Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları, Balıkesir’de “Barış ve Demokratik Toplum” gündemiyle gerçekleştirilen halk toplantısına katıldı. Burada konuşan Hatimoğulları, şunları söyledi:
Türkiye ve bölgedeki gelişmeler ışığında devam eden süreci, Rojava'yı, bölgesel anlamda Kürt sorununu hep birlikte konuşacağız, değerlendireceğiz. Bilgilendirmede bulunacağız ama esas itibarıyla görüş ve önerilerinizi, değerlendirmelerinizi, sorularınızı almayı son derece önemli buluyoruz.
Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, 27 Şubat'ta tam bir seneyi doldurmuş olacak. Bir yılı aşkındır başlayan bu süreçte Türkiye'de, Suriye'de ve bölgesel düzeyde çok önemli gelişmeler yaşandı. Emperyalist güçler küresel sistemi sadece Ortadoğu’da değil dünyada yeniden inşa ediyor. Birçok denge değişti. 2008'de küresel sermayenin yaşamış olduğu ekonomik krizle birlikte dünya ölçeğinde güç dengeleri ciddi anlamda değişimleri ve yepyeni savaşları da beraberinde getiriyor.
Bütün dünya için barışa ihtiyacımız var
Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin kavgası, özellikle Ortadoğu'dan geçecek olan enerji koridoru hesapları, nadir elementler ve ticaret savaşları derken dünya kaynayan bir kazan. Biz uyarımızı hep yaptık, yapmaya devam edeceğiz. Bugün 3. Dünya Savaşının başlaması demek nükleer silahların konuşması demektir. Yani dünyanın, yaşamın artık ortadan kalkması demek. Sadece insanların değil, bütün canlıların yaşayamayacağı bir gezegene dönüşmesi demek. Önceki dünya savaşlarına benzemez, çok daha beteri olur. Hatırlayın İran'a dönük İsrail'in yürütmüş olduğu savaşı, saldırıları. Bundan etkilenmeme ihtimalimiz var mı? Hayır, yok. Dolayısıyla sadece Türkiye ve bölgede değil, bütün dünya ölçeğinde barışa ciddi anlamda ihtiyacımız var.
Ortadoğu'da yaşanan süreçlerden Türkiye'nin iç barışını azade göremeyiz. Bugün yeni güç dizilimlerinin en önemli bölgelerinden birisinin Ortadoğu ve Kuzey Afrika olduğunu biliyoruz. Yemen'den Somali'ye, Lübnan'dan Irak'a ve şimdi yine İran'da olası bir savaşın ve çatışmanın bölgeye maliyetinin ne kadar büyük olacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. Öte yandan Suriye'de ve doğrudan Rojava'da yaşanan son gelişmelerin de bahsini ettiğim bu yeni güç dizilimleriyle doğrudan bağının olduğunu söylemeliyiz. Colani ve HTŞ geçici bir hükümet olarak geldikten sonra Suriye'de çok ciddi değişimler oldu. İlk başta Alevilere ve Hıristiyanlara dönük, akabinde Dürzilere dönük katliamlar oldu. Şimdi en son da Kürt halkına dönük yine çok ciddi bir soykırım tehdidiyle karşı karşıya kaldık.
SDG’nin 10 Mart Mutabakatına uymadığı külliyen yalan
Özellikle yandaş medya 10 Mart Mutabakatına uymayanın SDG olduğunu söyledi. Biz her yerde ifade ettik. Burada bir kez daha altını çiziyorum. Bu külliyen yalan. 10 Mart Mutabakatına başından beri SDG'nin uymak istedi. Ancak ilk yedi maddenin hayata geçmesi için oluşturulması gereken komisyonlar oluşturulmadı. Şam yönetiminin buna emek vermediğini herkes biliyor, bilmeli. Daha sonra 4 Ocak'ta Şam yönetimi ve SDG Şam'da bir araya geliyor ve bir mutabakat gerçekleşiyor. Ancak gerçekleşen o mutabakat o an imza altına alınmıyor. Çünkü o toplantıya Colani katılmıyor ve toplantı esnasında oradaki yetkili bakan dışarıya çağrılıyor. Bakan tekrar içeri girdiğinde “İmzalar bugün atılmayacak” diyor. Orada ne konuşuldu sadece tahmin edebiliyoruz ama engellendi imzaların o gün orada atılması. Arada da zaten Paris görüşmesi gerçekleşti. Golan Tepeleri, Kuneytra tarafı İsrail'e fiili olarak bırakılmış oldu. Belli ki belli başlı anlaşmalar oldu ve koalisyon güçleri Kürtlere yönelik olan operasyona göz yumdu. Orada tam anlamıyla ne olduğunu hepimizin çok iyi bilmesi ve anlaması gerekiyor. 4 Ocak'ta tam anlamıyla bir mutabakat sağlandığı halde imza atılmıyor. Ardından Paris’teki antlaşma oluyor ve 6 Ocak'ta Halep'te Kürt halkının yoğun yaşadığı iki mahalle abluka altına alınıyor. Ağır silahlarla oraya giriliyor ve büyük bir soykırımın başlangıç adımı atılıyor.
100 sene devam edebilecek bir Kürt-Arap savaşı dayatıldı
Koalisyon güçlerinin bu saldırılara göz yummasıyla birlikte SDG'nin bulunduğu yerlerden çekilme dayatılıyor. Aslında çekilmeden öte savaş dayatılıyor. Önümüzdeki 100 sene devam edebilecek bir Kürt-Arap savaşı dayatılıyor. Birkaç hafta önce Türkiye'den bir heyetle Rojava'ya gittik. Ben de heyetteydim. Orada Kürtlerin bütün farklı siyasal temsilcileriyle tek tek görüşmeler yaptık. “Bize büyük bir komplo kuruluyor. Suriye'de bugüne kadar bir Kürt-Arap savaşı ciddi anlamda olmamış. Böyle bir çatışma olmamış. Ama şimdi Kürtler ile Araplar savaştırılmak isteniyor. Biz bunun farkında olarak Tabka, Rakka ve Deyrezor’dan çekildik” dediler. Daha o zaman 30 Ocak Antlaşması gerçekleşmemişti. “Biz Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere çekiliyoruz ama burada güçlü bir savunma hattı gerçekleştireceğiz ve kesinlikle bu savunma hattından geri adım atmayacağız” dediler.
Ümit ediyoruz ki 30 Ocak Mutabakatına sadık kalınır
Rojava'ya gittiğimizde gördük ki gönüllü insanlar sokak savunmasındaydı. Sokak sokak, öyle mahalle mahalle değil. Bütün gençler, kadınlar, çocuklar, herkes çok güçlü bir savunma durumundaydı. Bir halkın çoluk çocuk, genç yaşlı demeden nasıl büyük bir inanç ve azimle kendi mücadelesini verdiğinin örneğini gördük. En son biliyorsunuz 30 Ocak Mutabakatı gerçekleşti. 30 Ocak Mutabakatı çok yoğun bir diplomasiyle gerçekleşti. 30 Ocak Mutabakatı elbette Kürt halkının ve oradaki özyönetimin tam anlamıyla istediği bir mutabakat değildi. Eksiklikleri çoktu. Ama savaşın, sahanın, koalisyon güçlerinin pozisyonunun, dengelerin değişmesiyle birlikte 30 Ocak Mutabakatını hiç de küçümsememeliyiz. Önemli bir mutabakat ve buna uyulmalıdır. Çok önemli kararlar da var bu mutabakatta. Kültür, dil, eğitim… Bu konularda ümit ediyoruz ki mutabakata sadık kalınır ve mutabakat ciddi anlamda hayata geçer.
Rojava’yı sahiplenmeye devam etmeliyiz
Hem Türkiye'de hem dünyanın dört bir yanında hem de Kürdistan coğrafyasında, Süleymaniye, Erbil, Duhok ve Zaxo’da buralarda Kürtler ayağa kalktı. Kürtlerin öncülüğünde Kürtlerin dostları, müttefikleri, devrimciler ve sosyalistler ayağa kalktı. Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanındaki bu itirazlar Rojava'ya büyük bir moral kaynağı oldu. Aynı şekilde Avrupa'daki birçok kurumun harekete geçmesinde, Amerika'da kongrenin harekete geçmesinde Kürt halkının Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanında yürüttüğü eylemlerin, etkinliklerin, yürüyüşlerin, mitinglerin çok büyük bir katkısı oldu. Bu kitlesel sahiplenmeyi devam ettirmeliyiz. 30 Ocak Mutabakatının hayata geçmesinin de yolu gerçekten buradan geçiyor. Kürtlerin sahipsiz olmadığını, dostlarıyla dayanışma içinde olduğunu, mücadelenin güçlü bir şekilde sürdüğünü herkese göstermemiz gerekiyor.
Sayın Abdullah Öcalan bu mücadelenin içindedir, kalbindedir
Son zamanlarda sosyal medyada Rojava'nın fikriyatına, yönetim anlayışına ve aynı zamanda Kürt özgürlük hareketinin yürüttüğü mücadeleye ve Sayın Öcalan'a dönük ciddi bir saldırı başladı. Türkiye'de barışı istemeyen, Kürt sorunu sürsün de bundan nemalanmaya devam edelim diye düşünen önemli bir kesim aslında bu işin parçası. Sistem bu işin önemli bir parçası. Bugün arkadaşlarımız incelemelerde bulundu. Sosyal medyada bu yıpratma çalışmasını yürütenlerin önemli bir bölümü bot hesaplar. Önemli bir bölümü Saray’dan ve İletişim Başkanlığından ki ben hep ona dezenformasyon başkanlığı diyorum. Çünkü işi o, dezenformasyon yapıyor. Onlara bağlı çalışan fake hesaplar. Tabii ki dijital çağdayız, tabii ki sosyal medya çok önemli. Kitle iletişim aracıdır. İnanılmaz derecede pozitif bir önemi var. Ama sosyal medya üzerinden DEM Parti’nin siyasetini belirlemeye kalkanlara, muhalefete bir kılık kıyafet biçip giydirmeye çalışanlara bizim vereceğimiz en büyük yanıt Sayın Abdullah Öcalan’ın bu mücadelenin içinde, kalbinde olduğunu söylemektir. DEM Parti bizim partimizdir, sonuna kadar yanındayız, arkasındayız, biriz, beraberiz demektir.
Rojava pratiğini anlayış olarak korumak son derece önemlidir
Rojava'daki özyönetim bütün bölgeye olağanüstü bir örnektir. Eşbaşkanlık, eşit temsiliyet, kadın özgürlükçü anlayış ile farklı halkların ve inançların ortak yönetimlerde bulunması, yani Rojava pratiği, Ortadoğu coğrafyasında 300 yıldır devam eden mezhep ve din savaşlarına, çatışmalara, kadınların yok sayılmasına, katledilmesine karşı verilmiş en güçlü yanıttır. O yüzden anlayış olarak da bunu korumaya çalışmak son derece önemlidir.
100 yıldır Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülsün istiyoruz
Rojava'daki bu son bir buçuk aylık gelişmeler sırasında şunu hep birlikte gördük. Türkiye'deki süreçte ciddi anlamda bir tıkanıklık yaşandı. İktidar Rojava'ya saldırılar başladığında ağır bir dil kullandı Kürt halkına karşı. DEM Parti olarak alanlarda, meydanlarda hem duruşumuzla hem sözümüzle buna yanıt olduk. Dedik ki: “Kürt halkı Rojava'da katledilirken biz Türkiye'de barışı nasıl konuşabiliriz?” Ondan sonra yine aynı akıl, iktidara yakın basın yayın organları ve hükümetin kimi sözcüleri biz barış istemiyormuşuz gibi bir algı yaratmaya kalktı. Oysa barış için bir ömürdür mücadele ediyoruz. Ömrünü bu mücadeleye adamış bu salonda insanlar var. 15 yaşında bu mücadeleye girip şimdi 70'inde olan insanımız var bu salonda. Biz bugün mü başladık barış mücadelesine? Hayır. Bugün mü talep ettik barışı? Hayır. Biz bir ömürdür barış talep ediyoruz. Kürt sorunu 100 yıldır bu topraklarda var. 100 yıldır bizler Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemle çözülsün diyoruz. 100 yıldır bu topraklarda devrimciler, sosyalistler, yurtseverler bedel ödüyor. Nice kuşaklar bedel ödüyor. Biz bugüne böyle geldik. Biz böyle bir hareketin insanıyız, böyle bir hareketin devamcısıyız. Yine bize bir muhalefet gömleği giydirilmek istendi. Biz bunu kabul etmedik, etmeyeceğiz. Biz kime ve nerede nasıl muhalefet edeceğimizi, parti olarak pekala biliriz.
Bir yandan Kürt halkına Rojava'da bombalar yağarken, burada hiçbir şey yokmuş gibi bir barış sürecini sürdürme, barış süreci varmış gibi davranma olasılığımızın olmadığını mevcut iktidar da devlet aklı da biliyor, bilmeli de zaten. Şimdi Suriye'de 30 Ocak Mutabakatıyla birlikte oradaki süreç kendi mecrasında ilerliyor. Türkiye'deki süreçte de Meclis Komisyonu raporuna normal şartlarda bu hafta nihai hali verilecekti ama belli ki uzayacak. Çünkü bugün cuma ve komisyon henüz bir araya gelmedi son halini vermek için. Bu komisyon taslağı son hali olacak olan taslak biliyorsunuz, basına da sızdırıldı kendileri tarafından. Burada hala Kürt sorununa bir terör sorunu gibi yaklaşılıyor. Kürt sorunu bir terör sorunu değildir; bu coğrafyanın siyasal, toplumsal, iktisadi açıdan köklü bir sorunudur.
Umut hakkı bu raporda yer almalıdır
Kürt sorununu hala terör parantezi içine alıyorsanız siyasi ve hukuki yöntemle çözmeyeceksiniz demek ki. Demek ki sadece güvenlikçi politikalarla çözeceksiniz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Umarım ki raporda bu düzeltmelere gidilir. Yine umut hakkı bu raporda bir biçimiyle yer almalı. Bunun bir formülasyonu sağlanmalı. Bu hem AİHM kararı gereğidir hem de Türkiye'de umut hakkından faydalanacak binlerce insan var. Hem de ayrıca Kürt sorununun çözümünde baş aktör olan Sayın Abdullah Öcalan için umut hakkı mutlaka ve mutlaka bu raporda yer almalıdır. Yine değerli arkadaşlar, bu raporda yer alması gereken özel yasayla ilgili yazılmış bazı şeyler var, teferruatı nedir göreceğiz. Özel yasadan kasıt silahsızlanmayı sağlayacak olan yasa. Bir diğeri demokratikleşme. Demokratikleşme ile ilgili somut adımlar atılmalı. Nedir bu somut adımlar?
TCK, TMK ve İnfaz Yasası değişmeli; kayyım yasası lağvedilmelidir
Bakın demokratikleşme için bir kere kayyım yasası geri çekilmeli. Seçilmiş belediye başkanları ve belediye eşbaşkanları görevlerine iade edilmeli. Kayyım yasası lağvedilmelidir. Demokrasiden bahsediyorsak demokrasi yerelde başlar. Yerel yönetimlerde demokrasi yoksa, seçilmiş seni yönetmeyecekse burada demokrasinin d’sinden dahi bahsedilemez. Dolayısıyla bunun hayata geçmesi lazım. Yine TCK ve TMK'da ciddi değişiklikler, İnfaz Yasasında ciddi değişiklikler bir öneri şeklinde mutlaka raporda yer almalı. AİHM kararları ve AYM kararları uygulanmalıdır. Sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve bütün Kobanî tutsakları serbest bırakılmalı. Çünkü ortada çok önemli üç tane AİHM kararı var. Aynı şekilde şimdi de AYM kararları var. Sevgili Can Atalay için de yine AİHM kararları. Bütün Gezi tutsaklarını kapsamaktadır. Osman Kavalaları, Çiğdem Materleri kapsamaktadır. Onların hepsi serbest bırakılmalı.
Süreç artık niyet beyanıyla ilerleyemez, somut aşamaya geçilmelidir
Gerçekten onurlu bir barışın bu topraklarda tesis edilmesi için üç sacayağına ihtiyacımız var: Hukuk, demokrasi ve özgürlük. Bu üç sacayağının hayata geçirilebilmesi için özellikle bu komisyondan bir beklenti var. Komisyon bununla ilgili önerilerini derli toplu ortaya koymalıdır. Bu komisyonun Kürt sorununu çözmesini beklemiyoruz, Türkiye'nin bütün demokrasi sorunlarını çözmesini beklemiyoruz. Biz beklentimizde çıtayı tepeye çıkarmış değiliz. Bunlar asgari düzeyde olması gereken şeylerdir. Ve bu süreç artık niyet beyanıyla ilerleyemez. Şu an gelinen aşamada siyasi, hukuki ve sahada somut bir aşamaya geçilmelidir. Sayın Cumhurbaşkanı grup toplantısında, “Raporun çıkmasına müteakip siyaset kurumuna çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir” dedi. Evet, düşmektedir. Kürt sorununu artık güvenlikçi bir akıldan, siyasi ve hukuki bir zemine taşımamız gerekiyor. Bu konuda da siyasete görev düşer. En çok da iktidara görev düşer. Çünkü yasa yapma çoğunluğu kendilerinde mevcuttur. Bu süreç kendileriyle yürütülüyor. Artık iyi niyet mesajları sayfasını kapatıp pratik anlamda bir çözüm sayfasını hızla açmak lazım.
50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor
Değerli arkadaşlar, Türkiye'de çoklu krizler var ve hepimiz bunu yaşıyoruz. Bugün bu salonda emekli geçinemediğini, kira ödeyemediğini, evine ekmek alamadığını, doğru düzgün beslenemediğini anlatır. Bir asgari ücretli evini geçindiremiyor. Çok eskiden bir asgari ücretli dört kişilik aileye bakabilirdi. Şimdi bir evi dört asgari ücretli ancak kıt kanaat geçindirebiliyor. Bu hale gelinmiş durumda. Türkiye'de şu an irili ufaklı çok sayıda işçi eylemleri ve grevler var. Daha çok olmalıyız. Türkiye'de 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 50 milyon insana mikrofon uzatırsanız, yaşadığım en önemli sorunlardan biri açlık ve yoksulluktur, diyecektir. Fakat bugün işçiler eylemlerini yapmaya çıktıkları zaman bu iktidar ve geçmişteki iktidarlar hemen bir terör yaftası yapıştırıyor. Grevi yasaklıyor, eylemi yasaklıyor, basın açıklamasını yasaklıyor.
Bir yandan barış, bir yandan iş-aş mücadelesi yürütüyoruz
İşte ben buradan Türkiye'deki Türk ve Kürt kardeşlerimize, bütün işçi kardeşlerimize seslenmek istiyorum. Biz barış derken, bütün siyasi çalışmaları terör parantezine almak isteyen yönetim ve iktidar anlayışlarından kurtulmak istiyoruz. Bir yandan Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmesini talep ediyoruz. Bir yandan da sizlerin ekmek hakkı, iş hakkı, aş hakkı, geçinme hakkı, barınma hakkı için mücadelemizi yürütüyoruz. İşte biz bu iki mücadeleyi ne zaman ki birleştirirsek, ne zaman ki bir Türk işçi bir Kürt kardeşimizin acısını hissederse, biz o zaman Türkiye'de barışı da inşa ederiz. Ciddi anlamda bir emek örgütlenmesini de güçlü bir biçimde kurarız.
Kürt halkı iktidardan somut bir adım görmedi, nasıl inansın?
Bakın bu süreç, Türkiye'deki bütün kesimler için son derece karmaşık bir süreç. Türkiye'de bir yandan barış süreci konuşuluyor. Türkiye'de bir yandan Kürt sorununun çözüm süreci konuşuluyor ama öte yandan pratik bir adım atılmıyor. Kürt halkı şunu net ifade ediyor: Somut olarak hala bu iktidardan bir adım görmedik, bu sürece nasıl güveneceğiz? Somut bir adım görmediğimiz bu sürece inancımızda eksiklikler oluyor. Partimize ve Sayın Öcalan'a inanıyoruz, onların süreci büyük bir samimiyetle yürüttüğünü inanıyoruz ama sonuç itibarıyla somut bir adım atılmıyor.
Daha çok örgütlenmeliyiz ki barışın sesi daha gür çıksın
Bütün bu eleştiriler haklı ve doğru. Ama şunu da bilmeliyiz değerli arkadaşlar, barış bize altın bir tepsiyle sunulmayacak. Biz yaptığımız bütün halk toplantılarında bunun altını çizdik. Barış için daha çok örgütlenmeliyiz. Örneğin Balıkesir'de gitmediğimiz mahalle, toplumsal alan, toplumsal hareket, yöre derneği kalmamalı. Hep birlikte çok daha güçlü örgütlenmeliyiz. Eylemlerimizi 100 kişiyle yapıyorsak bunu beşe, ona, daha fazlasına katlamalıyız ki barışın sesi daha gür çıksın. Birileri bu süreci kendileri için kullanmak istiyor olabilir. Birileri bu süreci ters yüz edip bizlere 2015'ten daha şiddetli bir baskıyla gelmek istiyor olabilir.
Tarih boyunca dönemin zalim dehaklarına karşı güçlü bir mücadele verdik. Şimdi de mücadeleye devam edeceğiz. Hem 8 Martları hem Newrozları barışa, demokrasiye, eşitliğe ve adalete olan inancımızla bütün alanlarda en güçlü şekilde örgütleyecek ve mesajımızı bir kez daha bütün Türkiye'ye ve dünya kamuoyuna vereceğiz. Ben buna olan inanç ve güvenle başaracağımıza inanıyorum. Başaracağız. Demirtaş'ın da dediği gibi o gemi o limana mutlaka ama mutlaka varacak. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
13 Şubat 2026
