Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, gündemdeki gelişmelere ilişkin Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Koçyiğit, şunları söyledi:
Çerçeve yasanın bir an önce Meclis’e gelmesi gerekiyor
Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin içerisindeyiz. Bu sürecin başlamasıyla beraber toplumsal barışın, demokratik çözümün ve ortak yaşamın önünde duran sorunların ortadan kalkacağına, artık bu meselenin diyalog zemininde çözüleceğine ve demokratik siyasetin de bütün bu sorunlara çözüm olacağına dair güçlü bir inanç gelişmişti. Toplumda böyle bir umut, böyle bir beklenti vardı. Bu beklentinin halihazırda güçlü bir şekilde devam ettiğini ifade etmemiz gerekiyor. Bugün bu umudu söndürmemek sanırım her birimizin sorumluluğu. Bu umudu büyütmek gibi de bir sorumluluğumuz var. Bu umut sadece belirli bir kesim, belirli bir sınıf, Türkiye'nin belirli bir coğrafyası için değil; bu ülkede yaşayan 86 milyon yurttaşın eşit, özgür, demokratik birlikteliği için de çok önemlidir. Bu umudu büyütmeye ve barışla taçlandırmaya ihtiyacımız olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz. Evet, sürecin yol alması gerekiyor. Yol alması için de tabii ki hukuki bir zemine, demokratik mekanizmalara ihtiyaç var. Bu nedenle, Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin temel güvencesi olan çerçeve yasanın bir an önce TBMM’ye gelmesi gerekiyor. Hızlı bir şekilde tartışmamız ve yasalaştırmamız gerekiyor. Fiili olarak yürüyen sürecin yasal hale gelmesi ihtiyacının altını çiziyoruz. Barış politikasının sürmesi, barışın toplumsallaşması ve kalıcılaşması için bunun bir zorunluluk olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Fiili süreçten yasal sürece geçiş meselesini siyaset kurumunun ve TBMM'nin öncelikli bir başlık olarak ele alması gerekiyor. Bu konuda daha fazla zaman kaybetmeye hiçbirimizin tahammülü olmadığını, bunun doğru olmadığını da söylememiz gerekiyor.
Barışın kalıcı hale gelmesi ve demokrasinin güçlenmesi için hukuki güvence olmazsa olmazdır
Toplumumuzun ortak beklentisi, süreç açısından ortada olan bütün bu belirsizliklerin ortadan kaldırılması ve sürecin hukuki ve siyasal bir zemine kavuşturulmasıdır. Hukuki zemin olmazsa olmazdır. Çerçeve yasa işte tam da bu hukuki zemine yanıt oluşturacaktır. Sürecin kapsamını, ilkelerini, işleyişini ve demokratik denetim mekanizmalarını da belirleyerek güven ortamını güçlendirecek; toplumsal güveni artıracaktır. Demokratik çözüm arayışlarının kurumsal ve kalıcı bir çerçeveye kavuşturulması en önemli başlık olmak durumundadır bugün itibarıyla. TBMM’de kurulan komisyonun ortaya koyduğu bir rapor vardı ve bu rapor bir yol haritası sunuyordu. Özellikle de 6. ve 7. başlıklar ve çerçeve yasaya dair vurguların halihazırda pratikleşmek için beklediğini ifade etmemiz gerekiyor. Burada tabii ki sorumluluk iktidar partisindedir. Ama TBMM ve onun içerisinde bulunan bütün siyasi partilerin de bu sorumluluğun paydaşı olduğunu, bu sorumluluktan azade olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Meclis’in tek görevi buraya gelen yasaları konuşmak ve tartışmak ya da iktidarın öncelediği yasaları yapmak değildir. Toplumsal barışımızı büyütmek ve gerçek anlamda sorunların diyalog zemininde, Meclis zemininde konuşulması da Meclis açısından çok önemlidir. Hızlı bir şekilde Meclis’in bu görevi, bu sorumluluğu üstlenmesi gerekiyor. Farklı görüşlerin, farklı düşüncelerin, farklı çözüm arayışlarının Meclis zemininde buluşması gerekiyor. Birbirimizle konuşabildiğimiz, tartışabildiğimiz bir zemini sağlamamız gerekiyor. İşte o zaman toplum Meclis’e güven duyacaktır. İşte o zaman Meclis gerçek anlamda işlevini yerine getirmiş olacaktır. İşte o zaman Meclis barış için üstlendiği rolü de misyonu da pratikleştirmiş olacaktır. Çerçeve yasa etrafında yürütülecek bütün tartışmaların sadece teknik bir mesele olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Teknik bir hukuk metninden bahsetmiyoruz; Türkiye'nin geleceğinden, Türkiye'nin demokratik geleceğinden bahsediyoruz. Çerçeve yasayı konuştuğumuz zaman Türkiye'nin demokratikleşmesi için kapı aralayabilecek bir eşikten bahsediyoruz. Bu nedenle de şunu bir kez daha söylüyoruz: Barışın kalıcı hale gelmesi, demokrasinin güçlenmesi için hukuki güvence olmazsa olmazdır.
Çerçeve yasa Türkiye’nin gelecek projeksiyonunu önümüze koyacak önemli bir eşiktir
Çerçeve yasa yalnızca mevcut süreci düzenleyecek, onu rahatlatacak bir metin değildir. Aslında Türkiye'nin gelecek projeksiyonunu da önümüze koyacak önemli bir eşiktir. Türkiye bundan sonra nasıl yol almak istiyor? Türkiye bundan sonra demiri nereye atmak istiyor? Güvenlik politikaları mı, çatışma zemini mi; yoksa sorunlarını diyalog zemininde konuşan, sorunlarına Meclis zemininde derman arayan ve bunun kalıcı olması için yasa yapacak bir mekanizma mı? Bu sorulara yanıt verecek bir eşikte, tarihi bir yol ayrımındayız. O anlamıyla buna teknik bir mesele olarak bakmıyoruz. Bu ülkede yaşayan 86 milyon yurttaşın ve gelecek kuşakların yaşamını konuşuyoruz. Nasıl bir ülkede var olacağımızı konuşuyoruz. Demokratik, eşit, özgür bir ülkeyi birlikte kurup kurmama tartışması yürütüyoruz çerçeve yasayı konuştuğumuz zaman. O anlamıyla dar bir zeminde ele alınmasının ve bazı manipülatör başlıklar üzerinden yasanın topluma yanlış anlatılmasının, toplumda yanlış algılar oluşturulmasının çok hatalı olduğunu ifade ediyoruz. Hızla bunun önünün alınması gerektiğini ifade etmemiz gerekiyor. Toplumsal barışımızı zehirlemeye dönük bu yaklaşımların karşısında yan yana durmaya; ortak metnimiz olan ve altına birlikte imza attığımız Meclis Raporunu esas alıp onu pratikleştirmeye bir kez daha bütün siyasi partileri, Meclis’i davet ediyoruz. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, tıpkı komisyon sürecinde olduğu gibi bugün de üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli; bu tarihi süreçte barış için rolünü oynamalı, kolaylaştırıcı bir misyonla bu sürece sahip çıkmalıdır. Yasal barış, yasal çözüm, yasal adım diyoruz. Bütün bu yasallıklar olmadan sürecin gerçek anlamda güvenceden yoksun olacağının bir kez daha altını çizmek istiyoruz.
12. Yargı Paketi toplumun beklentilerine yanıt veren bir paket değildir
Bugün AKP grubu 12. Yargı Paketi diye kamuoyunda bilinen yargı paketini, yeni bir teklifi basınla paylaştı. Çok hızlı bir şekilde bakma şansımız oldu. Hukuk Komisyonumuz ve Adalet Komisyonundaki arkadaşlarımızla beraber bakıp bu teklife dair görüşlerimizi kamuoyuna açıklayacağız. Ama ilk elden şunu ifade etmemiz gerekiyor. Gerçekten bu paket toplumun beklentilerine yanıt veren bir paket değildir. Bugün bu ülkede ciddi bir adalet krizi var, ciddi bir eşitsizlik var. Bu ülkede bir yargı krizi var. Bu ülkede yargının siyasallaşma hali var. Yargının siyaseti dizayn etme gerçeği var. Ama ne yazık ki bugün kamuoyuyla paylaşılan teklif metninin bütün bu dertlere derman olacak bir bakış açısından uzak olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Yapılması gereken şey demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü ve adaleti büyütecek paketler ve yasalar yapmaktır. Ama ne yazık ki teknik düzenlemelerle, günü kurtarmaya dair bir yaklaşımla AKP iktidarının sürece yaklaştığını görüyoruz. Hem cezaevinde olan mahpusların hem toplumun adalet beklentisini karşılamayan bu paketin bir derde derman olmadığı açık ve net.
Anayasal denetim hakkını AYM'nin elinden alan fiili bir sürecin içerisindeyiz
Mevcut komisyonlardan geçerek genel kurula gelen ve yasalaşmayı bekleyen torba yasalar da var. Bunlardan biri de bu hafta görüşülecek olan ve er ve erbaşların özlük haklarını düzenleyen ama aynı zamanda başka maddeleri de içeren torba paket. Bu ülkede adalet krizi var, ekonomi krizi var, toplumsal kriz var, sosyal kriz var. Bütün bu krizleri görmeyen iktidar, kendi ihtiyaçları üzerinden sürekli torba yasa mantığıyla düzenleme yapıyor. Torba yasa anlayışının kendisini çok eleştirdik. Sadece biz eleştirmedik, Anayasa Mahkemesi (AYM) de eleştirdi. Birçok düzenleme AYM tarafından iptal ediliyor, geri gönderiliyor. Peki iktidar ne yapıyor? Torba yasa mantığından mı vazgeçiyor? Hayır. Her gün torba yasa mantığıyla yasa yapmaya devam ediyor. Birbirine benzemeyen birçok yasa maddesi aynı torbanın içerisine konuluyor ve milletvekillerine de halka da o yasanın üzerinde tartışma fırsatı verilmemiş oluyor. Torbanın içerisinde olan bir maddeyi onaylayabilirsiniz, destekleyebilirsiniz ama 10 tanesine karşısınızdır. Peki bu durumda ne yapacaksınız? Toptan evet ya da toptan hayır demek zorunda kaldığınız bir yasa yapma tekniğidir torba yasa mantığı. Bundan hızla uzaklaşmak gerekiyor. Er ve erbaşlarla ilgili olan meselede en önemli düzenlemelerden birisi aslında AYM kararlarının yine bypass edilmesi. Meclis’ten geçen bazı yasalar Anayasa Mahkemesine gittiğinde AYM anayasaya aykırılık nedeniyle iptal ediyor. Peki iktidar ne yapıyor? Aynı maddeyi çoğu zaman virgülüne bile dokunmadan ya da bir iki dolaylı ekle hızlı bir şekilde yeniden Meclis’e getiriyor ve yasalaşmasını sağlıyor. Yani yasayı dolanıyor, yani AYM'yi dikkate almıyor. Anayasal denetim yetkisini bypass ediyor. Ne eliyle? Meclis eliyle. Evet, anayasal denetim hakkını AYM’nin elinden alan fiili bir sürecin içerisindeyiz. Hem bir anayasasızlaştırma süreci hem AYM kararlarını uygulamayan bir yaklaşım hem de AYM’nin iptal ettiği kararları yeniden neredeyse copy-paste yapıp değiştirmeden getirme. İptal edilme nedeni olan özünü koruyarak yeniden Meclis’e getiriyor ve yasalaşmasını sağlıyor. Bu yaklaşımı da doğru bulmadığımızı ifade etmemiz gerekiyor.
Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırı bir düzenleme yapmaya çalışıyorlar
Bu torba yasadaki 8. ve 14. maddeler önemli. 8. madde AYM’nin daha önce iptal ettiği bir düzenleme ama paketin içerisine idare lehine bir düzenlemeyle eklenmiş. 14. madde ise er ve erbaşlara 7 yıl çalıştıktan sonra kamu hizmetine alımda ayrıcalık tanıyan bir düzenlemeyi içeriyor. Yani 7 yıl er ya da erbaşlık yaptınız, daha sonra bir kurumun sözlü mülakat sınavına giriyorsunuz ve size orada bir avantaj sağlanıyor. Oysa ki aynı kuruma başkaları KPSS sınavıyla girdikten sonra mülakata alınıyor ve bütün o aşamaları geçtikten sonra ancak işe girilebiliyor. Burada Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir düzenleme yapılmaya çalışıldığını ifade etmemiz gerekiyor. Bu da yetmemiş, bir kontenjan uygulaması da var. %10'luk bir kontenjan ayrılmış ki bunun da yine Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ifade edelim. Asker olmak için, savaşmak için, ordu için eğitilmiş bütün bu insanların kamu görevine girmiş olmasının kamu görevlerini militarize etmesi gibi bir riskle de karşı karşıya kalıyoruz. Kaldı ki bugün özel sektör öğretmenleri direniyor, her gün darp ediliyor. Madenciler direniyor. Atanamayan öğretmen gerçeği var bu ülkede. Atanamayan laborant gerçeği var. Atanamayan psikolog gerçeği var. Bu ülkede diplomalı işsizler ordusu var. Bütün bu insanlar atanmayı bekliyor. Bekleyen milyonlarca insanın içerisinden bir kesime ayrıcalık tanınmış olmasının da doğru olmadığını, hakkaniyetli olmadığını; bunun en temelde de Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.
İktidar bildiği ezberlerle yasa yapmamalı, muhalefetle ortaklaşmalı
Peki toplumun değil kendi ihtiyaçlarına göre Meclis’i domine etmeye çalışan, sürekli kendi ihtiyaçlarına göre yasa torba yasalar getiren iktidar başka ne yapıyor Meclis’te? Bir de sahte pusula krizlerimiz var. 18 Haziran 2026 günü bir uluslararası sözleşmenin oylaması sırasında 76 pusulanın sahibinin genel kurulda olmadığı tespit edilmiş. Bu nerede olmuş? Meclis’te! Halkın oy vererek gönderdiği Meclis’te orada olmadıkları halde 76 milletvekili adına pusula verilmiş. Bununla Meclis’in saygınlığını nasıl değerlendireceğiz değerli arkadaşlar? Biz iktidar partisine, bildiğiniz ezberlerle yasa yapmayın, muhalefetle ortaklaşın, muhalefetle bir istişare zemini açığa çıkarın ki yasa yapım süreçleri sağlıklı olsun, toplum lehine olsun diyoruz. Bütün bu istişare süreçlerinden kaçıyorlar. Torba yasa mantığını sürekli dayatıyorlar. Çalışma takvimini sürekli kendi isteklerine göre istişare etmeden düzenliyorlar. Ama bu da yetmiyor. Geç saatlere kadar Meclis’te mesai yapan milletvekillerine hakaret eder gibi, orada olmayan milletvekilleri adına da pusula verip bir uluslararası sözleşmeyi de yasalaştırmaya çalışıyorlar. Bu doğru değil. Bir daha tekerrür etmemeli. Bu ilk değildi biliyorsunuz. Daha önce de yaşanmıştı yine bir sahte pusula meselesi. O zaman da gündem olmuştu. Ama ne yazık ki iktidar partisi buradan geri adım atmıyor. Bunu kendisi için tevessül edilen bir yöntem olarak hayata geçiriyor. Bunu büyük bir üzüntüyle karşıladığımızı ve asla kabul etmediğimizi ifade etmek isterim.
Anadilimize saygı duyan bir meclis pratiği bekliyoruz
Meclis’in toplumun sesi de olması gerekir, değil mi? Bütün toplumun farklılıklarını içeren; diline, kültürüne, rengine, inancına saygı duyan bir zemindir Meclis. Çünkü bu ülkede yaşayan her bir yurttaşın oylarıyla bizler seçiliyoruz ve milletvekili sıfatını kazanıyoruz. Peki, bu ülkedeki milyonlarca insanın dili olan Kürtçeye yönelik tahammülsüzlüğü nereye koymamız gerekiyor? Geçtiğimiz hafta gazeteci Rengin Azizoğlu, CHP grup toplantısını takip etmek üzere Meclis’e giriş yapmak istiyor. Elinde bir tane bez torba, bez torbanın üzerinde de “Çapemeniya Azad, Civaka Azad” yazıyor. Yani özgür basın, özgür toplum yazıyor. Sırf o çantanın üzerinde Kürtçe bu yazı olduğu için Azizoğlu'nun çantasına el konuluyor, eşyaları bir poşete konuluyor ve Meclis’e öyle alınıyor. Şimdi bunu nereye koymamız gerekiyor? Halklara, dillere, dinlere, inançlara saygının en yüksek olması gereken Meclis’in; kendi bünyesinde bir komisyon kurup Barış ve Demokratik Toplum Sürecini tartışan, bir raporla da ortaya yol haritası koyan Meclis’in böyle pratiklere sahne olmasının çok üzücü olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Kürtçenin kamusal yaşamda kullanımının önündeki engellerin kaldırılması konusunda adım atılması gerekirken, Meclis’in güvenlik bürokrasisinin bunu geriye çeken yaklaşımını asla kabul etmiyoruz. Kürtçenin korunması, güvence altına alınması, yaşaması ve gelecek kuşaklara taşınması için Meclis’in söz söylemesi ve buna uygun bir pratik içerisinde olması gerekiyor. Bunun aksini kabul etmiyoruz, doğru bulmuyoruz. Bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt yurttaş bu ülkeye vergi veriyor. Kürtçe bizim anadilimiz ve anadilimize saygı bekliyoruz. Anadilimize saygı duyan bir meclis pratiği beklediğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum. Meclis Başkanına da bu konudaki sorunları giderme ve bu konuyu araştırma çağrısı yapmak istiyorum.
Çocuğunu bir istismarcıya veren aklın yargı eliyle nasıl aklandığını görüyoruz
Değerli basın emekçileri, yargının geldiği noktaya ve çürümüşlüğe de dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Vicdanlarda derin bir yara açan, bu ülkede yaşayan vicdan sahibi her insanı utandıran bir adalet mekanizması kararıyla da karşı karşıyayız. Türkiye tarihinin en karanlık çocuk istismarı davalarından birinde Hira Nur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel'in sözde sağlık sorunları gerekçesiyle, cezaevinde 3 yıl kaldıktan sonra tahliye edilmesi meselesi. Hem yerel mahkemede hem istinaf mahkemesinde istismarı tescillenen, kendi küçücük çocuğunu bir istismarcıya veren aklın aslında nasıl yargı mekanizması eliyle aklandığını görüyoruz. Bu ülkede siyasi mahpuslar sadece siyasi mahpus oldukları için en az ağır hastalık koşullarında tahliye edilmezken, cezaevlerinden tabutları çıkarken; 6 yaşındaki bir çocuğun istismarına göz yuman, buna yol açan bir kişinin sağlık gerekçesiyle tahliye edilmesini asla kabul etmiyoruz. Doğru bulmuyoruz. Bu belirli bir çevrenin, belirli bir siyasal aklın aslında yargı üzerindeki denetiminin açık ve net göstergesidir. Bu kararın hukuki değil siyasi bir karar olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Burada mağduru koruyan bir yargı yok. Burada gerçekten çocuğun üstün yararını koruyan bir yargı pratiği yok. Faili koruyan bir yargı pratiğine hep beraber tanıklık etmiş oluyoruz. O anlamıyla asla ve asla bu tutumu kabul etmiyoruz. Tekrar ifade edeyim. Tansiyon hastalığına, kanser hastalığına rağmen birçok siyasi mahpus cezaevindeyken, adli tıptan rapor alamazken, İçişleri Bakanlığının “toplum güvenliğine karşı tehdit oluşturur” raporları nedeniyle cezaevinden bırakılmazken; böyle bir istismarcının sağlık gerekçesiyle cezaevinden tahliye edilmesini asla doğru bulmuyoruz. Kadın ve çocuk düşmanı yargı pratiklerine derhal son verilmesi gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Hep beraber bu adaletsiz anlayışa; kadına, çocuğa, ötekiye karşı suç işleyen bu anlayışa karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.
Hukukun görevi hak ve özgürlükleri sınırlamak değil büyütmektir
Haziran ayındayız ve Onur Ayı vesilesiyle de birçok yerde yürüyüşler yapılıyor. Dünyanın dört bir yanında eşitlik, özgürlük ve insan onuru taleplerinin görünürlük kazandığı; ayrımcılığa, nefrete ve dışlanmaya karşı dayanışmanın büyütüldüğü bir dönem, bir ay, bir mücadele zamanı. Türkiye'de de aslında aynı şekildeydi. Ama iktidar bu dönemi özgürlüklerin, eşitliğin, eşit yurttaşlık taleplerinin konuşulduğu bir zaman dilimi olmaktan çıkarıp yasakların, baskının ve nefret siyasetinin konusu haline getirmeye çalışıyor. Onur yürüyüşleri yasaklanıyor, toplantı ve gösteri yürüyüşleri engelleniyor. Anayasal haklarını kullanmak isteyen yurttaşın karşısına polis dikiliyor. Anayasal hakkını kullanmak isteyen yurttaşa karşı işleyen bu şiddet politikasının karşısındayız. Baskı siyaseti sadece basın toplantılarının, yürüyüşlerinin engellenmesiyle de olmuyor. Aynı zamanda yargı kararları eliyle, yasal hazırlıklar eliyle de aslında bir bütün baskı mekanizması sistematik hale getirilmeye çalışılıyor. Kimlikler hedef haline getirilip dışlanmaya çalışılıyor. Hormona erişimi kısıtlamayı, cinsiyete uyum süreçlerini zorlaştırmayı, insanların kendi bedenleri ve yaşamları üzerindeki karar hakkını sınırlandırmayı hedefleyen girişimler bunun en açık ve net göstergesi. Hukukun görevi yurttaşların hak ve özgürlüklerini sınırlandırmak değil, bunları büyütmek olmalıdır. Ve aynı anlayışın sivil topluma, hak savunucularına yönelik uygulamalarda da kendisini göstermesi gerekir. Yani hukuk yurttaşı korumalı, sivil toplumu korumalı, insanların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almalıdır. Bütün bunları yapmayan bir sistemin ne demokratik olduğundan bahsedebiliriz ne de hukuk devleti ilkesiyle bağdaşan bir pratiğe sahip olduğunu ifade edebiliriz. Kimsenin kimliği, varoluşu, bedeni ya da yaşam biçimi devletin müdahale alanı olamaz. Demokratik bir toplumun ölçüsü, yalnızca çoğunluk olduğu varsayılanların haklarının korunması değil; birbirinden farklı tüm kesimlerin haklarının güvence altına alınmasıdır. Belirli bir toplumsal kesimi hedef alan yasakçı ve ayrımcı politikalar gerçekte bütün toplumun demokratik hak ve özgürlüklerini daraltmaktadır. Buna karşı durmanın da her birimiz için bir yurttaşlık görevi olduğunu ifade etmek istiyorum.
"Demokratik Toplumla Özgürlüğe" şiarıyla Van, Diyarbakır, Mersin ve İstanbul'da mitingler düzenleyeceğiz
Son olarak bir çağrıyla bitirmek istiyorum basın toplantısını. Bu hafta sonu, ayın 27 ve 28'inde Van, Diyarbakır, Mersin ve İstanbul'da “Demokratik Toplumla Özgürlüğe” şiarıyla mitingler gerçekleştirilecek. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde iradeyi güçlendirmeye, barışa daveti güçlendirmeye ve toplumun barış ve özgürlük talebini görünür kılmaya dönük mitingler olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Özellikle de Sayın Öcalan'ın sürecin baş aktörü ve yürütücüsü olarak gerçek anlamda süreci rahat yürütebileceği iletişim koşullarına, özgür yaşar ve çalışır koşullara sahip olması gerektiğine dair halkımızın, örgütlerimizin, partimizin kendi duruşunu ortaya koyacağını ifade etmemiz gerekiyor. Bu mitinglerimize karşı özellikle tertip edilen mitingler için de bir söz söylemek gerekiyor. Bu konuda en başta hükümeti, İçişleri Bakanlığını ve bunu düzenleyenleri de olası bütün provokasyonlara karşı bir kez daha uyarmak istiyoruz. Toplumu karşı karşıya getirmeye çalışan, toplumu birbirine kırdırmaya çalışan, çözümsüzlük aklını büyütmeye çalışan bu anlayışa hiç kimsenin geçit vermemesi gerekiyor. Bizim mitinglerimiz barışçıl birer toplanmadır. Anayasal demokratik hakkımız kullanıyoruz. İfade özgürlüğünün herkes için geçerli olduğunu ifade etmek istiyoruz. Bu ülkenin barışı için, demokrasisi için, eşitliği ve özgürlüğü için, 86 milyon yurttaşı için bir araya geleceğiz; o alanlarda, o meydanlarda sözümüzü söyleyeceğiz. Bu konuda herkesi duyarlı olmaya ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştirecek söz, eylem ve fiillerden geri durup barışı büyütmeye davet ediyoruz.
22 Haziran 2026
