Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, gündemdeki gelişmelere ilişkin Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Koçyiğit, şunları söyledi:
Türkiye’de çok sıcak gelişmeler oluyor. Bayram öncesinden beri yeni güncel gelişmeler var. CHP’ye mutlak butlan kararı sonrasında ülkedeki sistemi dönüştürmeye çalışan birçok hamle yapılıyor, birçok düzenleme yapılmaya çalışılıyor. Bunları da toplumun dikkatinden kaçmaması açısından dile getirmeyi bir borç biliyoruz.
Yasa yapma zihniyeti sorunlu
Bunlardan biri de 12. Yargı Paketi. Bu paket üzerine bazı haberler yapıldı. Bir taslak gibi sızdırıldı ve daha sonrasında bunun doğru olmadığı ifade edildi. Fakat biz tam da meselenin bu yönüne dikkat çekmek istiyoruz. Uzun süredir yasa yapımından önce bazı taslaklar bir şekilde basına sızdırılıyor. Bunun üzerinden kamuoyunun tepkisi ölçülmeye çalışılıyor. Kamuoyunda infial oluşturan, fazla tepki gören meselelerde geri adım atılıyor, zamana yayılıyor. Sonra tekrardan biçimi değiştirilerek yeniden Meclis’in ya da kamuoyunun önüne getiriliyor. Bunun demokratik bir yasa yapma süreci olmadığını; toplumun haklarını budamaya, özgürlükleri kısıtlamaya, temel hak ve özgürlükleri sınırlandırmaya dönük bir bakış açısının dışa vurumu olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. O anlamıyla buradaki yasa aklının, zihniyetinin sorunlu olduğunu ifade ederek de başlamak isterim. Bunları sadece teknik yasa başlığına indirgemenin yanlış ve yanılgılı olacağını da ifade etmemiz gerekiyor. Aslında nasıl bir toplum, nasıl bir siyasal hayat, nasıl bir hukuksal rejim istediğini iktidar burada bizzat ortaya koyuyor. Kimin makbul vatandaş olacağına, kimin hak ve özgürlüklerin sınırlandırılacağına, kime ayrıcalık tanınacağına bu yasa maddeleri üzerinden karar veriliyor. Bununla da hem siyasal yaşam hem toplumsal yaşam hem de hukuksal sistem dizayn edilmeye çalışılıyor.
Siyasallaşmış yargı ve ceza mantığı üzerinden bir hukuk rejimi inşa ediliyor
Öncelikle burada kadın haklarına yönelik bir müdahale aklının, LGBTİ+’ların haklarını ve yaşamlarını sınırlandırmaya dönük bir aklın, çocukları suçun ve cezanın konusu yapmaya çalışan bir yaklaşımın, temel olarak da gözetim ve denetim toplumunun kurumsallaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Basın özgürlüğünü sınırlandıran, dijital mecraları ve ifade özgürlüğünü sınırlandırmaya çalışan, bütün temel hak ve özgürlükleri budamaya çalışan bir anlayışı kamuoyuna yansıyan bu taslakta da görebiliyoruz. Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Aslında siyasallaşmış bir yargı ve tamamını ceza mantığı üzerinden almış bir hukuk rejiminin inşa edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Burada adaletin olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Gerçek anlamda adaletin terazisi bozulmuş. Tamamen bir kanun devleti inşa etmeye çalışan bir anlayış olduğunu görüyoruz.
Kadınların kazanılmış haklarından asla geri adım atmayacağız
Söz konusu taslak iktidar tarafından kamuoyuyla paylaşıldığında bununla ilgili detaylı görüşlerimizi ifade edeceğiz. Fakat ilkesel tutumumuzu bu vesileyle ifade etmek istiyoruz. Birincisi kadınların kazanılmış haklarından asla geri adım atmayacağımızı bütün kamuoyunun, bütün kadınların tekrardan bilmesini isteriz. Çocukların üstün yararını görmeyen, onları cezanın ve suçun konusu yapan bakış açısına sonuna kadar karşı olduk, bundan sonra da karşı olmaya devam edeceğiz. LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcılığın ve nefret siyasetinin karşısında durduk, durmaya devam edeceğiz. İfade özgürlüğünü sınırlandıran, örgütlenme hakkını tırpanlayan, demokratik siyaseti yargı eliyle biçimlendirmeye çalışan anlayışın karşısında duracağız. Bütün bunları toplumumuzla beraber, halkımızla beraber hem Meclis’te hem sokakta hem de yaşamın her alanında savunmaya devam edeceğiz. Bu mücadeleyi kadınlarla, gençlerle, çocuklarla, emekçilerle, basın emekçileriyle, toplumun geniş kesimleriyle yürütüyoruz. Çözüm baskıda değil, çözüm cezalandırmada değil; çözüm eşitlikte, özgürlükte, barışı inşa etmekte, demokratik bir toplumun adımlarını atmaktadır.
AYM’nin son kararı kadınların bağımsızlığına dönük bir müdahaledir
Diğer bir gündemimiz nafaka tartışması. Biliyorsunuz en tartışmalı konulardan biri. Anayasa Mahkemesi bununla ilgili bir karar aldı. AYM, kadınlar açısından ciddi bir hak kaybı yaratan bir karara ne yazık ki imza attı. Tıpkı İstanbul Sözleşmesi sürecinde yaşadığımız hak kaybına benzer bir süreçle karşı karşıyayız. Orada da İstanbul Sözleşmesi bir imzayla ortadan kaldırıldı. Bu nedenle de bugün kadınların yaşam hakkı başta olmak üzere birçok konuda yaşadıkları sorunların katmerlenerek arttığını ifade etmemiz gerekiyor. Bütün bunları üst üste koyduğumuzda, temel meselenin ne olduğunu sorduğumuzda aslında kadın düşmanı politikaların iktidarın referans noktası olduğunu, iktidarın bu bakış açısıyla hareket ettiğini görüyoruz. AYM’nin bu değerlendirmesinin gerekçesine bakmak istiyoruz. Burada kadınların boşanma süreçlerini zorlaştırmaya çalışan, kadını şiddet yaşadığı evlilik bağının içerisinde kalmaya zorlayan, kadının boşandıktan sonra yoksulluğa düşmesine yol açabilecek çok yapısal bir değişime gidiliyor. Bunu özel olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bu karar kadının bağımsızlığına, boşandıktan sonra yaşamını idame ettirmesine dönük bir müdahaledir. Bütün bunlar üstelik de nerede oluyor? “Aile Yılı” ilan edilen, kadınların evlenmeye ve çok çocuk doğurmaya teşvik edildiği bir zaman diliminde gerçekleşiyor.
AYM'nin bu kararıyla kadını daha fazla yoksullaştıran bir yol açılmıştır
Aile yılı ilanlarının olduğu bu zemin içerisinde gerçekten kadınların yaşamını iyileştirmeye dönük tek bir adım atılmış mıdır? Örneğin güvenceli istihdamın önü açılmış mıdır? Boşanmış kadınlara yönelik kamuda özel bir istihdam politikası güdülmüş müdür? Ücretsiz kreş hizmeti sağlanmış mıdır? Kamu hizmetlerinden kadınların daha kolay yararlanması, ayrımcılığın ve işsizliğin önlenmesi için tedbirler alınmış mıdır? Bütün bakanlıklar kadın politikalarını, kadına yönelik yaklaşımlarını gözden geçirmiş midir? Kadın yoksulluğunu önlemeye dönük gerçekçi bir plan var mıdır? Bu soruların hiçbirisine evet yanıtı alamıyoruz. Hâlihazırda kadınlar ev içi emek ve bakım yükünü sırtlarında taşıyor. Çocuk bakımından yaşlı, engelli, hasta bakımına kadar bütün bakım yükleri kadınların sırtında. Ama bütün bu bakım yükünü kamu üzerine almak istemiyor, hiçbir mekanizma geliştirmiyor. Milyonlarca kadın çalışma yaşamının dışındayken, milyonlarca kadın yoksullukla boğuşurken bir de nafaka hakkına el uzatmak nasıl bir anlayışın ürünüdür? Özellikle evlilik birliğinin içerisinde erkeklerin edindikleri malların, kazandıkları zenginliklerin temelinde ne var? Kadınların ücretsiz bakım emeği, ev içi emeği. O erkekler öyle tek başlarına herhâlde o paraları kazanmıyor. Onları bütün gün yaşama hazırlayan, evde ücretsiz bir şekilde çalışan kadınların emeği olmasa o zenginliklerin ya da o mal edinmelerinin olmayacağını herkes sanırım biliyordur. Burada açık ve net bir şekilde kadını daha fazla yoksullaştıran bir yolun açıldığını söylememiz gerekiyor.
Nafakayı gündem yapmak kadın karşıtı politikaların ete kemiğe bürünmüş halidir
Kamuoyunda çok tartışılan bir algı yaratılarak da yol alınmaya çalışılıyor. Süresiz nafaka meselesinin aslında bilinçli bir manipülasyon olduğunu ifade edelim. Çünkü yoksulluk nafakası süresiz bir hak değil, koşulsuz ve sınırsız bir ödeme hiç değil. Nafaka; kişinin yoksulluğu süresince devam eden, yoksulluk süresiyle sınırlı koşullara bağlı olan ve mahkemelerce düzenli olarak da denetlenen bir hak. Yani “10 gün evli kaldık, ömür boyu nafaka ödüyorum” diyen erkeklere kimsenin inanmaması gerekiyor. Çünkü bu çok büyük bir manipülasyon. İkinci bir mesele olarak nafaka ödenme oranlarına baktığımız zaman, nafakaya hak kazanan kadınların %60-70'inin zaten bu nafakaları alamadığını görüyoruz. Bu konuda Adalet Bakanlığına büyük bir sorumluluk düşüyor. Sanırım Adalet Bakanlığının elinde bütün bu veriler var. Bağımsız kadın kuruluşlarının ellerinde veriler var. Zamanla hepsini açıkladılar kamuoyuna, bizler de açıklayacağız. Ama Adalet Bakanlığı da tahsil edilen nafaka miktarlarını çıkıp açıklamalı ve bu manipülasyonu aydınlatmalı, bunun önüne geçmelidir. Çünkü tam da bu manipülasyon üzerinden bugün hukuksal düzenleme yapma aşamasına gelinmiştir. Tam da bu manipülasyon üzerinden kadınların kazanılmış en temel haklarına el konulmaya çalışılmaktadır. Tam da bu manipülasyon üzerinden bugün boşanmış kadınlar hedef haline getirilmektedir. Evlilik birliği bozulmuş, özellikle bekar anne olarak çocuğunu yetiştirmek zorunda kalan kadınların yoksulluk nafakası almadığı koşullarda sadece iştirak nafakasıyla çocuklarını yetiştirmesinin ve yaşama hazırlamasının imkansızlığını görmemiz gerekiyor. O anlamıyla yoksulluk nafakasına bir de aynı zamanda çocuğu olan kadınlar açısından bakmak gerekiyor. Çünkü bu kadınlar çoğu zaman zaten çalışamıyorlar, zaten yaşama tutunma konusunda sorun yaşıyorlar. Bir de tek başlarına çocuklarını büyütmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyalar. O anlamıyla, burada özellikle aile birliği bozulmuş çocuklar açısından da büyük bir yoksulluk ve hak kaybının açığa çıkacağını da ifade etmemiz gerekiyor. Bu tartışmaları daha çok yapacağız ama açık ve net söyleyelim: Sosyal devletin yükümlülüklerini yerine getirmediği koşullarda; kadınlara özel bir politikanın, boşanmış kadınlar açısından özel istihdam politikalarının, özel koruma mekanizmalarının hayata geçirilmediği bir ortamda nafakayı gündem yapmak ve üstelik de tahsil edilmeyen nafakayı gündem yapmak tam da kadın karşıtı politikaların aslında ete kemiğe bürünmüş halidir.
Kadınların ihtiyacı, nafakanın sınırlandırılması değil; eşit, özgür ve güvenceli yaşama koşullarıdır
AYM'nin birçok kararı var ve hükümet AYM'nin diğer kararlarını hiç dikkate almıyor. Örneğin cezaevindeki Can Atalay ile ilgili de AYM'nin kararı var. Ne oldu? Meclis bile bu kararı dikkate almadı. Ya da AYM'nin kadınların soyadını evlendikten sonra kullanmasına dair de bir kararı var. Bu konuda da bir gelişme olmuyor. Ama AYM ne zaman kısıtlayıcı, hak düşürücü, kadınların haklarını sınırlandırıcı bir meseleye imza attıysa -ki nafaka hakkında olduğu gibi- o zaman canhıraş hemen yasal düzenleme yapıp bunu budamak için harekete geçmeye çalışan bir iktidar anlayışı olduğunu görüyoruz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Yine çarpıcı bir şey. AYM, 17 Mayıs 2012 tarihinde yine benzer bir başvuruyu karara bağlamış ve o zaman ne demiş biliyor musunuz? “Türk Medeni Kanunu'ndaki yoksulluk nafakası düzenlemesinin iptali talebini reddetmiş”. Mahkeme, boşanma sonrasında yoksulluğa düşen tarafın mağduriyetini önlemeyi amaçlayan bu düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmamış. Şimdi anayasa aynı anayasa, sistemsel olarak sistem aynı sistem. Peki, ne değişti? AYM’nin 2012'deki kararı ile bugünkü kararı arasında nasıl bir fark var? Demin anlattığım bütün koşullar kadınlar açısından değişti mi ki bu kararı aldı Anayasa Mahkemesi? Elbette hayır. Burada tabii ki AYM’nin yapısının değiştirilmesinin önemli olduğunu görüyoruz. O anlamıyla açık ve net söyleyelim. Bu hukuksal değil siyasal bir tercihtir. Kadınların ihtiyacı, nafakanın sınırlandırılması değildir. Kadınların ihtiyacı eşit, özgür ve güvenceli bir yaşamdır; eşit, özgür, güvenceli çalışma koşuludur. Ücretsiz kamusal bakım hizmetleri ile erkek şiddetinden uzak, özgür bir yaşam ve gerçek bir eşitlik politikası bugün kadınların temel ihtiyacıdır. O anlamıyla kadınların haklarını budamaya çalışan bu anlayışı reddettiğimizi ve buna karşı her alanda mücadele edeceğimizi de ifade etmek isterim.
CHP’ye butlan kararı yargının siyasal mücadelenin merkezine yerleştirilmesinin örneğidir
Türkiye'nin ana gündemlerinden birisi CHP’ye yönelik alınan mutlak butlan kararı. Butlan kararı ve sonrasında yaşananlar, Türkiye'nin içine sürüklendiği hukuk ve demokrasi krizinin en güncel ve en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Bu karar sadece bir siyasal partiye özgü olarak ele alınamaz. Demokratik siyasetin işleyişi, seçim hukukunun temel ilkeleri ve halk iradesinin güvencesiyle doğrudan ilişkili bir meseledir. Burada son yıllarda dünya sisteminde yaygın olan bir kavrama atıfta bulunmak istiyorum, o da yargı silahı. Yani yargının araçsallaştırılması meselesi. Türkiye'de son yıllarda yaşanan birçok gelişme gibi CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı da yargının aslında siyasal mücadelenin merkezine yerleştirilmesi tartışmalarının en çarpıcı örneklerindendir. Kuvvetler ayrılığının, denge denetleme sisteminin, yargı bağımsızlığının ortadan kalktığını açık ve net bir şekilde bir kez daha görüyoruz. Yargının bağımsızlığı meselesinin kuvvetlerin birliği bakış açısıyla dizayn edildiği, bununla da siyasal ve toplumsal yaşamın dönüştürülmeye çalışıldığını görüyoruz.
Mesele seçim sisteminin güvenceden yoksun olmasıdır
Mahkemelerin artık siyasal partilerin yönetimlerini belirlediği, kurultaylarını iptal ettiği bir yerde hiç kimsenin, partinin ve siyaset mekanizmasının güvencede olmayacağının altını çizmemiz gerekiyor. Siyasi partilerin iç işleyişleri, kurultayları ve yönetsel tercihleri yargının konusu değildir ve olmamalıdır. Türkiye'de bu konuda yetkili merci Yüksek Seçim Kuruludur. YSK’nın gözetiminde yapılan seçimler belirli bir itiraz süresinden sonra da kesinleşir. Kesinleşen seçim sonuçları ilan edilir ve artık o seçim tartışmaları da geride bırakılır. Fakat bu ne yazık ki artık tartışmaya açılmış bir gündem haline gelmiştir. O anlamıyla meseleyi sadece CHP meselesi değil, bir seçim sisteminin tamamen güvenceden yoksun olması meselesi olarak ele almamız gerekiyor. Bugün artık herhangi bir kooperatifin, derneğin, STK’nın, siyasal partinin yaptığı kongrenin, seçiminin güvencede olacağını hiç kimse iddia edemez. Üç beş yıl sonra birileri şikayet ettiğinde pekala yargı kararıyla o seçim sonuçları yok sayılabiliyor ve bambaşka bir yaklaşımla karşı karşıya kalabiliyoruz. Bu neye yol açar? Öncelikle bu bir siyasal istikrarsızlığa, belirsizliğe yol açar. En önemlisi de toplumun seçiminin sonuçlarının yargı eliyle değişmesi gibi bir yere bizi götürür. Biz bunu nereden biliyoruz? İşte yerel yönetim seçimlerinde pat bir gerekçeyle kayyım atanıyor ve orada seçme seçilme hakkı, yurttaşın en temel anayasal hakkı hiçe sayılıyor. Zamanında kayyım siyasetinin önünü açanlar, bugün meseleyi butlan siyasetine bağlamış durumdalar. Artık yerel yönetimlerde bir güvence yok. Pekala herhangi bir gerekçeyle oraya kayyım atanabiliyor. Artık hiçbir siyasal partinin bir güvencesi yok. Pekala herhangi bir gerekçeyle butlan kararıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Bütün bu tartışmalar ülkeyi nereye götürür? Yeni bir rejimin inşasına; daha baskıcı, daha otokratik, gerçek anlamda temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan bir anlayışın gün geçtikçe sistematik hale geldiğini ve rejimin ana karakteri haline geldiğini görüyoruz. Onun için buradan hızla uzaklaşmaya ihtiyaç olduğunu ifade edelim.
Demokrasi mahkeme koridorlarında değil halkın özgür iradesinde hayat bulur
Anayasa’nın 79. maddesi Yüksek Seçim Kuruluna bırakıyor bu süreci ama Anayasa’yı da hiçe sayan bir anlayış olduğunu görüyoruz. O anlamıyla bir kez daha ifade edelim. DEM Parti olarak dün kayyımlara karşı çıktığımız gibi, seçilmişlerin görevden alınmasına karşı çıktığımız gibi, halk iradesine yönelik her türlü müdahaleye karşı çıktığımız gibi bugün de siyasal partilerin yargı eliyle dizayn edilmesine karşı çıkıyoruz. Çünkü demokrasi mahkeme koridorlarında değil halkın özgür iradesinde hayat bulur. Bu özgür iradeye saygı duymayan hiçbir rejimin de ayakta kalma şansı yoktur, kendini geleceğe taşıma şansı yoktur. O nedenle Türkiye demokrasisini büyük bir girdaba sokan, yapısal ve hukuksal krizi gün geçtikçe derinleştiren, Türkiye'yi büyük bir siyasal kriz sarmalına sokan bu yaklaşımdan derhal geri adım atılmalı ve seçilmiş kurulların yargı kararlarıyla hiçe sayılması politikasına son verilmelidir.
Barışın yasaya, Meclis’in de barış mesaisi yapmaya ihtiyacı var
Bütün bu hengamenin içerisinde sürekli konuştuğumuz, en azından gündemde tutmaya çalıştığımız bir sürecin de içerisindeyiz: Barış ve Demokratik Toplum Süreci. Türkiye çok kritik bir eşikten geçiyor. Sayın Öcalan'ın çağrısı ve ardından gelişen süreç aslında uzun yıllardır ağır bedeller ödenen Kürt sorununun demokratik çözümünde yeni imkanlar açığa çıkarmış durumda. Bu imkanlar aynı zamanda toplumdaki umudu ve beklentiyi büyütmüş, fakat yapılmayanlar nedeniyle güvensizliği de derinleştirmiş durumda. Bu sürecin yasal çerçeveyle somutlaşması, ilerlemesi ve kalıcı sonuçlar üretmesi hem bizim hem de toplumumuzun, halklarımızın temel beklentisidir. Çözümün adresi elbette ki demokratik siyasettir, elbette ki Meclis’tir. Bu nedenle Meclis kapanmadan önce, ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin hızla gündeme alınması gerekiyor. Uzun süredir tartışılan çerçeve ya da özel yasa dediğimiz, Sayın Öcalan’ın da kök hücre yasası diye tarif ettiği yasanın bir an önce Meclis’e sunulması ve ivedi bir şekilde yasalaşması gerekiyor. Süreci hukuki güvenceye kavuşturacak adımları Meclis’in atması gerekiyor. Komisyon raporu bir yol haritasını ortaya koyuyor. Bu yol haritasının hızlı bir şekilde pratikleşmesi ihtiyacı var. Raporun yazıldığı Meclis, aynı zamanda çözüm yasalarının konuşulup tartışıldığı ve çıkarıldığı bir yer olmak durumundadır. Meclis bu süreçte etkin bir şekilde rolünü oynamalı ve yasama dönemi bitmeden de bunun için hızlı bir şekilde adım atmalıdır. Artık barış mesaisi yapmaya ihtiyacımız var. Barışın yasaya ihtiyacı var. Meclis’in de barış mesaisi yapmaya ihtiyacı var. Buradan kaçmak, bunu zamana yaymak doğru bir yaklaşım değil. Bunun sonucunda bütün Türkiye halklarının, hepimizin kaybedeceği sonuçlar olabileceğini görmemiz ve bu nedenle de barış için acele etmemiz gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Kalıcı barış demokratikleşmeyle güçlenir, demokrasi de yasayla taçlanmış barışla büyür. O anlamıyla barış ile demokrasi mücadelesini birbirinden ayırmadığımız gibi, bugün barışın hukuksal bir güvenceye ihtiyacı olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor.
AİHM kararlarının gereği derhal yerine getirilmeli
Yine AİHM kararlarının uygulanması konusundaki ayak direme halinden bir an önce vazgeçilmesi gerekiyor. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala dosyalarında AİHM kararlarının özellikle yıllardır uygulanmamış olması aslında Türkiye'yi Avrupa nezdinde bambaşka bir konuma taşıyor. Bu sadece bireysel dosyalarla sınırlı bir mesele değil. Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve uluslararası yükümlülükler açısından da Türkiye'yi ağır sonuçlarla yüz yüze bırakıyor. Mesele burada sadece Türkiye'nin bu ağır sonuçlarla yüz yüze kalması değil, aynı zamanda 86 milyon yurttaşın bu ağır sonuçların faturasını da ödemek zorunda kalmasıdır. O anlamıyla AİHM kararlarının gereği derhal yerine getirilmeli, hukuka güven yeniden tesis edilmelidir. Türkiye uluslararası toplumda, uluslararası mahkemelerde hak ihlalleriyle anılan bir ülke olmaktan çıkmak için de derhal ihlal ettiği bütün başlıklarda sorunu gidermeye dönük adımlar atmalıdır.
Sayın Öcalan'ın demokratik çözüm ve müzakere sürecindeki rolüne uygun koşullar oluşturulmalı
Burada özellikle Sayın Öcalan'ın üzerinden tartışılan umut hakkı meselesine dair de iki kelam etmek isterim. Özellikle umut hakkının karşılık bulması çok önemlidir. Bu temel bir ilkedir. Aslında özgürlük ilkesidir aynı zamanda. Sayın Öcalan'ın demokratik çözüm ve müzakere sürecindeki rolüne uygun koşulların oluşturulması, iletişim imkanlarının geliştirilmesi, meselenin evrensel hukuk normları çerçevesinde ele alınması barış ve demokratik toplum inşası için olmazsa olmazdır. Sonuç olarak bu mesele elbette hepimizin meselesidir. Bu mesele elbette ki bütün siyasi partilerin meselesidir. Bu mesele elbette ki halklarımızın meselesidir. Ama burada büyük sorumluluğun iktidara düştüğünün de altını çizmemiz gerekiyor. İktidarın artık daha fazla oyalamadan, daha fazla zamana yaymadan hızlı bir şekilde hem süreçle ilgili bir takvim açıklaması hem de çerçeve yasanın taslağını kamuoyuyla paylaşması gerektiği ortadadır. Yaz mesaisine ara vermeden önce bu yasanın mutlaka çıkması gerektiğini ifade etmemiz gerekiyor. Toplumda büyüyen umudu ve barış özlemini hiç kimsenin boğmaya, karartmaya hakkı yoktur. Barış gerçek anlamda cesaret ister. Barış cüret ister. Bu cesareti ve cüreti göstermek için de iktidarın hızlı davranması ve adım atması gerektiğini ifade etmek istiyorum.
11 Haziran 2026
