Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:
Depremlere karşı acilen herkesin sorumluluk alması gerekiyor
Malatya’da gerçekleşen deprem nedeniyle geçmiş olsun dileklerimi iletmek istiyorum. Can kayıplarının olmaması en büyük mutluluğumuz, fakat Türkiye’nin deprem gerçeğini hatırlatan bu depremler nedeniyle hızlı bir şekilde bütün kurumlara depremler ve afetler için önlem alma çağrısını buradan bir kez daha yapmak istiyorum. Biliyorsunuz çok acı bir deprem gerçeği yaşadık ve yüz binlerce insanımızı yitirdik. Aynı acıları yaşamamak için hızlı bir şekilde acilen herkesin sorumluluk alması gerektiğini yenilemek istiyorum.
Türkiye’de gençlik, ihmal, güvencesizlik, geleceksizlik ve iş bulamamak demek
19 Mayıs haftasındayız. Dün 19 Mayıs Gençlik Bayramıydı. Bu vesileyle Türkiye’de gençlerin yaşadığı sorunlara dair de bir değerlendirme yapma ihtiyacını duyuyoruz. Bu ülkede genç olmak demek, ihmal edilmek, güvencesizlik, geleceksizlik, barınamamak, çalışamamak, okurken çalışmak zorunda olmak, mezun olduktan sonra da iş bulamamak demektir. Üç harfli marketlerde kasiyer olmaya mahkum edilmek demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa ki gençlik itirazdır, örgütlenmedir, gelecektir, hak aramaktır, ifadedir. Gençlik, demokratik haklarını kullanan en büyük kesimdir. Ama ne yazık ki Türkiye’de gençliğin susması, itaat etmesi ve biat etmesi bekleniyor. Türkiye’nin, özellikle de AKP iktidarının bir gençlik politikası olmadığını; daha ziyade gençleri yönetmek, denetim altına almak ve bir denetim rejimi kurmak gibi bir bakış açısı olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bunun birçok emaresi var. “YÖK’ü kaldıracağız” diyerek işbaşına gelen AKP hükümetinin YÖK’ü tahkim etmesi, üniversitelerin özerkliğini yok etmesi, üniversitedeki bilimsel ve eleştirel düşünceye tahammül etmemesi, üniversitedeki kamusal alanların kullanımının önüne geçen politikaları hayata geçirmesi ve kayyım rejimini üniversiteye Boğaziçi nezdinde sokması da aslında AKP'nin gençliğe, üniversiteye ve özerk eğitime nasıl baktığını açık ve net bir şekilde gösteriyor.
Gençlik nerede itiraz ediyorsa karşısında polisi ve jandarmayı buluyor
Bugün gençlik nerede söz hakkını kullanıyorsa, nerede itiraz ediyorsa, nerede sokağa çıkıyorsa karşısında polisi, jandarmayı, kolluk güçlerini buluyor. Bunların yakın dönemde yaşanan birkaç örneğini de ifade etmek istiyorum. Özellikle ODTÜ'de öğrencilerin hedef gösterilmesi ve ardından gelen gözaltı ve tutuklamalara bakalım. Gençliğin kriminalize edilmesinin, hedef gösterilmesinin ve kampüs içerisindeki bir eylem ve etkinliğin bile güvenlik soruşturmasına konu edilmesinin en tipik örneklerinden birini oluşturuyor. Yine aynı şekilde 3 Şubat'ta operasyonlarla gözaltına alınan ve aradan aylar geçmiş olmasına rağmen hala tutuklulukları devam eden öğrencilere yine değinmek istiyorum. Bunların her biri AKP’nin gençliği risk olarak gören bakış açısını bizlere gösteriyor. Tabii sadece bu da değil. Yine öğrenciler, öğrenci kolektifleri ve birçok gençlik çevresi 1 Mayıs'a çağrı yapmıştı, sosyalist gençler çağrı yapmıştı. Bunun sonucunda ne oldu? Yine gözaltına alındılar, yine tutuklandılar. Oysa ki 1 Mayıs'a çağrı yapmak suç değil. Gençlerin sokakta olması, demokratik haklarını kullanması suç değil. Bütün bunlar anayasal haklar, temel yurttaşlık hakları ama ne yazık ki bu haklar gençlerden esirgeniyor.
İktidar kendi ideolojik bakış açısına göre bir gençlik ve gelecek kurmaya çalışıyor
Gençliği özne değil risk olarak gören bir yaklaşımı Türkiye'de yaymaya çalışan bir anlayış olduğunu görüyoruz. Sadece sokaklarda, kampüslerde, yaşam alanlarında değil; aynı zamanda dijital mecralarda da gençliğin kuşatılmaya çalışıldığını, ifade ve örgütlenme hakkının engellenmeye çalışıldığını açık ve net görüyoruz. Öğrenci derneklerinin, öğrenci topluluklarının, birçok gençlik örgütünün X ve Instagram hesaplarının kısıtlanması bunun en açık göstergelerindendir. Bunu aslında bir içerik sorunundan ziyade ifade özgürlüğünün engellenmesi, örgütlenme ve siyasal katılım hakkının engellenmesi olarak görmemiz gerekiyor. Yine Boğaziçi Üniversitesindeki CİTÖK bünyesinde yürütülen süreçlerde 14 öğrenci hakkında soruşturma açılması da kampüs içerisindeki faaliyetlere tahammülsüzlüğün en açık göstergesidir. Bugün öğrenci kulüpleri kapatılıyor ve kampüs içerisindeki birçok eylem ve etkinlik, örgütlenme ve ifade özgürlüğü sınırlandırılmaya çalışılıyor. Yani kampüsleri aslında kışlalara çevirmeye çalışan bir anlayış hakim. “12 Eylül zihniyetiyle hesaplaştık, 12 Eylül zihniyetini değiştirelim, 12 Eylül Anayasasını geride bırakalım” diyen iktidarın bugün 12 Eylül zihniyetine rahmet okutan bir bakış açısıyla gençliği zapturapt altına almaya çalıştığını, üniversiteleri denetim altına almaya çalıştığını, kendi ideolojik politik bakış açısına göre bir gençlik ve gelecek kurmaya çalıştığını da ifade etmemiz gerekmektedir. Cebeci Kampüsündeki spor alanlarının öğrencilere kullandırılmasının engellenmesi meselesi var.
Genç kadın öğrenciler erkek zihniyet tarafından denetleniyor
KYK yurtlarında özellikle kadın öğrencilerin denetimlerine dair çok ciddi ihlaller var. Yurda giriş ve çıkış saatlerinin ailelere SMS ile bildirilmesi ne demek? Genç kadın öğrencilerin tam olarak erkek egemen zihniyet tarafından denetlenmesi demek. Aile ve devlet bugün genç kadınları birebir takip ediyor, denetliyor ve onların yaşamını kontrol altına almaya çalışıyor. Bunu da görebiliyoruz. Yine bununla beraber TEV-KOM'a yönelik sosyal medya merkezli hedef gösterme, itibarsızlaştırma kampanyaları da var. TEV-KOM; üniversitelerde Kürt dilleri, kültürü ve sanatı üzerine çalışmalar yürüten öğrenci topluluklarının bir araya gelerek oluşturduğu dernekler hareketi. Kürt kadın hareketi, dil ve kültür çalışmaları ve genç kadınların örgütlü yapıları TEV-KOM üzerinden hedef alınmaya çalışılıyor. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Ne olursanız olun eğer bu iktidara itaat etmiyorsanız, bu iktidara muhalifseniz; eğer kimliğiniz, inancınız, bakış açınız farklıysa ve gençseniz mutlaka kısıtlanıyorsunuz, sınırlandırılıyorsunuz, hedef gösteriliyorsunuz. Sosyal faaliyetlerinizden tutalım da örgütlenme faaliyetlerinize, demokratik bütün haklarınıza kadar her şey kriminal bir konu haline getirilmeye çalışılıyor. Bu rejim üniversitelerde kayyımı, kampüslerde baskıyı, dijital alanda sansürü, sokaklarda kriminalizasyonu, yurtlarda denetimi kendisi için düstur edinmiş. Tam olarak bakış açıları bu. Buna karşı tabii ki gençler de haklarını bilen, haklarını arayan, eşitlik talep eden, özgürlük için mücadele eden, demokrasi için mücadele eden, bu rejime karşı her yerde itirazını ortaya koyan bir durumda. Tabii ki gençliği bu şekilde bastırarak bir ülkeyi yönetemeyeceğini iktidarın anlaması gerekiyor. Gençliği susturarak toplumu dönüştüremeyeceklerini anlamaları gerekiyor. Gençliği kriminalize ederek bir gelecek inşa edilemeyeceğini artık iktidarın anlaması gerekiyor. Ama ne yazık ki bütün bunları anlamayan bir anlayış olduğunu görüyoruz.
Gerçek barış, eşit yurttaşlık temelinde gençliğin sözünün tanındığı bir düzenle mümkün
Tabii aynı zamanda Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin içerisindeyiz. Bu süreç açısından da gençliğin rolünün özel olarak altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü barış ve demokratik toplum yalnızca masa başında kurulacak bir denklem değil. Barış üniversitelerde, kampüslerde, yurtlarda, sokaklarda ve dijital alanda gençlerin katılımı, gençlerin sözü, gençlerin talebiyle kurulacak bir meseledir. Gençleri dışarıda bırakan bir barış süreci eksik kalır, yarım kalır. Gençlerin görüşünün alınmadığı demokratikleşme süreçleri tamamlanamaz. Gençlik yalnızca geleceğin değil, aslında bugünün en temel öznelerinden biridir. Bu nedenle gençlerin siyasal, toplumsal, örgütsel katılımı bir tercih değil zorunluluktur ve hızlı bir şekilde gençlerin bu sürece katılımını oluşturacak mekanizmaların da oluşturulması gerekiyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci gençliğin enerjisi, kadınların iradesi ve farklı kimliklerin eşit temsiliyetiyle büyüyecek, derinleşecek ve inanıyoruz ki başarıya da ulaşacaktır. Bu ülkenin gerçek barışı, gençliğin sözünün tanındığı, eşit yurttaşlık temelinde kurulan bir toplumsal düzenle elbette ki mümkün olacaktır.
İktidar bütün göstergeler düşerken doğurganlık hızının artmasını nasıl bekliyor?
Biliyorsunuz, Aile 10 Yılı Genelgesi yayınlandı. Cumhurbaşkanlığı tarafından 2026-2035 yıllarını kapsayan dönem “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edildi ve Mayıs ayının son haftası da “Milli Aile Haftası” olarak kabul edildi. Şimdi Türkiye'deki gündem, bizim gündemimiz ne? Kadına yönelik şiddet ve cinayetler, özellikle de bu cinayetlerde adaletin sağlanmaması, çocuklara yönelik şiddet, çocukların korunamaması, çocuk istismarı, kadın ve çocuk yoksulluğu. Bütün bunları biz konuşuyoruz, bütün bunları Türkiye halkları konuşuyor ama iktidar deyim yerindeyse “kuzu can derdinde kasap et derdinde” politikalarla yola devam etmeyi kendisi açısından doğru görüyor. Bu genelgede de tespitler yapılmış. Örneğin doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyelerine gerilediği, aile ve nüfus yapısındaki değişimlerin varoluşsal bir boyuta ulaştığı yazıyor. Doğru, Türkiye'de de dünyada da gerçek anlamda doğurganlık hızında çok ciddi bir düşüş var. Ama bu tek bir nedene bağlanabilir mi? Bu ülkede bu kadar yoksulluk varsa, asgari ücretli kirasını bile ödeyemiyorsa, insanlar çocuklarını okula aç göndermek zorunda kalıyorsa o zaman sormamız gerekmez mi doğurganlık hızının düşmesinin temel nedeni nedir diye? Gerçek nedenlere hiçbir şekilde eğilmeyen bir bakış açısının yine bu genelgeye sirayet ettiğini görüyoruz. Sadece doğurganlık hızı mı düştü Türkiye’de? Öğrencilerin eğitime devam etme hızının düştüğü, çocukların yetersiz beslenmeden dolayı beden yapılarının gerilediği ve anemiden bodurluğa kadar birçok sağlık sorunu yaşadığı, kamusal hizmetler piyasaya terk edildiği için insanların bu hizmetlerden faydalanamadığı bir Türkiye tablosunda bizim derdimizin tek bir meseleye indirgenmesinin doğru olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Bütün bu göstergeler düşerken doğurganlık hızının artmasını nasıl bekliyor iktidar? Bunu sormak istiyoruz. Ücretsiz kreşler yokken, kadınlar çocuk doğurduğu için işsiz kalırken ve istihdam edilemezken, aileler çocuklarına yeterli beslenme imkanı sağlayamazken bugün nasıl olur da doğurganlık hızının artmasını bekler iktidarın kendisi diye sormamız gerekiyor.
İktidar gerçek sorunları ıskalıyor, üstünü kapatmaya çalışıyor
Tabii buradaki meselenin sadece doğurganlık hızıyla ilgili olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Özellikle kadının, çocuğun, toplumun haklarını görmeyip yok sayan, kendi ideolojik politik bakışını topluma giydirmeye çalışan, kendi toplumsal bakışını ve toplumunu inşa etmeye çalışan bir anlayış olduğunu görüyoruz. Bu nedenle gerçek sorunları ıskalıyorlar. Gerçek sorunların üstünü de bu şekilde kapatmaya çalışıyorlar. Genelgede, “Bütün kamu kurumları istişare edecek, koordine edecek ve doğurganlık hızına ve aile yapısının bozulmasına neden olan etkenlere dair de politikalar geliştirecek” diyor. Ya bu ülkede bir günde dört kadın katlediliyor! Bu ülkede kadına yönelik şiddet almış başını gidiyor. Daha biz tek bir gün, “Kadına yönelik şiddete dair bütün kamu kurumları üzerine düşeni yapsın, işbirliği yapsın. Kadına yönelik cinayetleri engellesin. Çocuğa yönelik şiddeti, istismarı ve çocuk yoksulluğunu engellesin” diyen bir genelge görmedik. O anlamıyla, bugün kamu kurumlarının birinci önceliğinin insan yaşamını korumak, kadınlara yönelik şiddeti ve cinayetleri engellemek, çocuğu korumak olduğunun altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor. Bugün en temel meselenin çocukların can güvenliği ve gelecek sorunu olduğunu da ifade edelim. Çocukları eşit özne gören, birey olarak gören anlayışın halihazırda Türkiye'de hiçbir şekilde yer etmediğini görüyoruz. Çocuğu ucuz işçi ve emek sömürüsü öznesi olarak gören, MESEM’lerde çocuk emeğini sömürmeye çalışan anlayışın yerine; çocuğu özne olarak gören ve çocuğun üstün yararını gözeten bir anlayışa hızlı bir şekilde dönülmesi gerektiğini ifade edelim. DEM Parti olarak, aileyi gerçek anlamda demokratikleştiren ve özgürleştiren, aile içerisinde kadının ve çocuğun eşit özne olduğu bir bakış açısının yerleşmesini sağlayan bir mücadeleyi yürüteceğiz. Demokratik ve özgür bir aile, demokratik ve özgür bir toplumun da öncüsü pozisyonundadır. Oradan demokratik ve özgür bir topluma ulaşılabilir.
Sürecin ilerlemesi halkımızın ve demokratik kamuoyunun ortak beklentisi
Barış ve Demokratik Toplum Sürecindeyiz ve Türkiye'nin en önemli siyasal gündemlerinden biri de tabii ki çözüm sürecinin seyridir. Süreci bütün toplum, halkımız, kamuoyu ve tabii ki siz değerli basın emekçileri de yakından takip ediyorsunuz. Sürecin ilerlemesi ve ilerletilmesi herkesin, halkımızın, demokratik kamuoyunun da ortak beklentisi ve hedefidir. Toplumun öncelikli gündemi olan bu mesele elbette siyaset kurumunun da öncelikli gündemlerinden biri olmak durumundadır. Bu anlamda Sayın Bahçeli'nin önerdiği bazı somut adımlar sürecin ilerletilmesi açısından önemli. Yine yürütme adına yapılan açıklamalar var. Bu açıklamalarda da yasal boyutun gündemde olduğuna dair sözler, sürecin ivme kazanması bakımından önem arz etmektedir. Sürecin yürümesi, başarıya ulaşması için Sayın Öcalan başta olmak üzere tüm muhataplar gerçek anlamda bir çaba içerisindedir. Bunu ifade etmek gerekiyor. Var olan sıkıntıların aşılması için siyasal iktidarın ve bir bütün olarak Meclis’in devreye girmesi ve hızlı bir şekilde gecikmeden rolünü oynaması gerekir.
Süreçte ikinci aşamanın yasal gerekleri ortadadır ve bunlar görmezden gelinemez
İkinci aşamanın yasal gerekleri ortadadır ve bunlar görmezden gelinemez. Siyasal seyrin yasal adımlarla ivmeye kavuşturulması gerekir. Siyasal çerçevenin yasal çerçeveye kavuşturulması ve bu sürecin aciliyetini ifade etmek gerekiyor. Barışın hukuka ihtiyacı var. Bu anlamda Meclis Komisyonunun raporu aslında gereken yasal adımları, atılması gereken adımları, yapılması gerekenlerin yol haritasını çok açık ve net bir şekilde hem Meclis için hem de yürütme için ortaya koymuştur. Hepimiz açısından yol haritası niteliğindedir, bağlayıcı niteliktedir. Onun da altını çizmek isterim. En nihayetinde o rapora her birimiz imza koyduk. Yine önermiş olduğumuz üzere bir izleme ve takip mekanizmasının kurulmasının gerektiğini de bir kez daha ifade etmek istiyoruz. İktidarından muhalefetine, Kürt'ünden Türk'üne, farklı inançlardan herkese ilaç gibi gelecek olan bu sürecin demokratik yasal çerçeveyle taçlandırılması ve nihayete ermesi gerekiyor. Bunun için de hep beraber çalışmak gerekiyor tabii ki.
Barış için atılacak yasal adımlar demokrasinin de güvencesi olacaktır
Yürütmenin, iktidarıyla ve muhalefetiyle siyaset kurumunun, parlamentonun bu sürecin ilerletilmesi ve başarıya ulaştırılması için aktif olarak devrede olduğunu bütün toplum görmek istiyor. Gözler Meclis’te, gözler iktidarda, gözler atılacak yasal ve pratik adımlarda. Türkiye'nin kalıcı barışa, güçlü demokrasiye, gerçek adalete ve özgürlüğe ihtiyacı var. Süreçle ilgili atılacak her bir adım ve oluşturulacak yasal çerçeve demokrasinin önünü açacak, güçlendirecektir. Barış için atılacak yasal adımlar demokrasinin de güvencesi olacaktır. O yüzden bu sürecin tek bir boyuta indirgenmesi, sıkıştırılması doğru olmayacaktır. Daha geniş bir demokratikleşme ve özgürleşme perspektifinden sürece yaklaşmak, meseleyi böyle ele almak gerekiyor. Yasal adımlar konusunda cesur olmak gerekiyor. Yasal adımlar atılırken bu yılın koşulları değil, gelecek açısından meseleye bakmak gerekiyor. 86 milyona bu barışın getireceklerini, kazanımlarını görmek gerekiyor. DEM Parti olarak; kalıcı barış için, güçlü demokrasi ve özgürlük için, herkese adalet için, demokratik siyasetin daha da büyümesi için, örgütlü bir toplumsal yaşam için üzerimize düşen tarihsel ve siyasal sorumluluğu sonuna kadar yerine getirmeye hazır olduğumuzu, bunun için kararlı olduğumuzu buradan bir kez daha kamuoyuna ifade etmek istiyoruz. Bu süreç için her birimizin sorumluluk alması ve aldığımız sorumlulukları da hakkıyla yerine getirmesi gerekiyor. Artık mesele söz değil, eyleme dönüşmüş durumdadır. Her sözümüzü eyleme zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.
Sermayeyi önceleyen iktidar, asgari ücretliyi ve dar gelirliyi ezmeye devam ediyor
Ekonomiye dair de birkaç kelam edip bitirmek istiyorum. TÜİK verilerine göre Nisan ayında aylık enflasyon %4,18; yıllık enflasyon ise 32,37 oldu. TÜİK’in rakamlarından, yani manipüle edilmiş rakamlardan bahsediyoruz. Yılın sadece ilk dört ayında enflasyon yaklaşık %14,6'ya ulaştı. Eylül 2025'te, 2026 yılı için enflasyon hedefi %9,7 olarak söylenmişti. Sonra revize edildi, 16'ya çıkarıldı. Şimdi Merkez Bankası bir daha revize etti, %24'e çıktı. Bakalım yılın sonuna doğru neler olacak? Şimdi açık ve net bir şekilde söyleyelim. Bu bir ekonomi yönetimi değil aslında. Revizyonlarla gerçeği örtme, örtbas etme, toplumdan kaçırmaya dönük bir manipülasyon olduğunu ifade edelim. TÜİK bile bunu söylüyorsa gerçeği artık siz hayal edin. Türkiye dünyanın birçok ülkesinden, hatta şu anda fiili olarak savaş yaşayan ülkelerden bile daha yüksek bir enflasyona sahip. Düşünün, savaş içinde olan ülkelerden bile daha yüksek bir enflasyonla karşı karşıya. Peki, bunu niye konuşuyoruz? Çünkü bunun bir bedeli var, bir maliyeti var. Bu maliyeti kim ödüyor? Yoksullar, emekçiler, asgari ücretliler ödüyor. Sadece asgari ücretlinin ilk dört aydaki maaşından 4.110 lira erimiş. Yani şu anda 4.110 lira eksik, reel olarak eksik alıyorlar. Emekli aylığı 3.000 lira erimiş. Bunun sorumlusu tabii iktidarın kendisi. Sermayeyi ve tekelleri önceleyen politikalarla iktidar, asgari ücretliyi ve dar gelirliyi ezdikçe ezmeye devam ediyor.
Türkiye gıda enflasyonunda dünya sıralamasında en üst gruplarda yer alıyor
Bugün çalışanların yaklaşık yarısı 28.075 liralık asgari ücretle yaşam mücadelesi veriyor. 5 milyon emekli de 20.000 lirayla ay sonunu getirmeye çalışıyor. 20.000 lirayla kirasını ödemeye çalışıyor, bakkala gitmeye çalışıyor, faturasını ödemeye çalışıyor, otobüse binmeye çalışıyor. Bütün gündelik hayatını ve yaşamını 20.000 lirayla geçirmeye çalışıyor. Ama bunu gören yok. Buna karşılık açlık sınırı 35.000, yoksulluk sınırı 113 bin TL. Yani asgari ücretliler açlık sınırının altında maaş alıyor. Emekliyi söylemiyorum bile. Hayatları boyunca çalışıp biriktiren insanlar, yaşlandıklarında yoksullukla ve açlıkla baş başa bırakılıyor. Peki tarımda durum farklı mı? Hayır. Türkiye gıda enflasyonunda dünya sıralamasında en üst gruplarda yer alıyor ve bunu gören duyan yok. Çiftçiler ve küçük üreticilerin borcu 1,4 trilyon liraya, tarımda batık krediler ise 5,4 milyar liradan 21,2 milyar liraya çıkmış. Oysa ki Türkiye bir tarım ülkesiydi. Bugün ithalata bağımlı halde. Etten samana, gıdaya kadar her şeyi ithal eden bir ülke pozisyonuna gelmiş durumda.
Bunları daha da artırabiliriz. Dar tanımlı işsizlik 8,1 gösterilirken aslında gerçek 31,5. On iki milyon 850 bin kişi işsiz şu anda. Gençler açısından söyleyelim. 6,5 milyon genç ne eğitimde ne istihdamda, arafta. Bütün ay boyunca annesinin, babasının, ailesinin eline bakıyor. Kafeye gidip bir kahve içemeyecek duruma gelmiş gençlik. Otobüs bileti bulamayacak hale gelmiş gençliğin kendisi. Ama dönüp buna bakan yok. Her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir tablo çiziyor iktidarın kendisi. Oysa gerçek bu değil. Bu politikalara karşı sokakta, Meclis’te, fabrikada, her yerde mücadele etmeye; işçi sınıfıyla, emeklilerle yan yana olmaya devam edeceğiz.
20 Mayıs 2026
