Hatimoğulları: Yakılan silahlardan sadece kül kalmasın; hukuk, kardeşlik, barış ve ortak yaşam doğsun

Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları, Meclis Grup Toplantımızda güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, şunları söyledi:

Değerli basın emekçileri, ekranı başında bizleri dinleyen, izleyen değerli halklarımız ve bugün grubumuza gelen değerli konuklar, milletvekillerimiz, Ankara ve İstanbul il örgütlerimiz ve bütün arkadaşlarımız hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Japonya’da gözaltında yaşamını yitiren Murat Çiçek’in ölümünü aydınlatın 

Değerli arkadaşlar, bugün konuşmama acı bir kayıp ile başlayacağım. Hakkarili Kürt sanatçı Murat Çiçek, Japonya’da gözaltına alındı ve gözaltında hayatını kaybetti. Günler geçiyor aradan ailesine anca o zaman haber veriliyor. Ve Japonya makamları Murat Çiçek’in gözaltındaki ölüm nedenini henüz açıklamış değil. Buradan Japon makamlarına seslenmek istiyoruz. Sorumluları mutlaka tespit etmelisiniz, bu konuya mutlaka açıklık getirmelisiniz. Ve yine aynı makamlara şunu belirtmek isterim. Japonya'nın mültecilik politikası ne olursa olsun, o göçmen hangi ülkeden gelmiş olursa olsun sizin ülkenize, her ülkenin yapması gerektiği gibi Japonya’nın da onların can güvenliğini korumak gibi bir görev ve sorumluluğu var. Japonya’da bir kaç bin Kürdün yaşadığını ve onlara olağanüstü aşağılayıcı, zaman zaman hedef gösterici genel yaklaşımların olduğunu biliyoruz. Bu çözülsün diye biz defalarca kez ilgililerle, Japon yetkilileriyle görüşmeler de gerçekleştirdik. Ama sonuç alamadık. Murat Çiçek aynı zamanda bir Türkiye yurttaşıdır ve burada Türkiye Dışişleri Bakanlığı'na da çok önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bir yurttaşımız Japonya'da gözaltındayken ölüyor ve bu konuda siz hala ne ailesine ne kamuoyuna tek kelime dahi açıklama yapmış değilsiniz. Ne kadar takip ettiğinizi de bilmiyoruz ve buradan ben hariciyeye de sesleniyorum. Bu konuyla ilgili elinizi taşın altına koyun ve Murat Çiçek'in ölümünü aydınlatın. Bu konuda kamuoyu sizden yanıt bekliyor. Ve biz DEM Parti olarak bu davanın sonuna kadar takipçisi olacağız. Buradan Murat Çiçek'in ailesine, sevenlerine ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.
Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz hafta Urfa'daydık. Urfa'da Akçakale'ye bağlı Zoncuk köyündeydik ve köyde çok sayıda kadınla, köy halkıyla, çevre köylerden gelen Araplarla, Kürtlerle toplantı gerçekleştirdik, buluşmalar gerçekleştirdik. Ve bir kez daha gördük ki birçok kentimiz gibi, aslında Türkiye'nin tamamı gibi Urfa da çok dertli. Urfa'da eğitim dert, sağlık dert, tarım bambaşka bir dert ve şunu söyledi bize Urfalılar, Zoncuk köylüleri. Akçakaleliler, "Akçakale Devlet Hastanesi'nde doktor bulamıyoruz." dediler. Kamu kurumlarında "Görevini yerine getirecek liyakatli insan bulamıyoruz" dediler ve "Kamu kurumlarına gittiğimizde bazı kamu görevlileri bize kötü davranıyorlar" dediler. Bir ağır tablo da tarlalarda. Mazot, gübre, ilaç, sulama, elektrik. Urfa'da hepsi sorun. Hepsi. Bakın maliyetler tavan yaptı, üretim can çekişiyor.

Üretim can çekişirken köylünün toprağı da elinden alınıyor 

Türkiye'de AKP iktidarı döneminde izlenen tarım politikalarını çokça eleştirdik ve izlenmesi gereken politikaları buradan, bu kürsüden de çokça ifade ettik. Bakın Urfalı ne yaşıyor? DEDAŞ çiftçinin kuyudan su alımını engellemek için inanmayacaksınız ama elektrik direklerini söküyor. Akıl alır gibi değil. Toprağını sulamayan çiftçi toprağından kopuyor. Bakın Suruç’ta 30 bin dönüm, Harran’da on binlerce dönüm arazi boş kalmış ve ekilmemiş. Ve dolayısıyla Türkiye’ye tarım konusunda en büyük desteği sağlayacak olan Urfa Harran Ovası şu an çok önemli bir bölümü boşta ve ekilmemiş. Neden ekilmemiş onu da söyleyelim. Pamukta dönüm başına 2 bin lira, buğdayda 3.150 lira, mısırda 900 lira zarar ediyor çiftçi. Nasıl eksin? İnsan bile bile zarar edeceğini bile bile niye eksin? Nasıl eksin? Hangi ürünü eksin çiftçi? Çiftçi borçlu, çiftçi icralık olmuş durumda. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Cumhurbaşkanlığı bir kararname çıkarıyor. 7680 sayılı kararda mera olarak kullanılan yaklaşık 2945 dönümlük alanı sanayi alanı ilan ediyorlar. Köylüler tarım ve mera arazilerinin ellerinden alındığını, geçim kaynaklarının yok edildiğini ifade etti. Dalca'dan sınır köylere, Köşeren'den Çinpolat'a kadar birçok köyü etkileyen bu süreç yalnızca toprağın değil, üretimin, hayvancılığın, köy yaşamının geleceğini talan ediyor, yok ediyor. Üretim can çekişirken köylünün aynı zamanda toprağı da elinden alınıyor.

Tarımı bitiren ve bizi dışa bağımlı hale getiren politikalardan derhal vazgeçin 

Zoncuk'ta Urfa'da gördüğümüz bu tablo aslında Türkiye'nin tamamının resmidir. Bu ülkenin karnını doyuran çiftçiyi bu hale getirmek demek, bu ülkeyi açlığa ve yoksulluğa mahkum etmek demek. Biz çok kez ifade ettik buradan. Bakın, Türkiye bir tarım ülkesi. Türkiye geçmiş dönemde tarım ihracatında ilk 9 ülke içinde yer alırken şimdi hububata bağımlı bir ülke pozisyonuna geldik. Savaş halindeki Ukrayna'dan buğday, arpa ithal eder bir pozisyona geldik ya. Saman ithal ediyoruz biz ya. Böyle bir ülkeye dönüştük. Bu akıl alır gibi değil. Ve bu ülkede pandemi bize gösterdi ki, aslında bütün dünyaya gösterdi, tarım politikasını doğru işletmek, Türkiye gibi toprağı, taşı, suyu verimli olan bir ülkenin tarım politikalarını doğru bir biçimde desteklemek ve geliştirmek o ülkenin aç kalmasının önüne geçer. Biz bunu pandemide deneyimledik. Sanayisi en gelişmiş olan ülkeler açlıkla baş başa kaldılar pandemide. Ama tarım ülkelerinin karnı doydu. Bahçeden ektiği sofrasına geldi. O yüzden buradan bir kez daha AKP iktidarına sesleniyoruz. Tarımı tüketen, bitiren ve bizi dışa bağımlı hale getiren bu politikalardan derhal vazgeçin. Ve tekrar Urfa'ya dönüyorum. Urfa'da ve bölgede DEDAŞ zulmü derhal bitmeli. Çiftçi desteklenmeli. Gübre, tohum, elektrik sulama desteği sağlanmalı. Kredi borçları belli oranlarda silinmeli. Ve buradan ben bir kez daha büyük bir misafirperverlik gösteren Zoncaklılara, Urfa halkına, Akçakalelilere selam ve sevgilerimizi gönderiyorum. DEM Parti yanınızda, yalnız değilsiniz.

NATO bildirisinde barışa, eşitliğe, demokrasiye ve adalete dair hiçbir şey yok 

Değerli Türkiye yurttaşları, değerli arkadaşlar, bakın aylardır ve sadece Türkiye'nin değil bütün dünyanın gündeminde ne vardı? NATO zirvesi vardı. NATO zirvesi en nihayetinde Ankara'da toplandı. Ve bu zirve nasıl bir atmosferde toplandı? Ona bakalım. Soğuk savaş sonrası kurulan istikrar, işbirliği ve kurallara dayalı olduğu söylenen düzenin çatırdadığı bir dönemde. İnsanlık değerlerinin kapitalist emperyalist çarkın içinde un ufak edildiği bir dönemde. Ukrayna'da savaşın sürdüğü, Gazze'nin enkaz altında olduğu, Lübnan'a saldırıların devam ettiği bir dönemde. İran'la İsrail-ABD arasındaki gerilimin yeniden patlak verdiği bir dönemde gerçekleşti. Ve zirvenin sonuç bildirgesine de yansıdığı gibi Hürmüz bu gerilimin tam da göbeğinde. NATO zirvesinin sonuç bildirisine de dönüp baktığımızda barışa, eşitliğe, demokrasiye, adalete dair hiçbir şey yok. Bütün dünya açlıkla karşı karşıya, yoksullukla karşı karşıya onlar nasıl daha fazla silah satın alırızın derdine düşmüş durumdalar. Biz zaten öyle demokrasi ile ilgili, insan hakkı ile ilgili bir şeyi zaten beklemiyorduk NATO'nun sonuç bildirgesinden ve görüşmelerinden. Bu zirvenin ana fikri şuydu: Savunma sanayi, silah tedariği ve savaşa hazırlıklar büyüsün. Yapay zeka destekli silah sistemleri, siber savaş altyapıları, uzay teknolojileri ve 50 milyar doları aşan silah anlaşmalarının geldiğini gördük ve öncelik olarak bunlar ilan edildi. Savunma harcamalarını hepimiz hatırlayacağız. Zaten üye olan her ülkenin milli gelirinin yüzde 5'inin buraya yani silahlanmaya ayrılması gerektiği ile ilgili karar alınmıştı. Peki bütün bu kaynaklar nereden gelecek?

Türkiye adım adım önceliği olmayan savaş ve çatışmaların tarafı haline getiriliyor 

Silaha akan her kuruş, silaha para akıtan her ülke işçinin, emekçinin, yoksulun hakkını gasp ediyor. Boğazımıza giren lokmaya el koyuyorlar. Eğitim, sağlık, dünya ölçeğinde iyice gerilemiş durumda. Bakın çok sık ifade ederiz. Batı burjuvazisinin bir kazanımı vardı. Bazı sosyal haklar verilmiştir batıda. Şimdi inanın o haklar da tek tek insanların elinden artık alınıyor. Ve böylece silaha kaynak sağlıyorlar. Dünya diyalog yerine caydırıcılığa, hukuk yerine güce yatırım yapıyor. Dünyayı güvenli kılan daha fazla silahlanmak mıdır? Daha fazla savaşın ve çatışmanın önünü açmak mıdır? Yoksa uluslararası düzeyde kabul gören insanı ve doğayı merkezine alan bir hukuku tesis etmek midir? DEM Parti olarak bizim yanıtımız nettir. DEM Parti olarak biz doğayı ve insanı merkezine alan evrensel bir hukuktur bu dünyayı kurtaracak olan diyoruz. Ankara zirvesi barıştan değil, silahtan yana cevap verdi. Gazze'deki insani soykırıma karşı ateşkes ve uluslararası hukuk için güçlü bir irade ortaya konmadı. O timsah gözyaşı akıtanlar var ya Filistin için NATO görüşmelerinde suspus oldular. Mesela AKP iktidarı Filistin gündemini doğru düzgün dile getirmedi bile NATO görüşmelerinde. Türkiye savunma sanayi, asker sayısı, enerji koridorları ve göç yönetimi bakımından kritik bir ülke olarak konumlandırılıyor. Bakın bu NATO'dan çıkan en önemli sonuç ve tespitlerden biri bu. Bir diğeri Türkiye ordusu gerekirse AB'nin askeri savunma gücü olabilir. Şimdi bu tartışma gündeme gelmiş durumda. Bunun anlamı çok açık. Bakın Türkiye adım adım önceliği olmayan savaş ve çatışmaların şimdiden tarafı haline getiriliyor. Ve iktidar bunu, bütün bu görüşmeleri bir başarı hikayesi olarak aktarıyor. Oysa bu bir başarı değildir, bir başarısızlıktır. Bize ait olmayan savaşlara şimdiden taraf olmak ve şimdiden ortak olmaya hazırlanmak başarı değil, başarısızlıktır. Orduyu buralara yedeklemektir. NATO 3.0 denilen yeni dönem öncekiler gibi sefalet, açlık ve ölümden başka bir şey getirmedi, getirmeyecek. Ve bizler bir kez daha NATO'ya hayır, barışa evet diyoruz. Ölüme hayır, yaşama evet; silaha hayır, refaha evet diyoruz. 21. yüzyılda başka bir dünya mümkün. Bu dünyayı biz kurabiliriz. Başka bir dünya demokratik sosyalizmdir ve biz bunu pekala kurabiliriz, kuracağız.

NATO zirvesinde baskı ve zulüm de zirve yaptı

NATO sadece bu yönüyle yansımadı. Bir de baskıyla yansıdı. Bir de gözaltılarla, bir de şiddetle yansıdı. Bakın NATO zirvesinde Ankara'da yaşanan baskılar bir kez daha Ankara'yı sınıfta bıraktı. Ankara'da fiilen sokağa çıkma yasağı uygulandı. Protesto hakkını kullanan ya da kullanma ihtimali olan insanlar bir şekilde gözaltına alındı. Bakın gözaltı ve tutuklamalar oldu yoğun bir şekilde. Milletvekillerine ve çok sayıda arkadaşlarımıza polis şiddet uyguladı. Daha vahimi basında yaşandı. Bakın Türkiyeli gazeteciler NATO zirvesini izlemekte zorlanıyorlar. Yansıdı da basına kısmen. Gidip izleyemedi Türkiyeli gazeteciler. Yabancı gazetecilerin katıldığı bir oturumda NATO Genel Sekreterine Türkiye'deki gözaltıları ve yaşanan baskıyı yabancı gazeteciler soruyor. Ve bununla ilgili TRT ne yapıyor? Çeviriyi o esnada durduruyor, yayını durduruyor ve bilginin Türkiye halkına akmasını, Türkiye toplumuna akmasını engelliyor.İktidar NATO zirvesinden güçlü bir imaj yaratmak istedi ve bu imajı nasıl yaratmak istedi biliyor musunuz? Sadece o şatafatlı organizasyonla değil, aynı zamanda insanların evlerine gece yarıları kapılarını kırarak girip sivil insanların yattığı yatağında başına silah dayayarak güç göstermeye çalıştılar. Ve insanları sokakta yaka paça gözaltına alarak, başına silah dayayarak, gaz kullanarak, job kullanarak insanları gözaltına aldılar. Bu iktidarın çizmeye çalıştığı aslında güçsüz olan güçlü imaj. NATO zirvesinde de baskı ve zulüm tavan yaptı, zirve yaptı. 

Mizahı, gülmeyi ve düşünmeyi hapse attılar

İktidar ülkeyi baskıyla ve zulümle yönetmeye adeta ant içmiş. Bakın Deniz Göktaş toplumu güldürdüğü için gözaltına alındı. Mizahı hapse attılar. Gülmeyi hapse attılar. Düşünmeyi hapse atıyorlar. Ben Göktaş'ın cezaevine konduğu vakit şunu düşündüm. Devekuşu kabaresini hatırlayacaksınız. 1980 askeri cuntanın darbeyi gerçekleştirdikten sonra cunta yönetiminin devam ettiği bir dönemde yani 1984'te aradan 4 yıl geçmiş sadece ama Zeki Alasya ve Metin Akpınar'ın Yasaklar oyunu izletiliyor. Yasaklar oyununda 80 darbesinin ve askeri cuntanın yarattığı yasaklar, özgürlüklerin gaspı anlatılıyor ve aynı zamanda o postalları yani darbeyi gerçekleştiren komutanları, generalleri eleştiriyor. Buna rağmen 4 sene sonra yayınlanabiliyor, bu oyun izletilebiliyor. 1980 askeri cunta döneminden gördüğümüz baskının daha beterini görüyoruz şimdi. Akademi öyle, bilim öyle, sanat öyle. Yazarlarımız, çizerlerimiz, gazeteciler hepsi bu baskı altında. Ve kuyu tipi hapishanesine koydular Deniz Göktaş'ı. Kuyu tipi hapishanesinde insanlık dışı muameleyi protesto etmek için tam 260 gün açlık grevi yapan Gürkan Türkoğlu açlık grevini bitirdikten sonra gördüğü tedavide yaşamını kaybetti. Burada da kendisini bir kez daha anıyorum. Ve sayısız gazeteci hapse kondu. Sosyal medya hesaplarının erişimleri engelleniyor. Bu ülkenin onurlu sanatçıları yargılanıyor. Sanatında halkın sorularını ve taleplerini dile getiren sevgili Ferhat Tunç hakkında verilen cezalar var ve şimdi sürgünde kalmak zorunda. Ve yine sevgili Pınar Aydınlar yargılanıyor. Hakkında ceza kararları verildi. Bu baskılardan seçilmiş muhalif yerel yöneticiler ve aslında aynı zamanda onları seçen yani halkın iradesi de cezalandırılıyor.

Hapisteki bütün seçilmişler derhal serbest bırakılmalı 

Geçtiğimiz gün Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner ve çok sayıda arkadaşı gözaltına alındı. Muhalif belediyelere dönük operasyonların ardı arkası kesilmiyor. Biz buradan defaatle çağrı yaptık. Buradan bir kez daha çağrımızı yineliyoruz. Hüseyin Can Güner serbest bırakılmalı. Varsa yargılanması gereken bir durum bir seçilmiş olarak tutuksuz yargılanmalı ve hapishanedeki bütün seçilmişler derhal serbest bırakılmalı. Siyaset mahkeme koridorlarında mengeneden geçirilmemeli. Siyaset halkın iradesinin, saygının üzerinde eşit, adil ve demokratik bir şekilde yükselmeli. Ve bütün toplum artık yeter diyor. Bizler de artık yeter. Êdî bes e, hayc baka, kefakin Allah diyoruz.

Hocalarımızın ve akademisyenlerin verdikleri mücadelenin sonuna kadar yanındayız 

Ve değerli Türkiye halkları, Türkiye yurttaşları bakın bugün aramızda geçtiğimiz günlerde işten çıkarılan akademisyenler var. İstanbul'da çok sayıda vakıf üniversitesi 150'nin üzerindeki akademisyeni keyfi bir şekilde işten çıkardı. İşten çıkarılan akademisyenlerden Profesör Doktor Feryal Saygılıgil ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Yönetim Kurulu Üyesi ve aynı zamanda Öğretim Üyesi olan Doktor Nur Tuğçe Biga bugün aramızdalar. Ben bir kez daha hoş geldiniz diyorum sizlere. Şu net bilinmeli ki biz bütün akademisyenlerin yanındayız. Haksız ve hukuksuz bir şekilde işinden edilen herkesin. Bakın üniversiteler ticarileştiriliyor. Eğitim ve bilim yuvaları özgürce üretim yapamıyor, eğitim veremiyor. Bu sistematik bir şekilde engelleniyor. Kar odaklı, güvencesiz ve biatçı bir çalışma şekli dayatılıyor ve bunun normalleşmesini sağlamak istiyorlar. Buna karşı mücadele eden akademisyenler hedef alınıyor. Mobbinge maruz bırakılıyorlar. Bakın KHK'lılar açlıkla işsizlikle tedip edilmeye çalışıldı. Ama hiç kimse aç kalsa da onurunu çiğnetmedi ve dimdik onurlu bir şekilde mücadelelerini veriyorlar. Şimdi vakıf üniversitesi hocalarımız işten çıkarılıyor ve biz bunu asla kabul etmiyoruz. Ve şu bilinmeli ki ne yaparlarsa yapsınlar hocalarımızın başı dik onurlu bir şekilde mücadele veriyorlar. Ve ne yaparlarsa yapsınlar, biz hocalarımızın, akademisyenlerin verdikleri mücadelenin sonuna kadar yanındayız. Bu yolu sizler asla yalnız yürümeyeceksiniz. Hep beraber kazanacağız, mutlaka kazanacağız.

14 Temmuz direnişi insan onurunun teslim alınamayacağını gösterdi 

Evet, değerli halklarımız, güvenlik tartışmalarının böylesine silaha kilitlendiği bir haftada Türkiye kendi yakın tarihinin en ağır yüzleşme günlerini art arda yaşadı. Dün Zilan Katliamının 96. yılıydı. Bugün 14 Temmuz Amed zindanlarının direnişinin yıldönümü. Geçen haftaysa PKK'nin silahları yaktığı 11 Temmuz'un 1. yılını geride bıraktık. Bu tarihler birbirlerinden bağımsız değil. Hepsi aynı meseleye işaret ediyor. İnkar ile demokrasiyi, çatışmayla barış arasındaki yüz yıllık mücadele. Zilan Deresi'nde binlerce Kürt, kadın, çocuk, yaşlı denmeden katledildi. Yalnızca canlar alınmadı. Bir halkın hafızası yok edilmek istendi. Ardından 96 yıl geçti ama hala gerçekler açığa çıkarılmadı. Bir yüzleşme sağlanmadı. Adalet yerini zaten hiç bulmadı. Yıllar sonra aynı inkarcı anlayış Diyarbakır Cezaevi'nde işkenceyle sürdü. Ama orada tarihe kazınan yalnızca zulüm olmadı. Kemal Pirlerin, Hayri Durmuşların, Akif Yılmazların, Ali Çiçeklerin öncülüğünde yükselen 14 Temmuz direnişi insan onurunun en ağır baskı altında bile teslim alınamayacağını gösterdi.
Ben buradan Zilan'da yitirdiklerimizi, 14 Temmuz'da direnerek hayatını kaybeden bütün devrimcileri ve yurtseverleri saygıyla, minnetle anıyorum.

Barış tek başına silahların susması değil, hukuku kurdukça gerçekten barış olur 

11 Temmuz'da Süleymaniye'de silahlar yakıldı. Ve Türkiye'de kalıcı barışı konuşmak için gerçekten tarihi bir fırsat doğdu. O ateş siyasetin, diyaloğun, demokratik çözüm iradesinin önünü aydınlattı. Tarih bazen bir kareye sığar. İşte o karelerden birine biz Süleymaniye'de geçtiğimiz sene 11 Temmuz'da tanıklık ettik. Ve şimdi sıra bu süreci hukuka, Meclis iradesine, kalıcı barışın güvencesi olacak yasal zemine dönüştürmekte. Defalarca söyledik. Barış tek başına silahların susması değil, hukuku kurdukça barış gerçekten barış olur. 22 Ekim girişiminden ve 27 Şubat'taki tarihi çağrıdan bu yana söylenen temel söz hiç değişmedi. Hukuk. Kalıcı bir çözümün zemini hukuk olmalı ve teminatı da yasa olmalı. Bu yüzden kamuoyunun büyük bir merakla beklediği çerçeve yasa artık çıkmalı. Yüz yıllık bir meseleyi tek bir yasayla çözemeyeceğimizin hepimiz farkındayız. Ama ilk düğmeyi doğru iliklemek zorundayız. Çünkü yanlış iliklenen ilk düğme, geri kalan her düğmeyi yanlış hale getirir. Bu yaz mevsimini heba etmeyelim. Temmuz'da çerçeve yasayı çıkaralım. 1 Ekim'de Meclis açıldığında bu kök yasayı güçlendirecek demokratik ve özgürlüklerin önünü açacak düzenlemeleri bir bir hayata geçirelim. Farklı düşündüğümüz noktalar olabilir. Bunları müzakereyle ve ortak akılla pekala çözebiliriz.

Barışın kapısından herkes tereddüt etmeden rahatlıkla geçebilmeli 

İşte tam burada siyaset kurumunun tamamına ülkemizin yüklemiş olduğu büyük ve acil görev ve sorumluluklar düşüyor bu süreçte. Kimse kendi sorumluluğundan kaçmamalı, kimse izleyici pozisyon fonksiyonunda olmamalı. DEM Parti olarak dört temel başlığın artık ertelenemeyeceğini düşünüyoruz. Bu başlıklarımız sırasıyla şöyle bakın. Birincisi kapsayıcı bir kök yasa. Barışın hukuku tarafların iradesini ve muhataplığını tanıyan bir zeminde kurulmalıdır. O gelir, bu gelmez tartışması olmamalı. Kategoriler olmamalı. Barışın kapısından herkes tereddüt etmeden rahatlıkla geçebilmeli. İkincisi, Meclis Komisyonunun raporlarında da yer aldığı gibi kayyım anlayışı son bulmalı. AİHM ve AYM kararları uygulanmalı ve seçilmiş irade tam anlamıyla güvence altına alınmalı. Üçüncüsü, demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalı. Adliye koridorlarıyla, cezaevleriyle değil siyasetle konuşan bir Türkiye'ye dönüşmeli. İnsanın varlığı ve barış içindeki ortak yaşamı gerçekten son derece önemsenmeli ve bunu merkezimize alarak bizler çalışmaları yürütmeliyiz. Dördüncüsü Sayın Abdullah Öcalan'ın iletişim ve çalışma koşullarının demokratik çözümün ihtiyaçlarına uygun özgür bir biçimde düzenlenmesi. 

Şimdi yaraları derinleştirme değil iyileştirme zamanı 

Biz biliyoruz. Yaklaşık 50 yıldır devam eden savaş ve çatışmalar sürecinde herkesin yüreğinde derin bir yara var. Şimdi bu yaraları derinleştirme değil iyileştirme zamanı. Ve Sayın Öcalan Türkiye çözümünden ve bu yaraları iyileştirmekten yanadır. Ortak yaşamdan yanadır ve özgür çalışabilirse bu yaraları sarma konusunda çok önemli bir rol üstlenecektir. Toplumla rahatça konuşabilen, düşüncelerini özgürce paylaşabilen, çözüm perspektifini anlatabilen bir Öcalan Kürt halkının ve tüm Türkiye'nin önünü açar. Bu sürecin muhataplarına sesleniyorum. Hiçbir çözüm sürecinde yüzde yüz bir mutabakat olmaz. Olmasını da bekleyemeyiz zaten. Ama hepimizin üzerinde birleşmesi gereken bir tek ilke var. Sorunlar konuşularak, diyalogla, müzakereyle ve buna uygun olarak atılacak somut adımlarla ve pratikle çözülür.

PKK'nin aldığı tarihi kararların sonuçlarını hayata geçirecek bir hukuk için elinizi çabuk tutun

Ekranlarda, kürsülerde, siyasetin kendi dilinde hala ötekileştirici hala kışkırtıcı bir üslup var. Hakir gören, çözümsüzlüğü dayatan bir dil var. Bu barış üretmez. Bu mevcudu sürdürür sadece. Bizse barışı üretecek bir dille konuşmak zorundayız. Bu dili herkes böyle kurmak durumunda. Bakın ülkenin 86 milyon yurttaşı kimliğiyle, diliyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve onurlu bir yaşam hakkına sahip olmalı. Kürtlerin kimlikleriyle yaşama ve örgütlenme hakları vardır. Ve buradan iktidara sesleniyoruz. PKK'nin aldığı tarihi kararların sonuçlarını hayata geçirecek bir hukuk için elinizi çabuk tutun. Barışın gerektirdiği siyasi cesareti gösterin. Yasayı daraltmayın. Daha fazla ertelemeyin ve bu özel düzenlemeyi bir oldu bittiye getirmeyin. 

11 Temmuz'da yakılan silahlardan sadece kül kalmasın; hukuk, kardeşlik, barış ve ortak yaşam doğsun

Buradan yine muhalefete sesleniyoruz. Barış hiçbir partinin mülkü değildir. Demokrasiye inanan herkesin ama herkesin ortak sorumluluğudur. Bu mesele başka bir bahara ertelendikçe sadece Kürt meselesi büyümüyor. Kürt sorunu derinleşir, büyür ve demokrasi açığı daha da büyür. Sivil topluma, emekçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere, gazetecilere, aydınlara, yazarlara, sanatçılara, inanç topluluklarına seslenmek istiyorum. Barış sadece Kürtlerin meselesi değildir. Türkiye halklarının, Ortadoğu'nun, savaştan yorulmuş olan bu coğrafyanın tamamının ortak sorunudur. Ve bu konuda bizler sadece izleyen, "Hele bekleyelim, bakalım ne olacak?" diyen pozisyondan çıkmalıyız. Barışı hep birlikte daha güçlü sahiplenmeliyiz. Barışı daha güçlü sahiplenmeliyiz ki bu iktidar ve devlet daha çok adım atsın. 11 Temmuz'da bakın silahlar yakıldı. O ateşten geriye sadece kül kalmasın. O ateşten hukuk dolsun, kardeşlik doğsun, barış doğsun, ortak yaşam doğsun. Kürt halkı, Türk halkı, Araplar, Êzidîler, Ermeniler, Hıristiyanlar, Sünniler, Aleviler, Müslümanlar ezcümle burada. Sayamadığım bütün farklı halklar ve inançlar olarak 86 milyon yurttaşımızın kendini özgürce gururla bu ülkede büyük bir mutluluk yaşayabileceği bir atmosferi doğuralım hep beraber.

Barış etrafında kenetlenerek bu yolda yürümeye devam edeceğiz 

Bunun koşulları hazır. Bunun koşullarının ilerletilmesi lazım. Adım atılması lazım bunun için. Ve gelin bu aşamada sürecin hukuki zemine kavuşmasının gecikmelerine son verelim. Bu süreçte gecikmelerden kaynaklanan, "yasayı başka bahara bırakırsak da bir şey olmaz" diyen anlayış ve iktidar yaşanabilecek tıkanıklıkların siyasi sorumluluğunu halka anlatmak zorundadır. İktidar atmadığı her adımın gerekçesini topluma açıklamakla yükümlüdür. DEM Parti olarak dün olduğu gibi bugün de bizler barışın toplumsallaşması için daha fazla çalışacağız. Büyük bir sabırla, kararlılıkla ve dirayetle barış etrafında kenetlenerek bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biz barışa yürekten inanıyoruz. Çünkü biz Türkiye'de Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmesinin koşullarının fazlasıyla olgunlaştığının farkındayız. 

Artık sözden ve niyetten çıkarıp pratik adım atılmalı, çerçeve yasa parlamentoya gelmeli

Ve bunun mevcut olan devlet ve iktidar anlayışı tarafından da böyle görülmesi gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Daha çok kan atmasın. Daha fazla anneler ağlamasın. Daha fazla bu topraklara insan kanı karışmasın. Ortadoğu coğrafyasında, petrolden daha çok insan kanı var bu topraklarda. Artık yeter. Artık yeter ve barışı tesis etmek için ortada bir engel yok. Artık sözden ve niyetten çıkarıp pratik adım atılmalı ve meclis kapanmadan mutlaka ve mutlaka bir saat dahi beklemeksizin üzerinde mutabık olunacak bir çerçeve yasa parlamentoya gelmeli. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bir kez daha hoş geldiniz. Baş göz üstüne geldiniz.

14 Temmuz 2026