Koçyiğit: Acı, hukukun gerekçesi haline getirilemez; hukuk akılla kurulur

Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi: 

Toplumun derdine deva olmayan torba kanunlar yasalaşıyor 

Sizler de yaz mesaisini dikkatle takip ediyorsunuz. Yaz günü aslında toplumun, insanlarımızın, halklarımızın derdine deva olmayan bir dizi torba kanununun üst üste komisyonlara ve ardından Genel Kurula gelip neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan iktidarın çoğunlukçu anlayışıyla nasıl yasalaştığını da görüyorsunuz. O torba tekliflerden ikisi de bu hafta Genel Kurul gündemine gelecek. Bunlardan birincisi öğrenci affını da içeren YÖK Kanunu. İçerisinde kapsamlı farklı yasalarda da var. Sağlık, vakıf üniversiteleri ve teknoloji transferleriyle ilgili güvenlik soruşturmalarına dair birçok düzenlemenin içerisinde olduğu yeni bir torba yasa geliyor. Bu torba yasanın da yine temel hak ve özgürlükleri genişleten, eğitim hakkını büyüten, öğrencilerin sorunlarını çözen bir yasa teklifi olmadığını hepimiz biliyoruz. Komisyon aşamasında bunun muhalefetini esaslı bir şekilde yaptık. Belki komisyon aşaması açısından şunu söyleyebiliriz. Hem partimizin hem de öğrencilerin ve muhalefetin itirazları sonucunda, daha önce öğrenci affından yararlanmış öğrencilerin kapsam içerisine alınması konusunda bir adım atıldı, bir düzenleme yapıldı. Bunun eğitim hakkı açısından önemli bir düzenleme olduğunun altını çizelim. Bu kazanım önemli. Özellikle bu konuda da partimizin çalışmasının ve mücadelesinin etkili olduğunu ifade etmek isterim.

Eğitim temel bir haktır, idarenin yetkisine göre tırpanlanamaz

Bu adımın atılmasıyla beraber birçok konuda hiç adım atılmadığını, çok sorunlu maddelerin halihazırda torba kanun içerisinde yer almaya devam ettiğini de ifade etmemiz gerekiyor. Özellikle öğrenci affında, terör örgütleriyle iltisak ve irtibat gibi son derece muğlak ve tamamen idarenin keyfi bakış açısıyla öğrencinin eğitim hakkını, yani anayasal bir hakkını gasp etmeye dönük bir düzenlemenin bu yasanın içerisinde korunduğunu görüyoruz. Bunun kabul edilebilir bir yanı olmadığını ifade edelim. Eğitim temel bir haktır, anayasal bir haktır. Eğitim, idarenin keyfine ve takdir yetkisine göre tırpanlanabilecek bir hak değildir. Ama ne yazık ki özellikle 2016 darbesinden sonra bu irtibat ve iltisak meselesi üzerinden birçok öğrencinin eğitim hakkının tırpanlandığını biliyoruz. Örneğin YÖK'ü protesto eylemine katılıyor. “Bir örgütle iltisaklı veya irtibatlı olabilir” deniyor. Ya da bir üniversite rektörlüğünün yaptığı antidemokratik uygulamaya karşı ya da ülkedeki bir antidemokratik uygulamaya karşı öğrenciler protesto hakkını, anayasal hakkını kullanıyor. Çok hızlı bir şekilde bir örgütle ilişkilendirilip irtibat ve iltisaklı denilerek öğrencilerin eğitim hakkı gasp edilebiliyor. Öğrencilerin eğitim hakkını bir şekilde onarmaya çalışan bir düzenleme önümüzde iken bu konuda adım atılmamasının da doğru olmadığını ifade etmemiz gerekiyor.

Fişleme siyasetini kalıcı hale getirmeye çalışan siyasi bir akılla karşı karşıyayız 

İkincisi, özellikle de akademisyen alımlarındaki mesele. Yani öğretim elemanlarının atamasında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yeniden belirleyici hale getirilmesi meselesi. Bunu aslında daha önce 27. dönemde Sağlık Komisyonunda çok konuşmuştuk. Bu konuda çokça tartışma yürüttük. Yeniden bu yasaya konulmuş olması aslında iki ileri bir geri anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Akademisyen, öğretim görevlisi alımında nelerin öncelik olması gerekir? Eğitimin, liyakatin, bilimsel bilginin, yazılan makalelerin vs. Peki, Türkiye'de ne öncelikli? Birincisi, aslında iktidarın kendi önceliği. İktidarı eleştirmiş mi? İktidara karşı bir pozisyonu var mı? Eleştirel düşünceye sahip mi, muhalif mi? Aslında tamamen fişleme anlayışını, siyasetin o bakış açısını bütün kurumsal aklın içerisine yedirmeye çalışan ve muhalif olanı, farklı olanı, eleştireni kendi bünyesine almak istemeyen bir yaklaşımın yine bu yasanın içerisinde yer aldığını görüyoruz. Fişleme siyasetini kalıcı hale getirmeye çalışan bir siyasi akılla karşı karşıyayız ki bu asla kabul edilemez. Anayasa’ya, masumiyet karinesine, insanların en temel çalışma hakkına aykırı bir düzenleme olduğunu da ifade etmemiz gerekiyor.

Bilimsel kurumları şirket mantığıyla yöneten anlayış terk edilmeli 

AKP iktidara geldiğinde neyi vadetmişti? YÖK'ü kaldıracağını. Neden? Çünkü YÖK 12 Eylül’ün bakiyesiydi, antidemokratikti, eğitim hayatını baltalıyordu. Peki, geldiğimiz durum ne? 24. yılın sonunda YÖK'ün gittikçe tahkim edilmesi, YÖK'ün yetkilerinin artırılması, YÖK'ün merkezileşmesi ve bunun karşısında da bütün üniversitelerin özerkliğinin budanması, farklılıkların budanması. Bütün üniversite hayatını, yükseköğretim hayatını tek merkezden yöneten bir aklın yükseköğretime giydirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Peki, üniversitelerdeki özerklik budanırken; üniversitedeki akademisyenin, öğrencinin, çalışanın sözü ve düşüncesi yok sayılırken; üniversitelere artık kayyım atanırken öğrenciler ne yaşıyor? Bütün bu ortamın içerisinde öğrenciler eğitim hayatından kopuyor. Öğrenciler geçimlerini sağlamak ile eğitim hayatı arasında bir tercih yapmaya zorlanıyor. Beslenemiyorlar, barınamıyorlar, okula gidemiyorlar, yol ücreti bulamıyorlar. Çoğu günü tek öğün yemekle geçirmeye çalışıyor. Niteliksiz yurtlarda yaşamaya çalışıyorlar. Kalabalık öğrenci evlerinde okul hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Ailelerine yük olmamak için birden fazla işte çalışıp aynı zamanda eğitim hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar ve bütün bunlara dair tek bir satır bu düzenlemenin içerisinde yer almıyor. Buradan açık ve net söyleyelim. Bu öğrenci affı evet önemli, bunu önemsiyoruz. Kapsamının genişletilmesi ve istisna maddelerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Ama en az onun kadar önemli olan şeylerden birisi de akademik özgürlüklerin genişletilmesidir. Öğrencilerin temel hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi, öğrencilerin eğitim hayatından kopmasını sağlayan bütün koşulların ortadan kaldırılmasıdır. Ama bu konuda ne yazık ki hiçbir şey olmadığını görüyoruz. Yükseköğretimin bir ayrıcalık olmadığını ifade edelim. Yükseköğretim ve eğitim hakkı kamusal bir haktır. Üniversiteleri sürekli piyasanın insafına terk eden, yükseköğretimi piyasaya açmaya çalışan, özel üniversite sistematiğini gün geçtikçe derinleştiren, kamusal yükseköğretimi nitelikli halinden çıkaran anlayışın karşısında da durmaya devam edeceğiz. Bilim kurumlarını, bilimsel kurumları bir şirket mantığıyla yöneten ve başlarındaki rektörlere de CEO gözüyle bakan anlayışın hızlı bir şekilde terk edilmesi gerekiyor. DEM Parti olarak Genel Kurulda da eğitim hakkını, bilimsel özgürlüğü, liyakati, demokratik ve özerk üniversiteyi kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz. Çünkü özgür üniversite olmadan özgür düşünce, özgür düşünce olmadan da demokratik bir ülke kurulamaz, demokratik bir yaşam var olamaz ilkesini savunuyoruz.

Acı, hukukun gerekçesi haline getirilemez; hukuk akılla kurulur 

Gelmesi planlanan ikinci düzenleme çokça konuştuğumuz, çok sorunlu, şu anda da kamuoyunda geniş yer bulan çocuklara ilişkin düzenleme. Bugün konuştuğumuz şeyi teknik bir düzenleme olarak ele almak; ceza hukukundaki, çocuk adalet sistemindeki 1-2 maddenin değiştirilmesi olarak ele almak çok yanlış ve yanılgılı bir yaklaşım olacaktır. Bugün aslında iktidarın çocuklara nasıl baktığını, çocuk meselesine nasıl yaklaştığını, çocuk ve suç ilişkisini nasıl tanımladığını, nasıl yan yana getirmeye çalıştığını konuşuyoruz. O anlamıyla da aslında çok esaslı, çok temel bir sorunla karşı karşıyayız. AKP çocukları hak sahibi bireyler olarak görmek yerine, onları toplumsal öfkenin yönlendirileceği hedefler haline getirmeye çalışıyor. En önemli sorun da bu meseledeki payını görmemesi, ıskalaması. O anlamıyla önümüzde duran teklif aslında bir tercihin sonucu ve bu tercihin çocuktan yana olmadığının altını çizmemiz gerekiyor. Toplum vicdanını derinden yaralayan, kamuoyunda infial oluşturan, gerçekten ağır yaralamalar ya da can kayıplarıyla sonuçlanan bütün olaylar açısından derin üzüntümüzü paylaşıyoruz. Hepimizin bu olaylarda mağdurun, mağdurun ailesinin yanında olması ve tabii ki adalet mekanizmasının etkinliğini takip etmesi gibi bir sorumluluğumuzun olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Fakat acı, hukukun gerekçesi haline getirilemez. Yani hukuk acıyla değil akılla kurulur. Hukuk sistemi akılla kurulur ve bunu yapmadığımız her an da başka bir yere savrulma riskiyle karşı karşıya kalırız.

Çocukları suçtan koruyacak politika yok
 
Kanunlar öfkeyle yapılamaz. Toplumsal infial, çocuk haklarının budanmasının gerekçesi haline getirilemez. Bunun toplumsal zemini var, kamuoyunda infial var diye yaz ortasında AKP çocukları daha fazla cezalandıracak bir yasayı getiriyor. Sorduğumuz zaman da "Sosyal medyada görüyorsunuz, çok ciddi bir hassasiyet var. Aileler geldi bizi gördü" gibi gerekçeler sunuyorlar. Şimdi açık ve net söyleyeyim. 24 yıldır iktidardasınız. 24 yıllık iktidarınız boyunca çocukları suçtan koruyacak, onları güçlendirecek, onların eğitim hayatında kalmalarını sağlayacak, onları yoksulluktan koruyacak, işçileşmesini engelleyecek bir politikaya imza atmamışsınız. Halihazırda bu ülkenin bir çocuk bakanlığı yok, Meclis'in bir çocuk ihtisas komisyonu yok. Ama ne var elimizde? Çocukları yetişkin ceza sisteminin içerisine çekmeye çalışan, yetişkin ceza yargılamasıyla yüz yüze bırakmaya çalışan bir anlayışın olduğunu görüyoruz. 

AKP’nin sosyal politikalarının yetersizliklerinin suçlusu çocuklar değildir

Bunun gerekçesini de şuradan koyuyorlar, cezasızlık algısı var. Bugün kadınları öldürenler açısından bir cezasızlık algısı değil cezasızlık var. Bugün nefret suçları açısından cezasızlık var. Bugün gerçek anlamda çocuk istismarı meselesinde cezasızlık var. O tarikatlarda istismar edilen çocukların faillerinin 1-2 yıl sonra hasta diye cezaevinden nasıl çıkarıldıklarını görüyoruz. Bugün cezasızlık meselesi kamu görevlileri açısından özellikle işledikleri suçlarda var. Gülistan Doku meselesine bakalım. Tuncay Sonel ve oğlu onca zaman nasıl kaçtı? Nasıl bütün o delilleri kararttılar? Nasıl o aileyi günlerce barajın kenarında feryat eder bir şekilde izlediler? Polisinden doktoruna, hemşiresinden yargısına kadar nasıl bir suç şebekesi kuruldu? Demek ki burada sistem aslında suçluyu koruyor, çok açık ve net şekilde kamu görevlisini koruyor. Bir kamu görevlisi suçluysa onun arkasında devasa bir sistem var. Ama bugün bir çocuk suçluluğu kavramını konuştuğumuzda “çocuğu daha fazla cezalandıralım, daha fazla kapatalım” diyen bir anlayış var. O anlamıyla AKP'nin sosyal politikalarının yetersizliklerinin suçlusu çocuklar değildir. Böyle dar siyasi polemiklere hapseden değil, gerçekten çocuğu merkeze alan bir bakış açısıyla bütün siyasi partilerin bu yasaya yaklaşması gerektiğini düşünüyorum.

Siyasi partiler çocuğu merkeze alan bir bakış açısıyla yasaya yaklaşmalıdır 

Bu vesileyle şunu da ifade etmek istiyorum. Komisyon aşamasında milletvekillerimiz bu yasaya ilişkin ciddi bir muhalefet ortaya koydu. DEM Parti olarak çocuğu merkeze alan bakış açımızı ifade ettiler. Görüş, düşünce, eleştiri ve itirazlarımızı söylediler. Ama görüyoruz ki bazı insanlar acılarını gerekçe yaparak milletvekili arkadaşlarımızı, partimizi hedef haline getiriyor. Biz acıya saygı duyan, acıyı paylaşan bir partiyiz. Bir acıya sığınarak ya da bir acı gerekçesiyle partimizin, milletvekili arkadaşlarımızın hedef haline getirilmesini, kendilerine hakaret edilmesini de kabul etmediğimizi ifade etmemiz gerekiyor. Bu tutumu sergileyenlerin ne yaptıklarına dönüp yeniden iyi bakmaları gerekiyor. Siyasetin de bütün siyasi partilerin de meseleyi böyle dar siyasi polemiklere hapseden değil, gerçekten çocuğu merkeze alan bir bakış açısıyla bu yasaya yaklaşması gerekiyor. Sosyal medyada popülizmin, toplumsal infialin getireceği bazı şeylere tamah edenler de günün sonunda ne kadar büyük kaybettiğimizi görecekler. Kaybedeceğimiz şeyin çok büyük olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Biz bu anlamıyla bu yasaya karşı sonuna kadar muhalefet edeceğiz.

Çerçeve yasa bir sonuç değil, yeni bir başlangıcın ilk adımını oluşturuyor

Son başlık olarak çerçeve yasaya dair de bir iki şey söylemek istiyorum. Evet, 50 yıllık bir çatışmanın ardından aslında tarihi bir eşiği, tarihi bir sorunu konuşuyoruz. 27 Şubat'ta Sayın Öcalan'ın çağrısıyla, özellikle örgütün ateşkes ve fesih kararıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci aslında hukuki zemine varmanın arifesinde. Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasayı bir sonuç olarak ifade eden yaklaşımlar var. Oysa ki bu çerçeve yasa bir sonuç değil, aksine yeni bir başlangıcın ilk adımını oluşturuyor. 100 yıllık Kürt meselesi elbette ki tek yasayla çözülmeyecektir. Ancak doğru iradeyi yansıtan ilk doğru adım, sorunun çözülmesine ve gerçek anlamda kalıcı barışın tesis edilmesine çok büyük bir katkı sunacaktır. O anlamıyla yasanın kategorik ayrımlar içermemesi ve barış sürecine katılmak isteyenlere kapsayıcı bir kapı aralaması gerekmektedir. Bu görüşümüzü buradan yinelemek istiyoruz. Bu yasa demokratik siyasete katılımı, dönüşleri ve silahların devreden çıkarılmasını hukuki güvenceye bağlamalıdır.

Hukuki ve siyasi zemin tartışmasında artık yeni bir dönemdeyiz 

Barış hukukunu arıyor, süreç hukukunu arıyor demiştik. Rahmetle andığımız Sayın Sırrı Süreyya Önder'in de ifade ettiği gibi 27 Şubat çağrısının pratikleşmesinin koşulu olan hukuki ve siyasi zemin tartışmasında artık yeni bir dönemdeyiz, yeni bir eşikteyiz. Tabii ki içerik kadar bu yasanın yapım yönteminin de önemli olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Olabildiğince geniş bir istişare zemininin ve uzlaşı arayışının mutlaka olmasını, ortak akılla şekillenen bir yasanın Meclis’e gelmesini önemsediğimizi ifade etmemiz gerekiyor. O anlamıyla buradan Meclis’te bulunan bütün siyasi partilere de yeniden çağrı yapmak istiyoruz: Gerçekten tarihi bir sorunu konuşuyoruz. 100 yıllık bir sorunu, 40 küsür yıldır çatışmalı geçen bir sorunu geride bırakmayı; Türkiye'nin en önemli sorununu demokratik ve barışçıl bir şekilde çözmeyi konuşuyoruz. Dar, güncel tartışmalara hapsolmadan, dar parti çıkarlarına hapsetmeden bu sorunu ele almanın önemli olduğunu da ifade etmemiz gerekiyor. Elbette ki herkesin bizim gibi düşünmesini, süreci bizim gibi ele almasını beklemiyoruz. Farklı görüşler, düşünceler, eleştiriler, öneriler, itirazlar olacaktır, olmalıdır da. Bunların her birinin Meclis zemininde ifade edilmesi ve yapıcı bir katkı olarak sürece katkı sunması beklentimizi de ifade etmemiz gerekiyor. Ama bu tarihi fırsatı herkesin iyi değerlendirmesi gerekiyor. Bu tarihi fırsatı ıskalamamak için de herkesin sorumluluk alıp elini taşın altına koyması gerekiyor.

Eksiklikleri söylemek süreci zayıflatmak değildir, kalıcı barış için sorumluluk almaktır

Yine tabii ki yasa yapımıyla her şey bitecek diye bir şey yok demiştik. Yasa önemli bir başlangıç olacak, önemli bir kapıyı aralayacak. Hep beraber bu kapıyı sonuna kadar açmak için de sonrasında daha fazla çalışmamız ve bir dizi yasayı birlikte konuşmamız gerekir. Fakat yasanın uygulama sürecinde de yine Meclis’in sorumluluk alması gerekiyor. Meclis çatısı altında tüm siyasi partilerin temsil edildiği bir Barış İzleme ve Takip Kurulu oluşturulmalıdır. Bunu Eş Genel Başkanlarımız daha önce grup konuşmalarında da ifade etmişti. Bu kurul sürecin takibini yapan, sorunları erken tespit eden ve diyaloğu kolaylaştıran çoğulcu bir yapıda olmalıdır. Özellikle komisyon aşamasındaki gibi bir yaklaşımın benimsenmesi bizim açımızdan çok kıymetli olacaktır. Çerçeve yasanın ardından elbette ki İnfaz Kanunu, TCK, Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere demokratikleşmeyi engelleyen mevzuatta da köklü değişiklikler yapılması gerekiyor. Çıkacak çerçeve yasanın bir referans yasa olması, bir kök kanun olması ve yapılacak bütün değişikliklerin de oraya referansla değiştirilmesi, dönüştürülmesi ya da ortadan kaldırılması gerektiğini ifade etmemiz gerekiyor. O anlamıyla DEM Parti olarak sürecin önünü açan, yapıcı katkı sunan bir tutum içerisinde olmaya devam edeceğiz. Eksiklikleri söylemek süreci zayıflatmak değildir, kalıcı ve onurlu barışı mümkün kılmak için sorumluluk almaktır. Biz bu sorumluluğu ilk günden aldık. Bugün de bu sorumlulukla davranıyoruz.

Yeni bir dile, yeni bir bakış açısına ve güçlü adımlara ihtiyacımız var  

Türkiye'nin önünde tarihi bir fırsat var. Bu tarihi fırsatı değerlendirmek için de sabır, cesaret, doğru muhataplık ve güçlü demokratik irade gerekmektedir. Siyasetin kalıpların dışına çıkması, ezberlerini aşması ve yeniyi kurmak için de cesur olması, cesaretle adım atması gerekiyor. Eskinin aklıyla, eskinin zihniyle, eskinin bakış açısıyla yeniyi kurmamız mümkün değildir. Bugün yeni bir Türkiye'yi konuşuyorsak o zaman yeni bir dile, yeni bir bakış açısına ve yeni güçlü adımlara ihtiyacımız var.

Soru: Çerçeve yasa ile ilgili bu hafta parti ziyaretleriniz olacak mı?

Evet, heyetimiz çeşitli görüşmeler yapmaya devam ediyor. Hem iktidar partisiyle hem diğer partilerle. Yasanın çerçevesinin ön görüşmeleri. Bunu İmralı Heyetimiz yürütüyor. Birazcık aslında İmralı'da yürüyen tartışmaları da bilmeleri, ona vakıf olmaları nedeniyle. O anlamıyla yasayı şekillendirmek konusunda görüş, düşünce alışverişi devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu hafta içerisinde de yoğun bir trafik bekliyoruz. Bunların çoğunun basına açık olması gibi bir durum yok açıkçası. İhtiyaç halinde basına da açık toplantılar yapılır ama daha ziyade istişareler, karşılıklı görüş alışverişi olduğu için böyle gün içerisinde belki bazen birkaç toplantı da olabilir. Onu ifade edebilirim. Bu hafta yoğun olacak.

Soru: Diğer partilerin grup başkanvekilleriyle bir görüşmeniz olacak mı? Bir de yasanın Meclis'e gelmesiyle ilgili net bir takvim mı?

Halihazırda henüz takvim netleşmiş değil. Biz bunu çok söyledik en kısa sürede diye. Ama şu anda önümüzde duran kritik eşik nedir diye sorarsanız, Meclis kapanmadan diye ifade edebilirim. Meclis kapanmadan yasanın mutlaka Adalet Komisyonuna gelmesi ve daha sonra da Genel Kurula gelip yasalaşması beklentimizi yeniden ifade etmek istiyorum. Eğer tartışmalar olgunlaşırsa, bu süreç bir olgunluğa erişirse o olgunluktan sonra da zaten Meclis’e sunulacaktır. Ama bu hafta itibarıyla görüşmeler, tartışmalar, karşılıklı görüş alışverişi devam ediyor. O anlamıyla Meclis kapanmadan çıkacağına dair bilgiyi yeniden teyit edebilirim. Ama en kısa sürede de hem Adalet Komisyonu hem de Genel Kurula sunulmasını bekliyoruz. Bu konuda biz de çalışma yapıyoruz, görüşmelerimiz devam ediyor. Koordinatör grup başkanvekilleri ile ilgili çağrıcı Meclis Başkanıydı. Yine kendisi partilerle yaptığı turlardan sonra da basına bu konuda bir demeç vermişti. Ama halihazırda böyle bir çağrı bize gelmiş değil. Böyle bir çağrı gelirse biz de partimiz adına gideriz, katılırız. Tabii ki diğer partilerle de yasanın ortak bir akılla üretilmesi, kapsayıcı ve sürece hizmet eden bir yasa çıkması konusunda çeşitli düzeylerde görüşmelerimiz, temaslarımız devam ediyor. Onu söyleyebilirim.

Soru: Hangi noktalarda olgunlaşma sağlanmaya çalışılıyor? 

Yani bunu tek tek şu madde bu madde diye tarifleyemem ama en nihayetinde farklı bakış açıları var. Yasanın ele alınışında farklılıklar var. O anlamıyla birçok başlıkta görüşleri yakınlaştırmaya, ortaklaştırmaya çalışan bir mesai yürütüyoruz. Daha kapsayıcı, daha demokratik, daha özgürlükçü bir yasa çıkması konusunda çabalar devam ediyor. Yani eğer gerçekten herkesi tatmin eden, herkesin altına imza koyabileceği, bu anlamıyla mutabakatla çıkan bir yasa olursa ortak imza koymak konusunda bir sorun olmaz. Ama zaten böyle olmayan bir yasa ne kadar işe yarar, orası ayrı ama bir ortak verip vermeme konusu henüz konuşulmadı. Onu söyleyeyim.

Şimdi yasanın maddeleri tam olgunlaşmadığı için şunu kapsar, bunu kapsar gibi çok spekülatif bir şey söylemek istemem. Ama silah bırakanların ve sürgünde olanların dönebileceği, cezaevindekilerin cezaevinden çıkabileceği, demokratik siyasete katılabileceği bir yasal düzenleme beklentimiz var. Bunu ne kadar karşılar? Bunu takvimsel olarak hemen mi karşılar, yoksa bir kısmını mı karşılar, bir kısmı daha sonra mı karşılanır? Bunların hepsini konuşarak netleştikçe kamuoyuyla paylaşırız. Şu an için bir netlik yok.

27 Temmuz 2026