Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları'nın Bianet'e verdiği röportaj:
Sürecin geldiği yeni aşamada raporu, 11 Şubat'taki İmralı Heyeti-Erdoğan görüşmesini, Öcalan'ın mesajlarını, Rojava gözlemlerinden Suriye'deki mutabakatı ve sahadaki halk buluşmalarından Kürt seçmenin beklentilerini DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ile konuştuk.
"Halk isterse seçime hazırız"
Kabine değişimiyle beraber yeniden gündeme gelen 'erken seçim' tartışmalarını değerlendiren Hatimoğulları, muhalefet partilerinin erken seçim talebinin siyasetin doğasında olduğunu söylüyor. Partisinin önceliğinin "Kürt meselesinin kalıcı çözümü ve Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi" olduğunu belirten Hatimoğulları, "Erken seçim şu an yetkili kurullarımızın masasında olmasa da Türkiye halkları erken seçim isterse, o karar alınırsa, biz hazırız. Çünkü tabanı en güçlü, mobilizasyon kapasitesi en yüksek parti biziz" diyor.
En sıcak gündemle başlayalım. Aylardır hazırlanması beklenen rapor komisyondan geçti. Öncesinde de itirazlarınız olmuştu, şerh düşerek raporu kabul ettiniz. Ortak rapor sürecin yönünü nasıl etkileyecek?
Öncelikle hayırlı olmasını diliyorum. Bundan sonra olacak olan şey raporun işaret ettiği adımların atılmasıdır. Raporda da ifade edildiği üzere, aslolan Türkiye için tehir edilmeden yerine getirilmesi gereken ortak bir ödev ve sorumlulukların hayata geçirilmesidir. Adalet Bakanlığı daha önce "Komisyon söyler biz de gerekeni yaparız" demişti. İşte o aşamaya gelindi. Sözler söylendi. Artık icraat zamanı. Aslında her şey yeni başlıyor. Tüm toplumun gözü yapılacak olan düzenlemelerdedir. Ülke olarak yeni bir eşiğe geçmek gerekir. Bu şansı değerlendirmemiz gerekiyor.
Ayrıca belirtmekte fayda var. Bu rapora şerh düşme ihtiyacımız Kürt sorununun tanımlanma biçimi ve 'terör' parantezine alınmaya çalışılmasını doğru bulmadığımızdandır. Kürt sorunu bir terör sorunu değildir. Siyasi toplumsal iktisadi sosyolojik bir meseledir böyle yaklaşarak ve tanımlanarak çözülebilir. Her şeyden önce, yüzyılların birikimiyle oluşmuş, çok katmanlı ve tarihsel bir mesele olan Kürt meselesinin, metin boyunca adeta "yok" sayılması veya yalnızca "terör sorunu" düzeyine indirgenmesi kabul edilemez. Çünkü bir toplumun yarım asrı aşan çatışma hafızasını, yüz yıllık eşitsizlik ve inkâr pratiklerini tek bir başlığa sıkıştırmak, sorunu çözmez; sorunu farklı biçimlerde yeniden üretir. Toplumsal alanın önünü açan, hakiki bir ortak yol bulabilmemiz için ek söz kurarak kayda geçirdik.
"Ortak diyorsak, kırmızı çizgiler yarışmamalı”
Temel itirazımız şu: Devlet yıllarca yanlış pusulayı doğru sanarak yol almaya çalıştı. Bu meseleyi bugünkü noktaya getiren de o pusulaydı. Şimdi aynı pusulayı eline alıp "bu sefer farklı bir yere varacağız" demek, bizi yine aynı çıkmaza götürür. Kürt meselesini siyasi ve hukuki zemine taşıma iddiasındaki bir komisyon, güvenlikçi perspektifin dilini ve ezberlerini terk etmeden hangi rotayı çizecek? Bu soruyu sormak zorundayız.
Şunu da açıkça kabul ediyoruz: Her partinin bu meseleye bakışı, kullandığı kavram seti, benimsediği tarih okuması birbirinden farklı. Herkesi aynı tanıma, aynı çerçeveye sıkıştırmaya çalışmak çözümü kolaylaştırmaz, aksine tıkar. Ayrıca devletin güvenlik kaygısı da anlaşılırdır. Fakat barışın dili de zehirli olamaz. "Ortak" diyorsak, kırmızı çizgiler yarışmamalı. Hassasiyetler doğru temelde, ortak yol bulunarak dile gelmeli. Ortak rapor, bir "terörle mücadele strateji belgesi" değildir, "toplumsal barış ve demokratik inşa belgesi" olmalıdır. Biz bunu böyle okuyoruz.
"Artık görev meclisin, yürütmenin"
Bu yüzden komisyondaki üyelerimiz somut bir öneri ortaya koydu: Tarifi bırakalım, birlikte atacağımız adımlar üzerinden yürüyelim. Sürecin gerekliliklerini önce alalım. Ama ısrarla Kürt meselesini terör parantezine alan bir yaklaşım var. Herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanım bulmak yerine, herkesin atabileceği somut adımlarda buluşalım. Çünkü bu süreç bir terminoloji tartışması değil, bir yol haritası çalışmasıdır. Önemli olan kelimelerde değil, adımlarda ortaklaşmaktır.
Bugün itibariyle Komisyon raporu artık ortaya çıkmıştır. Şimdiden sonra görev meclisindir, siyasetindir, yürütme erkinindir. Çok hızlı bir biçimde meclisin ihtisas komisyonları, komisyonun yasal düzenlemeler mahiyetindeki önerilerini hayata geçirmek için çalışmayı başlatmalıdır. Yasalar bir an önce çıkmalıdır.
Meclis’teki süreçte Yılmaz Tunç ve Ali Yerlikaya’nın tutumuna ilişkin DEM Parti’nin eleştirileri oldu. Yılmaz Tunç görevdeyken süreç başladığından bu yana üç yargı paketi çıktı. Tüm düzenlemelerde siyasi mahpuslar kapsam dışı tutuldu. Ali Yerlikaya özelinde ise komisyonun İmralı ziyareti sırasında siyasetçilerin ‘yasal güvence’ talebine sessiz kaldığı yönünde eleştiriler yapıldı. Kabinedeki yeni düzenlemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Gözler yasal düzenlemelerdeyken Adalet Bakanlığı gibi kritik bir mevkiye Akın Gürlek’in atanması süreci nasıl etkiler?
İlk olarak şunu ifade edeyim. Yapısal meseleler form değiştirerek ya da direksiyondakini oradan alarak çözülen sorunlar değildir. Bu bağlamda değişim sadece isimlerle sınırlı kaldıkça sistem olduğu gibi durur. İkincisi, toplumdaki en derin yaraların olduğu alan yargıdır-hukuktur. Kimsenin güveni kalmadığı bir alan oldu. Siyasallaştı, kişiselleşti. Hukuk-yargı alanında sonuçlar üzerinden konuşursak içinden çıkamayız. Sonuçlar yerine sonuca giden süreçlerin kendisi önemli ve maalesef süreçlere bakıldığında durum tarif edilebilir gibi değil.
Şimdi görevden alınan bakanın yerine getirilen yeni bakanın, toplumda en çok eleştirilen bürokratlardan biri olması elbette yeni tartışmaları da getirmesi doğaldır. Bunlar da anlaşılırdır. Eleştiriler olacaktır. Çünkü adalet; herkesi, hepimizi ilgilendiren en hassas konudur. Herkesin, her kesimin ortak beklentisi var.
Akın Gürlek geçmişindeki ağır bir bagajla bu yeni göreve gelmiştir. Ümit ediyoruz ki yeni dönemde bu bagajları geride bırakır. Şu an bakan beyden toplumun beklentileri ortadadır. Mesela en acil durum sürece dair hukuki adımların atılmasıdır. Bu ülkede hukuk herkese lazım. Hukukun üstünlüğünü tesis edecek bir yaklaşım bekliyoruz. Bunun dışında toplumsal tüm beklentilerin karşılanması için mücadelemiz sürecek.
Raporda "Kürtçe" tek kelimeyle dahi geçmedi; en yaygın talep olan anadil ve diğer vatandaşlık bağlamındaki talepler Anayasa işaret edilerek yer almadı. Numan Kurtulmuş da konuşmasında yeni Anayasanın aciliyetine vurgu yaptı. Eş zamanlı Bekir Bozdağ'ın 'Erdoğan'ın adaylığı' üzerine sözleri soru işaretlerini yeniden canlandırdı. Yeni Anayasa tartışmaları "AKP ile pazarlık" eleştirilerini de beraberinde getiriyor. Siz bu eleştirileri nasıl değerlendirirsiniz?
Anayasalar pazarlık unsurları değil, ortak yaşamı inşa mühürleridir. Anayasalar pazarlık konusu edilirse toplumsal sözleşme değil, özel sözleşme mantığı öne çıkar ki, bu da bir anayasadan murat edilen şeylerin gerçekleşmemesi demektir. Dolayısıyla biz değil pazarlık yapmak, anayasa yapım ve yazım süreçlerinin pazarlıkla yan yana gelmeyeceğini düşünüyoruz. Bu kapsamda, anayasayı pazarlık konusu etmedik, etmeyiz. Ama Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı var. Bu, ekmek su gibi bir ihtiyaçtır. Bizim açımızdan yeni anayasa gündemiyle ilgili partiler, kişiler, siyasi ajandalar değil, ilkeler esastır.
Demokratik, adil, eşitlikçi, özgürlükçü; kapsayıcı kimlik tanımı; başta Aleviler olmak üzere tüm halklar ve inançlara, eşit yurttaşlık hakkının sağlanması, kadınların, farklı cinsiyet kimliklerin ve cinsel yönelimlerin haklarının korunduğu, merkez-yerel ilişkilerinin demokratik şekilde düzenlenmesi, anadillere özgürlük ve güvence sağlanması, adil ve demokratik bir iktisadi mimariye sahip olması, ekoloji esaslı olması gibi temel ilkeler yeni anayasa perspektifimizin vazgeçilmez parçalarıdır. Zaten bunlar olmazsa anayasa yazılır ama yeni anayasa olmaz. Dolayısıyla bizi eleştirenler anayasa fikrimize, anayasa ihtiyacı ve anayasaya temel yaklaşımımıza buradan bakıp bir kez daha eleştirilerini gözden geçirmelidir.
Sürecin yasal düzenlemelerinin odağında "umut hakkı" var. Bu düzenlemeyi muhalefet de iktidar da evrensel hukuk boyutuyla gündemine alıyor. Her ne kadar 'Öcalan'a özgürlük' talebiyle simgeleşse de aslında binlerce mahpusun şartlı tahliye hakkını doğrudan etkileyecek bir düzenleme. En son hatta Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, 'nedir, ne değildir?' diye geniş bir yazı da kaleme aldı. Sizce doğru tartışılıyor mu?
Mehmet Uçum, umut hakkının kişiye özgü bir tahliye imkânı olmadığını doğru tespit etmiş olsa da ağırlaştırılmış müebbet cezasında koşullu salıverme süresini 36 yıl olarak baz alması, AİHM’in "en geç 25. yılda değerlendirme yapılmalı" diyen içtihadıyla çelişmektedir. AİHM içtihatları herkese eşit uygulanmalıdır; mahkemenin işkence olarak nitelendirdiği bu infaz rejiminin sona ermesi için ne özel bir yasaya ne de olağanüstü bir düzenlemeye gerek vardır. AİHM-Öcalan kararının uygulanması ve infaz kanununda yapılacak bir değişiklik yeterlidir. Umut hakkı, yalnızca Sayın Öcalan’ın özgürlüğü meselesini değil, çok sayıda mahpusun maruz kaldığı insanlık dışı muameleyi de kapsayan hem hukuki hem vicdani bir zorunluluktur ve AİHS’e taraf olan Türkiye’nin, 12 yıldır ertelediği bu adımı artık atması gerekmektedir.
Yüz yıllık bir meselenin çözümü söz konusu olduğunda hukuki tartışmaların ötesinde bir de siyasi boyutu bulunuyor. Barış sürecinin fiilen yürütülebilmesi, müzakerenin anlam taşıyabilmesi ve tarihin bu kritik dönemeçte sağlıklı ilerleyebilmesi için başmüzakereci sıfatıyla Sayın Öcalan’a özgür iletişim ve özgür çalışma koşullarının tanınması artık bir tercih meselesi değil, tarihi bir zorunluluktur.
Bahçeli, ilk el sıktığı günden bu yana, sürece dair kritik ve beklenmedik çıkışlarıyla kamuoyunu şaşırtıyor. En son "Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına" çağrısı yaptı. Bir başka Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni güçlendirme mesajı verdi. Sistem tartışmaları bir süredir Türkiye siyasetinin gündeminde değil. Muhalefet de 'parlamenter sisteme dönüş'ü eskisi kadar dillendirmiyor. Siz mevcut sistemde, süreç açısından yol alınabileceğini düşünüyor musunuz?
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yasal düzenlemelere ilişkin çıkışı önemlidir. Kıymet biçiyoruz. Bu çıkışın gereğinin yerine getirilmesinde sorumluluk iktidara aittir. İktidar, ortağı olan Bahçeli’nin sözlerine kulak vermelidir. DEM Parti olarak bu çıkışın gereklikleri ve daha fazlasının yapılması hususunda iktidardan artık irade göstermesini ve adımlar atmasını bekliyoruz. Davul onda, tokmak onun elinde… Herhangi bir kimse ve olayı bahane etmeden adımlar atması gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yasama-yürütme-yargı erkleri arasındaki ayrımı tamamen ortadan kaldıran, yürütme erkinde güç temerküz eden bir sistemdir. Kuvvetler ayrılığının belirgin olduğu demokratik bir sistemin inşa edilmesi Türkiye’nin en temel ihtiyacıdır. Demokratik Cumhuriyetin inşa edilmesinin yolu buradan geçer.
Kürt meselesinin çözümüyle sistemin karakteri arasında elbette doğrudan ilişki vardır. Kürt meselesinin kalıcı bir şekilde çözülmesinin demokratikleşme, özgürlükler ve hukuk sisteminin tam anlamıyla yaşama geçmesi zemininde olması en büyük talebimizdir.
DEM Parti İmralı Heyetinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la yaptığı son görüşme nasıl geçti, neler konuşuldu?
Heyetimiz Sayın Cumhurbaşkanına kendi gündemlerini sundu. Sürece dair atılacak adımların, atılması gerektiği yönünde görüşlerimiz beyan edildi. Ayrıca somut ve güven verici adımların atılması için TBMM’nin, ilgili bakanlıkların ve kamu kurumlarının çalışmalarına dair görüş alışverişi oldu. Üzerinde en çok durulan başlıklardan biri yasal çerçevenin gecikmeden çıkarılmasına dönük oldu diyebilirim.
Tüm bu başlıkları elbette tartıştık. DEM Parti olarak, sürece dair kararlılık temelinde, süreci hızlandıracak yeni çalışmalar önümüze aldık. Ayrıca ortak rapor konusu önemli bir başlık oldu bu süreçte.
Hemen ardından İmralı'ya gidildi. Öcalan'ın ilettiği mesajları parti içinde nasıl değerlendirdiniz?
Öncelikle Sayın Öcalan’ın son derece sağlıklı ve moralli olduğunu, herkese selam yolladığını belirteyim. Sayın Öcalan’ın görüşmeyi Demokratik Entegrasyona giriş toplantısı olarak adlandırması tarihi önemdedir. Bir aşamanın bitmek, diğer aşamanın başlamak üzere olduğunun; bunun için nesnel zeminin hazır olduğunun göstergesidir. Bu yeni aşamada iktidar ve devlet üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli, TBMM 86 milyonun faydasına olan çerçeve yasa ve demokratikleşme adımlarını atarak demokratik entegrasyona katkı sağlamalıdır.
21. yüzyılı ve cumhuriyetin ikinci yüzyılını yaşadığımız bu çağda artık insanları tekçilik cenderesinde tutmaya çalışmak, her farklılığı tek bir kimlik etrafında tanımlamak hem imkânsız hem anlamsız hem de çağ dışıdır. Dolayısıyla Türkiye tüm farklılıkların tanındığı ve zenginlik kabul edildiği bir denkleme geçmelidir. Sayın Öcalan’ın özgür yurttaşlık vurgusu bu bağlamıyla da önemli ve özeldir.
Bu görüşmenin detaylarıyla birlikte bir kez daha görülmüştür ki, Sayın Öcalan Demokratik Cumhuriyetin inşasında fikri ve siyasi bir irade ortaya koymuştur. Sayın Öcalan’ın vurguladığı "müthiş bir demokratik siyaset yürüteceğiz" diyor. Bu yaklaşım demokratik mücadelenin tıkanan damarlarını açmak için önemli bir motivasyondur. "Günü değil tarihi kurtarmaktan söz ediyoruz, bu da Kürt’süz olmaz" sözü Türkiye realitesinin kendisidir. Özcesi, Sayın Öcalan’ın çok yoğun bir çalışma içinde olduğunu ve buna yakışır bir şekilde siyaset kurumunun barış için çalışması gerektiğini ifade etmek isterim.
"Kürtler menüde değil masada"
Son olarak Suriye'de Şam hükümeti ile SDG arasında imzalanan 30 Ocak anlaşmasının ardından Münih Güvenlik Konferansında önemli görüntüler verildi. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in katılımını ve üst düzey yetkililerle görüşmelerini ne anlama geliyor?
Münih Güvenlik Konferansında içinde Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in olduğu ve özerk yönetimin temsil edildiği Suriye heyetinin ABD, Fransa ve Suudi Arabistan başta olmak üzere çok sayıda devletin temsilcileriyle görüşme gerçekleştirmesi tarihidir. Deyim yerindeyse "Kürtler artık menüde değil, masada" sözünün ilk adımlarının gerçekleşmesidir.
Fakat burada iki noktayı unutmamak gerekir. İlki menüde değil, masada olmayı sağlayan şey Rojava’ya dönük saldırılar esnasında Kürt halkının ve dostlarının dünyanın dört bir yanında aynı anda gerçekleştirdiği demokratik protestolardır. Aynı zamanda Kürt halkının dostlarıyla birlikte yürüttüğü uluslararası diplomasidir. İkincisi Münih’te ortaya çıkan diplomatik tanınmaya dair kazanımın bir komployla tekrar geriye götürülebileceği riskidir. Yani Kürtler ve dostları bu kazanımları korumak ve büyütmek için sürekli alarmize kalmalı ve rehavete kapılmamalıdır. Biz DEM Parti olarak ortaya çıkan kazanım tablosundan memnunuz ama riskleri görerek mücadelemize halklarımızla birlikte devam edeceğiz.
SDG'nin Münih'deki temsiliyetine Türkiye'den herhangi bir tepki gelmedi. Ancak hemen iki gün önce Avrupa Parlamentosu'nun 'Rojava' kararına jet hızıyla yalanlandı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı kararı, yanlış ve art niyetli buldu. Bu tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Avrupa Parlamentosu’nun Suriye’deki Kürtlerin ve azınlıkların korunmasına ilişkin kararı, bölgenin kırılgan siyasi dengelerini yansıtması açısından son derece önemlidir. DEM Parti açısından bu kararın değeri, Kuzeydoğu Suriye’de sivillerin korunması, ateşkesin sürdürülebilirliği ve ülkenin etnik-dinsel çoğulluğunun anayasal güvenceye bağlanması gibi temel ilkeleri uluslararası gündeme taşımasıdır. Karar; SDG’nin yeni Suriye ordusuna entegrasyonu, Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınması ve ateşkesin korunması gibi konularda net bir çerçeve çizmekte, Suriye’nin uzun vadeli istikrarı için azınlık haklarının gözetilmesini zorunlu bir ön koşul olarak ortaya koymaktadır. Yanı sıra karar metni; Kürtlerin tam tanınma, eşit hak ve siyasal katılımının istikrarlı ve kapsayıcı bir Suriye için vazgeçilmez olduğunu vurguluyor; sivil altyapıya saldırılar, zorla yerinden etme gibi ihlallerin uluslararası insancıl hukuka aykırı olabileceğini ve hatta savaş suçu düzeyine varabileceğini hatırlatıyor.
Türkiye Dışişleri Bakanlığının "yanlış ve art niyetli" diyerek topyekûn yalanlaması doğru bir yaklaşım değildir. Türkiye de devam eden sürecin ruhuna da terstir. Bize göre Türkiye, AP'nin kararını reddetmek yerine Suriye'nin geleceğine yapıcı bir biçimde dahil olmalı. Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin ve bütün etnik, dini toplulukların haklarını bir tehdit olarak değil istikrarın güvencesi olarak ele almalıdır. Böylelikle Türkiye, uluslararası arenada azınlıklara ve demokratik değerlere önem veren, bölgesel istikrarı önemseyen bir aktör olarak daha fazla değer görecektir. Ayrıca daha önce de ifade ettik, Suriye’de Kürtler ile tüm halkların eşit yurttaşlığını hedefleyen siyasi çözüme katkı sunmak gerek. Bu hem Türkiye’nin güvenliğine hem de bölgesel barışa hizmet eder.
Röportaj: Ayşegül Başar
19 Şubat 2026
