Koçyiğit: Bizler açısından bu sadece rapor yazma meselesi değildir, demokratik bir gelecek perspektifidir

Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis'te basın toplantısı gerçekleştirdi. Koçyiğit, şunları söyledi: 

27 Şubat çağrısıyla komplonun siyasal hedefleri hükümsüz kılınmış oldu

Dün 15 Şubat'tı. 15 Şubat 1999 tarihinde Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla Türkiye'ye getirilmesinin yıldönümüydü. 15 Şubat Komplosu sadece bir kişiyi hedefleyen bir komplo değildi. Türkiye ve Ortadoğu’da halkların bir arada eşit, özgür ve demokratik yaşam iradesini tasfiye etmeyi amaçlayan tarihsel ve siyasal bir müdahaleydi. Hedeflenen Kürt halkının demokratik çözüm iradesini kırmak, Türkiye’de etnik çatışma zemini derinleştirmek ve bölgeyi çatışma üzerinden yeniden dizayn etmekti. Ama Sayın Öcalan’ın yıllardır ısrarla savunduğu halkların eşitliği ve özgürlüğü, barış ve demokratik toplum perspektifi aslında tam da bu müdahaleyi ve en nihayetinde murad edilen çatışmayı da ortadan kaldırdı. Çatışmayı değil müzakereyi, inkarı değil tanınmayı, ayrışmayı değil ortak yaşamı esas alan çizgisiyle Sayın Öcalan bu büyük planı boşa düşürdü. 27 Şubat'ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı öncesinde ortaya koyduğu yoğun çaba ve geliştirdiği çözüm perspektifiyle ve sonrasında açığa çıkan güçlü toplumsal sahiplenmeyle birlikte 15 Şubat Komplosunun siyasal hedeflerinin aslında hükümsüz kılındığını söylemeliyiz.

Tarih bize Sayın Öcalan'ın aldığı sorumluluğa ortak olma görevi veriyor

15 Şubat'ın bir yıldönümünü daha geride bırakırken 27 Şubat'ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısına herkesin sahip çıkması gerektiğini; bunun refah, huzur, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet ve barış isteyen her bir yurttaşımızın temel sorumluluğu olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Tarih bize barışa sahip çıkma, Kürt sorununun demokratik çözümü için ortaya irade koyma, demokratik bir cumhuriyeti inşa etme sorumluluğunu yüklüyor. Bu yönüyle, Sayın Öcalan'ın aldığı bu sorumluluğa hepimizin ortak olması gereken bir dönemdeyiz. 

Barışı ortak bir gelecek tahayyülü olarak ele almamız gerekiyor

5 Ağustos tarihinde kurulan bir komisyonumuz var ve bu komisyon halihazırda önemli çalışmalara da imza attı. 5 Ağustos'tan bu yana toplam 20 toplantı gerçekleşti. Bu toplantılarda konuşuldu, öneriler alındı ve toplam 135 kişi dinlenmiş oldu. Özellikle son toplantıda iki akademisyen gelerek yapılan tüm konuşma ve önerilere dair kapsamlı analizler sundu. Bu kapsamlı analizler Kürt sorununun ne olduğunu da nasıl çözülmesi gerektiğini de yol haritasını da güven tesis etmek için neler yapılması gerektiğini de açık ve net bir şekilde ortaya koydu. Barış tartışmalarının Meclis zemininde yapılmış olmasının çok önemli olduğunu ifade ederiz. Toplumun çeşitli kesimlerinin katılımıyla aslında bu sürecin toplumsallaştığını, yol haritasının çıkarılması bakımından da önemli ipuçları açığa çıktığını ifade edebiliriz. Bu süreçte kardeşliği ortak bir değer, barışı ise ortak bir gelecek tahayyülü olarak ele aldığımızı ifade etmemiz gerekiyor.

Ortaya çıkan iradeyi rapora dökerek yeni bir aşamayı taçlandırmamız gerekiyor

Tüm katılımcıların farklı perspektiflerden de olsa Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda söz söylemiş olmaları ve sorunun çözümüne katkıda bulunmuş olmaları barış zemininin mümkün olduğunu ve bunun ipuçlarını da göstermiş oldu. Bugün bu ipuçlarını buluşturarak, bu yol haritasını görünür kılarak, ortaya çıkan iradeyi bir bütünlük içerisinde rapora dökerek yeni bir aşamayı da taçlandırmak gerektiğini ifade edelim. Tam da bu noktada toplum özellikle de Kürt halkı nezdinde yeniden başa dönecek hiçbir tartışmaya ve konuşmaya mahal vermemek gerektiğini söylememiz gerekiyor. Sanki bu komisyon kurulmamış, sanki 20 toplantı yapılmamış, sanki bu çatının altında Kürt sorununun demokratik çözümünün kök nedenlerine ve çözüm önerilerine dair hiçbir öneri yapılmamış gibi bir yaklaşımdan uzak durulmalıdır. Raporun böyle bir anlayıştan uzaklaşarak yazılması gerektiğinin altını çizmek isterim. 

Kürt sorununu terör sorununa indirgemek bizi ilerletmeyecek

Bu mesele ne bir partinin seçim ajandasına sıkışabilir ne de belirsiz bir geleceğe ertelenebilecek bir meseledir. Bugün çözümsüzlükte ısrar eden her tutumun, her yaklaşımın bizlere, memlekete büyük kaybettireceğini; memleketin huzurundan, gençlerin geleceğinden çalacağını da ifade etmemiz gerekiyor. O anlamıyla sadece sonuçlarda ortaklaşmak yetmez. Aynı zamanda hep beraber bir kez daha dönüp nedenlere bakmamız, nedenler üzerinden de çözüm önerileri geliştirmemiz gereken bir dönemdeyiz. Bir kez daha söylemekte fayda olduğunu düşünüyoruz. Kürt sorunu, bir anayasal yurttaşlık sorunudur; hukuk, adalet ve insan hakları sorunudur. Çözümü de ancak bütün bu başlıklarda önemli adımlar atılarak gerçekleştirilebilir. Kürt sorununu bir güvenlik, bir terör sorunu olarak ele alan yaklaşımların çözümsüzlüğü derinleştirdiğini ifade etmemiz gerekiyor. Kürt sorununu terör sorununa, güvenlik sorununa indirgemek bizi ilerletmeyecektir. Bizi bir yere götürmeyecektir.

Barış, sorunun siyasal ve hukuki niteliğini kabul ederek yol alınacak bir başlıktır

Büyük bir kısır döngü yaşamamıza da neden olacaktır. Kaleme alınacak raporun ortak geçmişin yaralarını sarmayı ve geleceği demokratik güvencelerle yeniden inşa etmeyi amaçlaması gerekiyor. Ortak bir dil kurarak sorunun adını da açıkça koymamız gerekiyor. Yani eşyayı adıyla çağırmamız gerekiyor. Barış ancak sorunun siyasal ve hukuki niteliğini dürüstçe kabul ederek yol alınabilecek, inşa edilebilecek bir başlıktır. Sorunun siyasal ve hukuki niteliğini reddeden bir yaklaşımın süreci ilerletmeyeceğini, derde derman olmayacağını da ifade etmemiz gerekiyor. Siyasal ve hukuksal niteliğinin kabul edilmesinin, bu ortaklaşmanın sağlanmasının, Kürtlerin ve tüm Türkiye halklarının onurunu ve eşit yurttaşlık talebini sağlamak yönündeki en önemli eşiklerden birinin aşılmasına da vesile olacağını ifade etmek gerekiyor.

Bizler açısından bu sadece rapor yazma meselesi değildir, demokratik bir gelecek perspektifidir

Siyasal ve hukuksal nitelik, Kürt sorununun olmazsa olmaz niteliğidir ve bunun özel olarak altını çizmemiz gerekiyor. Onun için bu mesele sadece bizler açısından bir rapor yazma meselesi değildir. Demokratik çözümü kurumsallaştıracak cesareti göstermektir, bu ortak iradeyi somut adımlarla güçlendirmektir. Toplumun ihtiyacı inkar değil yüzleşmedir, erteleme değil çözümdür. Dar siyasi hesaplar değil, ortak demokratik bir gelecek perspektifidir. Kaleme alınacak raporun bütün bunları gören ve gözeten bir anlayışla yazılması gerekir. Retçi ve inkarcı akıldan uzak, kapsayıcı, sorunu çözücü ve sürece katkı sunan bir perspektifle yazılması gerekir. Bilindik ezberleri tekrar ederek bir yere varamayacağımızı hepimiz biliyoruz. Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur.

Bu mevzuatların güncellenmesi doğanın ve milli park alanların lehine değildir

Bu hafta Meclis’in gündeminde Milli Parklar Kanunu var. Ekim ayında Meclis açıldığından beri bitmeyen bir trafik kanunuyla uğraştık. Ne yazık ki uzun bir zamana yayılarak toplumun hiçbir ihtiyacını görmeyen, Türkiye'deki trafik sorununu çözmeyecek bir yasayı çıkardılar. Topluma karşı, derde derman olmayan bu yasa yapma anlayışının Milli Parklar Kanun Tasarısında da olduğunu görüyoruz. 10 Ekim'de Meclis’e sunulmuştu, 15 Ekim'de komisyondan geçti. Bu hafta da genel kurula gelecek. Bu teklifin içerisinde 2872 sayılı Çevre Kanunu 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve 375 sayılı KHK’de değişiklik var. Peki, bütün bu mevzuatın güncellenmesinin gerekçesi ne? Bize, “Doğa koruma mevzuatını güncellemek istiyoruz” diyorlar. Kimin lehine? Niçin? Bu mevzuatların güncellenmesi doğanın, milli parkların, doğa varlıklarının lehine değildir. Aksine bütün bu milli park alanlarını ticari bir alana çevirmeye, sermaye peşkeş çekmeye yöneliktir. Gerekçede Türkiye'de korunan alanların sayıları, ziyaretçi istatistikleri ve yılda yaklaşık 70 milyonluk ziyaretçi olduğu özellikle vurgulanıyor. Daha fazla ziyaretçi için de tesisler ve korunan alan koridorlarından söz ediliyor. Milli parkların ziyaretçi sayısının artması, milli park vasfının yitirilmesine dönük bir şeydir. Yani buralara sürekli insan sirkülasyonu yapmanın kendisi koruyan bir şey değildir. Aksine doğayı bir meta olarak gören, bundan para kazanmaya çalışan, her şeyi sermayeye tahvil etmeye çalışan bir anlayışla kaleme alınmış bir yasayla karşı karşıyayız. Oysa ki ziyaretçi sayısının ekosistem üzerinde yarattığı tahribatın görülmüş olması gerekiyor. Her ziyaretçinin bıraktığı ayak izinin ve tahribatın görülmesi gerekiyor. Burada çözüm daha fazla ziyaretçi, daha fazla tesis, daha fazla altyapı ve üst yapı tesisi yapmak değildir. Aksine bütün bu yükü geriletmek ve bu doğal alanları, milli parkları korumak gerekiyor. 

Yasa hiçbir şekilde doğal sit alanlarını korumaya dönük değil 

O anlamıyla en çarpıcı örnek Marmaris'teki milli parktır. SİNPAŞ eliyle yapılan inşaat halihazırda orada devam ediyor. O anlamıyla bu yasanın hiçbir şekilde doğal sit alanlarını korumaya dönük olmadığını ifade edelim. Diğeri kara avcılığıyla ilgili olan düzenleme. Avcılık ruhsatları iptal edilenlerin yeniden ruhsat almasını çok kolaylaştırıyor. İkincisi cezalar kağıt üstünde kalıyor. Ama gerçek anlamda hiçbir caydırıcılığı olmadığını da çok iyi biliyoruz. Yaban hayatı bir kez daha av kaynağı olarak tanımlanıyor. Ben kendim de Dersimliyim. Dersim'de bizim orada Hızır'ın davarları da denilen dağ keçileri kutsaldır ve yerli halk asla ama asla bir kurşun sıkmaz. Ama bakın bu avcılık faaliyetleri nedeniyle bir inançta, bir bölgede kutsal olan hayvanlar bile, dağ keçileri bile katledilebiliyor. O anlamıyla buradaki sorunun çok büyük olduğunu, hayvan haklarını ihlal ettiğini, doğal yaşamı ihlal ettiğini, bir inançsal tahakküme bile yol açabilecek düzeyde olduğunu ifade edelim. Bu yasaya karşı sonuna kadar muhalefet edeceğiz. 

Meclis’in çatısı altında çocuklar cinsel tacize uğradı

Diğer bir gündemimiz, kadınlara yönelik cinsel istismar davaları. Bu çatının altında da çocuklara yönelik taciz davası vardı. Ne yazık ki son görülen duruşmada mahkeme gerçekten hiçbir şekilde çocuğun üstün yararını gözetmedi. Tutuklu sanıkları serbest bıraktı. Mahkeme aşamasında yaşananların çok çarpıcı olduğunu da ifade edelim. Çocukların ifadeleri alınmadan önce Çocuk İzleme Merkezinin, görüntüleri yeniden izlenmesi talebi açıkça reddedildi ve yetmedi dört tutuklu somut delil yok gerekçesiyle bırakıldı. Daha sonra kamuoyunda oluşan infial ve açık delil durumu nedeniyle yeniden tutuklama kararı verildiğini de az önce öğrendik. Üçü tutuklandı. Meclis’in çatısı altında çocuklar cinsel tacize uğradı ve bu süreç bir şekilde toplumdan da Meclis’ten de kaçırılmaya çalışılıyor. Yargılama aşamasında da kadına ve çocuğa yönelik suçlarda faili koruyan, faili aklayan, bütün delil durumlarını mağdur aleyhine değerlendiren bir yargının yeniden devreye girdiğini görüyoruz. WhatsApp açık ve net bir şekilde sarkıntılık yapan, cinsel taciz suçu işleyen kişilerin delil yok diye bırakılmasını ben toplumun vicdanına havale ediyorum.

Yedi kez şikayet etmesine rağmen bu devlet Güler Özkan’ı koruyamadı


Meclis’in çatısı altında olanlara göz yuman yargının toplumdaki diğer davalara yaklaşımını hep beraber tahmin edebiliyoruz. Peki, sadece bu mu? Hayır. Ağrı’da Güler Özkan 20 günlük bebeği kucağındayken, diğer çocuklarının yanında, birkaç defa şikayet ettiği eşi tarafından katledildi. Peki, Güler Özkan ne yapmıştı? Tam yedi kere başvuru yapmıştı. Yedi kere koruma talep etmişti. Ama buna rağmen bu devlet, bu kurumlar, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Güler Özkan'ı koruyamadı. Neden koruyamadı? Çünkü kadını korumak gibi bir derdi de yok bu kurumların. Çünkü gerçekten kadına yönelik şiddeti masaya yatıran, çoklu bir stratejiyle bunun önüne geçmeye çalışan kurumsal bir perspektifi yok.

Kadına yönelik şiddeti münferit olarak göstermeye çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız

Kadına yönelik şiddeti hala münferit olarak göstermeye çalışan, istatistiklerle oynayarak kadına yönelik şiddeti aşağıya çekmeye çalışan bir anlayışla karşı karşıyayız. Oysa ki bu bir politik sorundur. En temelinde de iktidarın kadına ve çocuğa yönelik bakış açısı yatmaktadır. Kurumların kadına ve çocuğa yönelik bakış açısı yatmaktadır. Bu konudaki bütün sorumluluğun sadece faillerde olmadığını iyi biliyoruz. Bütün bunlara yol veren, cevaz veren ve cezasızlıkla ödüllendiren anlayışın ve sistemin bizzat kadınların katilli olduğunu ifade edelim. O anlamıyla kadına yönelik şiddet asla ve asla münferit değildir. Erkek şiddeti münferit değildir. Politiktir ve bu şiddet kadınların yaşamını değersizleştiren, onları güvencesizliğe iten, koruma mekanizmalarını işletmeyen sistemin sonucudur. Kadın cinayetlerindeki koruma yükümlülüğünü yerine getirmeme konusunda Aile Bakanlığını özellikle uyarmak istiyoruz. Bakın, Kadın Bakanlığı adı değişti diye kadına yönelik şiddeti görmezden geliyor. Bir kadın kırımına varan, bir cins kırımına varan şiddeti münferit gösteriyor ve ne kadınların ne de çocukların yararına bir düzenleme halihazırda yapılmıyor. Cezasızlık almış başını gidiyor. 

Siyaset dili şiddeti besleyen nedenlerden birisi

Sadece Ocak ayında 20 kadın, erkekler tarafından katledilmiş. 20 insandan, 20 candan, 20 kadından bahsediyoruz. Ama Aile Bakanı bütün bu sürecin seyircisi. İçişleri Bakanı bu sürecin seyircisi. Bu şiddet meselesinin aynı zamanda başka yan faktörlerle de beslendiğini biliyoruz. Bugün ekonomik yoksulluğun kendisi aslında bu şiddeti besleyen nedenlerden birisidir. Siyaset dili, şiddeti besleyen nedenlerdendir. Televizyon ve medya sektörü şiddeti besleyen, teşvik eden nedenlerdendir. O anlamıyla büyük politik bir dönüşüme, zihinsel bir farkındalığa ve şiddetle çoklu mücadele araçlarına ihtiyacımız var.

Gün geçtikçe üretimden düşen bir toplum gerçeği var

19 Şubat, Ramazan'ın ilk günü olacak. Bu vesileyle Ramazan ayını bütün Müslüman alemine şimdiden tebrik ediyorum. Ramazan sofraları aslında rahmettir, berekettir. Fakat gelin görün ki Türkiye'de ne Ramazan sofraları ne de sahur sofraları artık kurulamaz bir hale geldi. Bugün Türkiye'de en büyük sorunların başında gıda enflasyonu geliyor. Gerçek anlamda muazzam rakamlar var. Dünya genelinde gıda fiyatları Ocak ayında aylık bazda %4, yıllık bazda ise 6 gerilemiş. Peki, Türkiye'de ne olmuş? Yalnızca bir ayda 6.59, yıllıkta 31.69 oranında artmış. Yani dünyada gıda fiyatları gerilerken, Türkiye'de gıda enflasyonu rekora koşuyor. OECD verilerine göre gıda enflasyonunda Türkiye 1. sırada. 2. sırada kim var? Estonya. Neden böyle? AKP iktidarının yanlış politikalarından. Şimdi diyorlar ya küresel gelişmeler, tedarik zincirinin bozulması, pandeminin olması, bölgesel gelişmeler. Hayır efendim, sizin yanlış politikalarınız. Sizin toplumu görmeyen, üreticiyi görmeyen, çiftçiyi görmeyen, çiftçiyi ve üreticiyi üretimden koparan politikalarınız. İthalata bağımlı tarım politikanız, yerli üretimi desteklememeniz. Tüm bunlar gıda enflasyonunun en temel nedenlerini oluşturuyor. Girdi maliyetleri artıyor. Gübreden tutalım yakıta kadar, mazottan tutalım da yemlere kadar. Bütün girdi maliyetleri artıyor. Ama üretici ürettiğinin maliyetini bile alamıyor. Zararına satıyor, çarkı çevirmeye çalışıyor, borçlanıyor, traktörünü ve tarlasını hacze veriyor. Peki, bunu gören var mı? Hayır, yok. Gün geçtikçe üretimden düşen bir toplum gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bugün stratejik risk nedir derseniz, ülkenin önündeki en büyük güvenlik riski nedir derseniz, gıda güvenliğidir.

Ramazan pidesi almak için asgari ücretin yüzde 11'inin harcanması gerekiyor

Üretimden düşen bir toplumun, kendi kendisine yetemeyen bir toplumun çok büyük bir risk altında olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Pide fiyatlarına bakalım. Ramazan'ın simgesidir. Herkes sahurda da iftarda da almak ister. Peki, 250 gram Ramazan pidesi ne kadar? 25 lira. 350 gram pirinç ne kadar? 35 lira. Sadece sahur ve iftarda toplam 4 pide tüketildiğinde bir günde 100 TL, ayda yaklaşık 3.000 TL’lik bir paraya denk geliyor. Yani yalnızca pide için asgari ücretin %11'ini harcaması gerekiyor asgari ücretlinin. Bunun yanında sofraya koyacağı peynire, zeytine, ete falan hiç girmiyoruz bile. Çünkü zaten pideyle aslında maaş erimiş oluyor. Diyanet İşleri Bakanlığı fitre miktarını açıkladı. İki öğün yemeğin ücretine denk geliyor. Ne kadar demişler? 240 TL. Peki, bu hesaba göre bir kişinin üç öğün yemek masrafı ne kadar? 360 TL. 4 kişilik ailenin bir günlük beslenmenin maliyeti ne kadar? 1.440 TL. Aylık beslenme bu 4 kişi toplandığında ne yapıyor? Fitre oranına göre 43.200 TL. Asgari ücret? 43.200 TL? Diyanet İşleri Bakanlığı diyor ki aslında “Ey Mehmet Şimşek, ey AKP iktidarı, siz yalan söylüyorsunuz. Bu ülkede enflasyon düşmüyor. Bu ülkede asgari ücretli geçinemiyor”.

Sadece pide fitre miktarı üzerinden bile aslında asgari ücretin nasıl yoksulluk sınırının çok altında kaldığı görülüyor. Bunu biz söylemiyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı söylüyor. O anlamıyla bunun büyük bir haksızlık olduğunu ifade edelim. Yani büyük bir gelir uçurumu, büyük bir adaletsizlik, büyük bir yoksullukla karşı karşıyayız. Herkesin sofrasını kaygısızca kurduğu bir Ramazan sofrasına ve herkesin gerçekten eşit, özgür ve insan onuruyla yaşayacağı bir düzene ihtiyacımız var. Bu yoksulluk bir kader değil. Bu yoksulluk girdabını gerçekten kırabiliriz mücadeleyle. Son olarak yeni atanan Sayın Akın Gürlek’e dair de bir iki şey söyleyeyim. Basın toplantısını sonlandırmak istiyorum.

Adalet Bakanı cezaevlerinde siyasilere yönelik keyfi muameleleri engellemeli

10 Şubat'ta kendi siciline rağmen ataması yapıldı. 19 Mart operasyonundan tutalım da Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Canan Kaftancıoğlu gibi aslında kamuoyunda yakından bilinen bütün önemli davaların da savcısıydı. Şimdi daha yeni oturdu koltuğuna. Kararnamenin mürekkebi kurumadı. İlk yaptığı açıklama ne? Hak kısıtlayıcı bir düzenleme yapılması gerektiğine dair. Ne diyor kendisi? “Tutukluların avukatlarıyla evrak alışverişleri durdurulmalı, bir sınırlama getirmeliyiz” diyor. Yani henüz suçu ispat edilmemiş bir tutuklu ile avukatının görüşmesini bir sorun olarak masaya koyan bir adalet bakanlığı profiliyle karşı karşıyayız. Peki, gerçekten bu ülkenin sorunu avukatların cezaevinde müvekkillerini görmesi midir? Yoksa bu ülkenin sorunu yatak bulamadığı için yerde yatan mahpus sorunu mudur? Hasta olduğunda hastaneye ulaşamayan mahpus sorunu mudur? Bütün hastalıklarına rağmen infazı yakılan mahpus sorunu mudur? Yani temel haklardan, hijyenden, beslenmeden, sağlıktan yoksun bir cezaevi gerçeğiyle mi karşı karşıyayız? Yoksa gerçekten sadece avukatların gidip müvekkillerini görmesi sorunu diye bir sorun mu var? Böyle bir sorun olmadığını hepimiz biliyoruz. Bütün bunlar bize neyi gösteriyor? Adalet Bakanlığının henüz nerede olduğuyla, ne yapması gerektiğiyle ve sorunla ilgili bir farkındalığı yok. Ya da çok açık ve net olarak var olanı da yıkmak üzere, var olanı da geriletmek üzere, bütün temel hak ve özgürlükleri mahpus açısından da dışarıdaki yurttaş açısından da sınırlandırmaya çalışan bir bakış açısıyla o koltuğa oturduğunu görüyoruz. Özellikle siyasilere yönelik keyfi muameleleri engellemesi gereken, Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde buna uygun bir pozisyon alması gereken Sayın Bakan'ın ilk açıklamasının hak gaspına yönelik olmasını asla kabul etmiyoruz. Türkiye'nin dört bir yanındaki bütün baroların, iki baro hariç, bu konuya yönelik yapmış olduğu açıklamayı ve tutumu da önemsiyoruz, doğru buluyoruz. 

Adalet Bakanını Türkiye'nin gerçek adalet sorunlarına odaklanmaya çağırıyoruz

Kişinin hükümlü ya da tutuklu olup olmamasından bağımsız olarak cezaevinde olan herkesin avukatına erişim hakkı vardır. Avukata erişememek tecrit demektir. Avukata erişememek demek işkence demektir. Avukata erişememek demek cezaevindeki hak ihlallerini toplumdan, kamuoyundan, yargıdan, hukuktan kaçırmak demektir. Türkiye cezaevlerini Guatemala'ya çevirme girişiminin bizzat kendisidir ve Sayın Bakanı Türkiye'de hukuk adına kalan uygulamaları da geriye düşürecek bu anlayıştan, bu zihniyetten, bu pratikten geri durmaya; Türkiye'nin gerçek adalet sorunlarına odaklanmaya çağırıyoruz.

Sorunlu başlıkların aşılacağına inanıyoruz 

Soru: Bu hazırlanan taslak raporun içeriği ile ilgili tartışmalarla bağlantılı olarak söylüyorum. Sizin parti olarak anlaşamadığınız taslak raporda herhangi bir konu var mı? Konu başlığı var mı? Bir de İmralı ziyareti var. Bu konu orada gündeme gelecek mi?

İmralı Heyetimizle zaten bu süreci beraber yürütüyoruz. Bu konuda bir tartışma da yürüttük. İmralı Heyetimiz de bu tartışmalara hakim ve bugün Sayın Öcalan’ı da bu konuda kendileri bilgilendireceklerdir. Tabii rapor henüz kamuoyuna açıklanmadı. Bugün saat 14.00’te bir toplantı daha var. Bizim var olan taslağa yönelik eleştirilerimiz var. Aynı zamanda önerilerimiz de var. Kabul etmeyeceğimiz yaklaşımlar da olduğunu ifade edelim. Bütün bu sorunlu başlıkların aşılacağına inanıyoruz. Beklentimiz bu yöndedir. Herkesin yapıcı, kendinden bir adım daha geri atarak Türkiye'nin geleceği için, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için uzlaşıya, birbirini anlamaya ve anlaşmaya dönük bir yaklaşım ortaya koyacağına olan inancımı ifade etmek istiyorum. Umuyorum ve diliyorum ki bugün sorunlu başlıklar da giderilecek. Hepimizin içine sinen, dört dörtlük olarak hiçbirimizin belki bakış açısını yansıtmayan ama Türkiye'nin geleceği açısından önemli bir eşik olacak bir rapor kaleme alınır diye diliyorum. Beklentimiz bu yönde.

Raporda kabul edemeyeceğimiz şeyler var

Soru: Uzlaşılamayacak başlıklar mı var?

Bazı konularda uzlaşılabilir. Bu konuda bir sorun yok. Çünkü biz neye itiraz ettiğimizi söylemekle beraber aynı zamanda neyi önerdiğimizi de söylüyoruz. Ama tabii ki temel bazı başlıklar var. En nihayetinde kendi siyasi geleneğimiz gereği kabul edemeyeceğimiz şeyler de var. Bu konuda da yine önerilerimiz var. Aşılması açısından, ortaklaşılması açısından ben bugün bu konuda daha ileri bir noktaya varılacağına dair iyimserliğimi koruyorum açıkçası. Olmasını umuyorum. Son toplantıdan sonra detayları konuşma imkanımız da olur. Bir mesai daha olacağı için daha fazla detay vermek hukuku da zedeler diye bu kadar söylemiş olayım.

Yazım ekibinin son toplantısı, son bir komisyon toplantısı bizi bekliyor. Bugün saat 14.00'te yazım ekibi bir araya gelecek. Son taslak üzerinden yeniden görüş öneriler, itirazlar, eleştiriler, konuşulacak, tartışılacak. Ardından ortaya çıkacak rapor da komisyona sunulacak. Aynı zamanda bugün Sayın Meclis Başkanının grubu bulunmayan siyasi partilerle de görüşmesi olacak. Orada da yine aynı şekilde bu tartışma yürütülecek. Sanırım bu hafta içerisinde de komisyonun bütün üyeleriyle beraber oluşan taslağın tamamı tartışılacak ve nihai hali verilerek, genel kurula sevk edilecek. 

16 Şubat 2026