğru şekilde değerlendirelim. Beklenen kök yasanın, çerçeve yasanın bir an önce beklentiye olumlu yanıt verecek şekilde çıkmasını sağlayalım. Bu engelleri ortadan kaldıralım ve yolumuzda daha iyi bir şekilde ilerleyelim.

11 Temmuz 2026