Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:
Rojava ile dayanışma içerisinde olmaya devam edeceğiz
Tekirdağ’dan Antalya’ya seyir halindeyken devrilen yolcu otobüsünde yaşamını yitiren insanlarımız oldu. Çok sayıda da yaralı olduğu haberini aldık. Yaşamını yitiren herkese Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır dileklerimi buradan iletmek istiyorum. Yaralılara da acil şifalar diliyorum. Bu yol kazalarının artık gerçekten yaşamları koparıp almasına göz yummamak gerekiyor. Bu konuda da her türlü önlemin alınmasını gerektiğini ifade etmek istiyorum. Dün 1 Şubat idi. 1 Şubat aynı zamanda Rojava ile Dayanışma Günü olarak bütün dünyada ilan edildi. Kürt halkının inkarına, statüsüzlüğüne, kimliksizliğine karşı yükselen bir irade günü, dayanışma ve mücadele günü olduğunu da ifade edelim. Hem Türkiye hem de dünyanın dört bir yanında Rojava ile dayanışmak için milyonlar kentlerde meydanlara, alanlara çıktılar. Kürt halkının, kadınların, gençlerin hep beraber haykırdığı bir şey vardı. “Rojava Devriminin yanındayız, Rojava ile dayanışmaya devam edeceğiz, Rojava’nın kazanımlarını savunacağız” mesajını dünyanın dört bir yanında dünya halklarına iletmiş oldular. Rojava Devriminin kazanımlarının hepimizin kazanımları olduğunun; Rojava’da ete kemiğe bürünen bütün değerleri savunmanın insanlık açısından çok önemli olduğunun da altını bir kez daha çizmek istiyorum. Buradan, TBMM’den Rojava ile dayanışma içerisinde olacağımızı, Rojava halkının yanında olduğumuzu da ifade etmek istiyorum.
Rojava ile dayanışmak için alanlara çıkan halkımız saldırıyla karşılaştı
6 Ocak’ta Halep'in Şeyh Maksut ve Eşrefiye’de başlayan kuşatma ve katliam girişiminin kendisiyle aslında Suriye sahasında ciddi bir hareketlilik başlamıştı. SDG güçlerinin Rakka ve Deyrizor'dan çekilmesini tam beklemeden yapılan saldırıların sonucunda hem can kayıpları olmuş hem de büyük bir savaşın eşiğine gelinmişti. Ama Kuzey ve Doğu Suriye Yönetiminin sağduyusu ve halklar arası bir savaşın çıkmaması için ortaya koyduğu tutumun kendisi böyle bir savaşı, çatışmayı engelledi. Bir kez daha aslında Kuzey ve Doğu Suriye Yönetiminin barışçıl ve demokratik iradesini de net bir şekilde ortaya koydu. Daha sonrasında kentler kuşatıldı ve halihazırda kuşatma da devam ediyor. Özellikle bu kuşatmanın Kobanî'de çok yoğunlaştığını ve insani bir krize dönüştüğünü de biliyoruz. Az sonra bunun detaylarına gireceğim. Kürdistan'ın dört parçası, Türkiye ve dünyanın dört bir yanında Kürtler ve Kürtlerin dostları alanlara, meydanlara çıktılar. Rojava ile dayanışmak, kuşatmayı kırmak, orada insani bir dramın yaşanmasını, bir katliamın yaşanmasını engellemek için seslerini, sözlerini duyurmaya çalıştılar. Hepsi sivil eylemlerdi, hepsi demokratik barışçıl gösterilerdi ve dünyanın hiçbir yerinde de bu eylemlere yönelik bir müdahale olduğunu görmedik. Fakat gelin görün ki Türkiye'de, yanı başımızda Rojava'daki, tel örgülerle bölünmüş ve kardeşi kardeşten ayıran o yapay sınırların diğer tarafındaki katliam tehdidine karşı alanlara çıkan, sokaklara çıkan, meydanlara çıkan halkımız büyük bir saldırıyla karşı karşıya kaldı.
Saldırıların tek amacı halkı korkutmak ve Rojava ile kurulan bağı koparmaktı
İnsani koridor açılsın, saldırılar dursun, siviller korunsun diyen insanlarımızla hep beraber sokaktaydık. Peki, bütün bu talepler bir suç muydu? Bu talepler ülkeyi bölen bir şey miydi? Bu talepler doğru mu değildi? Haklı mı değildi? Neydi buradaki sorun? Bu taleplere şiddetle, copla, darpla, gözaltıyla, tutuklamayla verilen yanıttaki amaç neydi? Buradan bir kez daha sormak istiyoruz. Çok açık ve net bir amaç vardı: Halkı korkutmak, halkı sindirmek; Rojava ile dayanışmayı, Rojava ile kurulan bağı koparmak.
Diyar Koç beyin kanaması geçirdi ama beyin cerrahı onu taburcu etti
Bütün bu eylem ve etkinliklerde kadınlar saçlarından sürüklendi, basın emekçileri gözaltına alındı. Günlerce gözaltında tutuldu. Gözaltında darp, işkence vakaları münferit değil sistematik hale geldi. 13 yaşında bir çocuk polis tarafından havaya kaldırılıp yere vuruldu. Diyar Koç, polis tarafından orada darp edildi ve beyin kanaması geçirdi. Nusaybin'den beri sürecini anbean takip ediyoruz. Nusaybin'de hayatı tehlikesi olmasına rağmen, beyin kanaması geçirmiş olmasına rağmen oradaki beyin cerrahı taburcu etti. Sırf siyasi saiklerle, sırf oradaki kolluk baskısı nedeniyle taburcu etti. Diyarbakır'a sevk edildi ve cezaevine gönderildi. Cezaevi, Diyar Koç’un genel durumu kötü olduğu için kabul etmedi. Bu sefer Diyarbakır'da yoğun bakıma alındı. Orada günlerce kaldı. Hayati tehlikesi olduğu için, genel sağlık durumu kötü olduğu için Diyarbakır'dan da Ankara Etlik Şehir Hastanesine sevk edildi. Burada da girişimlerimiz devam etti. Başhekimle görüştük, hekimiyle görüştük. Milletvekili arkadaşlarımız, avukatlar görüştü. “3. basamakta kalmasına şu an için gerek yoktur, onun için 2. basamak bir hastaneye sevki olabilir” denildi. Ertesi gün Sincan Kapalı Cezaevindeki hastaneye gönderildi. Sincan'a sevki sırasında kendisine refakat etmesi gereken, sağlığını koruması gereken ve tıbbi etik üzerine, yaşam hakkını korumak üzerine yemin etmiş olan bir hemşire tarafından tehdit edildi kendisi. Bakın, tehdidi size açık ve net bir şekilde söyleyeyim. Ne demiş bu ırkçı, faşist, Kürt düşmanı hemşire? “Bunu bana teslim edin gidin, ben gerekeni yaparım. Biz bunları sarı torbalarla teslim alıyorduk. Doğuda da görev yaptım. Eşim polis”. Evet, hiçbir suçu olmayan, hiçbir günahı olmayan masum bir genç darp edildi, ölümle burun buruna getirildi. Yetmedi bir de ona refakat etmesi gereken hemşire tarafından tehdit edildi.
Saçını ören hemşire gözaltına alındı, Diyar Koç’u tehdit eden hemşireyi gözaltına alacak mısınız?
Peki, sadece hemşirenin tehdidi mi? Hayır. Orada hem fiziksel hem sözlü tehdide maruz kaldığını söylüyor Diyar Koç. Ömer Faruk vekilimizin yoğun çabalar sonucunda yaptığı görüşmede, yolda götürülürken oturtulduğu tekerlekli sandalyenin özel olarak sallandırıldığını söylüyor ağrıları olsun diye. Genel vücut travması var. Ağrı kesici istediğinde yapılmadığını söylüyor. Şimdi soruyoruz açık ve net hiçbir yorum yapmadan: Saçını ördüğü ve sosyal medyada paylaştığı için Kocaeli'de bir hemşire hemen gözaltına alındı. Hükümet, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı hemşireyi hemen açığa aldı. Hakkında idari ve adli soruşturma başlatıldı. Suçu neydi? Saçını örmüştü. Sadece ve sadece saçını örmüş ve bu videoyu sosyal medyadan paylaşmıştı. Niçin? Oradaki IŞİD zihniyetli çeteler, bir Kürt kadın savaşçının kesilmiş saç örgüsünü gösterip “Ondan geriye sadece bu kaldı” dediği için. İnsani, vicdani, ahlaki bir tepki ortaya koyduğu için o hemşire gözaltına alındı. Ama Diyar Koç’u tehdit eden, onu ve Kürt halkını sarı torbalarla tehdit eden hemşire için ne yapıldı? Ortada hiçbir şey yok. Soruyorum Adalet Bakanlığına: Soruşturma açacak mısınız? Bu ırkçı, faşist zihniyeti adalet önüne çıkaracak mısınız? Yargı önüne çıkaracak mısınız? Sağlık Bakanlığına soruyorum: Kocaeli'deki hemşire hiçbir suçu olmadığı halde, “saç örmek bir suçtur” diye bu ülkede bir yasa maddesi olmadığı halde gözaltına alındı, hakkında adli soruşturma başlatıldı. Siz de idari soruşturma açtınız, hemşire hanımı görevinden uzaklaştırdınız. Peki, bu ırkçı faşist hemşireyi görevinden uzaklaştıracak mısınız? “Bir hastayı tehdit edemezsin. Bu, görevi kötüye kullanmaktır; ırkçılıktır, nefret suçudur” diyecekler mi diye bakıyoruz. Hiç kimseden ses çıkmıyor. Buradan, TBMM’den bütün cumhuriyet savcılarına çağrı yapıyorum. Bu bir suç duyurusudur. Etlik Şehir Hastanesinden Sincan Cezaevine götürülme sürecinde Diyar Koç’a refakat eden hemşire hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz. Gereğinin yapılmasını istiyoruz. Yapanın yanına kar kalan değil, yapandan hesap sorulan bir düzenin kurulması gerektiğini söylüyoruz.
Bu ülkede muhalife, Kürt'e, kadına karşı işlenen suçların cezası yoktur
Diyar Koç'u darp eden polisler hakkında bir işlem başlatıldı mı? Diyar Koç hala yaşam mücadelesi veriyor. Peki, onu darp eden polislere ne oldu, kolluğa ne oldu? Hepsi yakında herhalde terfi edilir. Ödül verilir kendilerine. Çünkü bu ülkede muhalife karşı, Kürt'e karşı, kadına karşı işlenen suçların cezası yoktur. Hrant Dink'i katledenlerle nasıl fotoğraf çekildiyse. İşte bu ülkenin hakikati budur. Biz istiyoruz ki bu hakikat değişsin, bu düzen değişsin. Bu ülkede kime yapılırsa yapılsın her suç cezasını bulsun. Bulacağı bir düzen kurulsun. Amalarla, fakatlarla insanlık suçlarının karşısında, hukuksuzlukların karşısında kimse cümle kurmasın. Bu arada açık ve net söyleyelim. Diyar Koç’un iddia edildiği gibi bir eylemi de yoktur. Hani çok sosyal medyada dolaşıyor ya, bayrak indirdi falan. Böyle bir şey yok. Soruşturma dosyasında da yok. O değil, böyle bir şey yok deniliyor. Ama buna rağmen hedef gösteriliyor ve şu anda halihazırda cezaevinde de yaşam hakkı tehdit altında. Buradan bütün yetkililere bu konuda da çağrı yapmak istiyoruz.
Rojava ile dayanışma eylemlerinde 550 kişi gözaltına alındı, 80 kişi tutuklandı
Bu süreçte 550 kişi gözaltına alınmış. En az 80 kişi tutuklanmış. Şimdi biz bütün bunları nereye koyalım? Sokağa çıkmış insanlar ve demiş ki katliam olmasın, çocuklar ölmesin, kuşatma kalksın, Kürtlerin yaşam hakkına kast etmeyin. Kast ederseniz de biz kardeşleri olarak, biz halklar olarak buradayız ve bunu kabul etmiyoruz demişler. Bunun neresi suç? Ben buradan Adalet Bakanına soruyorum: Nasıl suç oluyor bu? Bütün bu tutuklamaların gerekçesi de kendisini feshetmiş, 12 Mayıs'ta da bunu ilan etmiş PKK'ye üyelik. Galiba adli makamlar ya PKK'nin kendini feshettiğini bilmiyorlar ya da bundan rahatsızlar. Biz bilmiyoruz yani. Kendini fesheden bir örgüte nasıl üye olunuyor? Bu soruya yanıt vermesi gerekenler bizler değiliz, bunu yapanlar. Var olan ezberlerle, yerleşik statükocu antidemokratik uygulamalarla yol almaya çalışıldığını görüyoruz. Buradan bir yere varılmaz.
“Jin, Jiyan, Azadî” demek suç mu?
Şimdi sadece o da değil. Bakın, saç örme eylemi. Bunu bir ırkçı saikle nitelendirenlerden tutalım da bir örgüt faaliyeti olarak yaftalayanlara kadar ne ararsanız var. Biz bu akla ziyan değerlendirmelere cevap vermekten utanıyoruz. Ama bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “Ondan geriye bu kaldı” diyen o IŞİD zihniyetine, o karanlığa karşı bu ülkedeki yetkililerden tek bir cümle duydunuz mu? “Kabul etmiyoruz, tasvip etmiyoruz, kınıyoruz, asla olmaz” diyen bir söz duydunuz mu? Duymadınız. Ama saçını örenlere yapılanları hepimiz görüyoruz. Sosyal medya linçlerinden hedef göstermeye, gözaltılardan soruşturma açmaya kadar her türlü uygulamayı reva görüyorlar. Belediye binasına, saç örgülü üç kadın fotoğrafı ve “Jin, Jiyan, Azadî” pankartı astığı için Muş Belediye Eşbaşkanlarımız gözaltına alındı. Ahmet Kenan Türker ve Gülistan Özel. Niye? Suç mu? “Jin, Jiyan, Azadî” yani kadın, yaşam, özgürlük demek suç mu? Nerede yazıyor? Kim buna karar verdi? Birazcık akıl, birazcık izan!
Nefret suçlarını önlemeye yönelik bir kanun teklifi verdik, herkesin destek vermesini istiyoruz
Bakın, seçim bölgem olan Kağızman'da 17 yaşındaki bir çocuk ve 20 yaşındaki bir kadın gözaltına alınıyor. 17 yaşındaki bir çocuğun sabah kapısına polis gelip götürdü. Saçını örüp sosyal medyadan paylaştığı için. Bu ülkede buna dair tek bir söz kurulmayacak mı? Biz sormak istiyoruz. Bütün bunların cezasızlık politikasından ve nefret suçlarına karşı bu ülkede bir yasanın olmamasından kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Bir gün stadyumlarda kadına yönelik cinsiyetçi ve ırkçı nefret suçu işleniyor; bir gün sokakta, bir gün kollukta, bir gün başka bir kamu dairesinde. Buna karşı bir mekanizmaya, buna karşı bir yasaya ihtiyaç var. Binlerce defa söyledik. Nefret suçlarını engellemek için. Ama iktidardan tek bir adım yok. Neden? Çünkü kullanışlı aparat. Toplumu konsolide etmenin, bir yere yönlendirmenin aracı haline gelmiş. Nefret saikleriyle işlenen suçlar. Birileri bunun üzerinden siyaset yapıyor. Nefret siyaseti yapıyor. Irkçılık üzerinden siyaset yapılıyor bu ülkede. Irkçı saiklerle siyaset yapılıyor. Bu ülkede bunu engelleyecek bir yasa yok. Partiymiş gibi ortada geziyorlar, lidermiş gibi ortada geziyorlar. Yaptıkları şey ırkçılık, hedef gösterme. İşte bütün bunlara karşı ve nefret suçlarını önlemek için bugün TBMM Başkanlığına bir yasa teklifi verdik. Bütün muhalefet partileri başta olmak üzere herkesin bu yasa teklifine destek vermesi gerektiğini de ifade edelim.
Yine, sadece sosyal medya hesabından bir video paylaştığı için Amedspor’a 802.500 lira para cezası verilmiş. Bursaspor'un yaptıkları hepimizin hafızasında. Günlerce nasıl ırkçı ve faşist bir zihniyetle tutum aldıkları ortada. Onlara verilen o komik, o ödül gibi cezaları da hepimiz hatırlıyoruz. Bir insanı, bir toplumu, kadınları hedef alarak yapılan nefret suçları adeta ödüllendirilirken, cezalandırılmazken, bütün siyaset hattı Uludağ gazozlarıyla arkasında dizilirken; kendi kardeşleri katledilme tehlikesi altında olduğu için bir video paylaşan Amedspor'a para cezası veriliyor. Yetmiyor, Yönetim Kurulu Başkanına yaptırım uygulanıyor. Demek ki neymiş? Spor aslında spor değilmiş. Bu ülkede spor da ideolojik bir aygıtmış, araçmış. Toplumu terbiye etmek için, muhalifleri terbiye etmek için kullanılıyormuş. Bunu kabul etmiyoruz.
Nasıl ki dün Filistin'e yapılanların karşısındaysak, bugün de Kobanî’nin kuşatma altında olmasının karşısındayız
Günlerdir Rojava kuşatma altında, Kobanî kuşatma altında. İnsanlar en temel malzemelere ulaşamıyor. Un yok, ekmek sıkıntısı var. Hastanelerde ilaç sıkıntısı var. En başta kronik hastalığı olanlar, şeker ve tansiyon hastaları ilaca erişemiyor. Diyaliz hastaları büyük risk altında. Oksijen olmadığı için yeni doğan bebekler kuvözlerde ölümle yaşam arasında. Oksijensizlik nedeniyle yeni doğanları kaybetme riski var. Elektrik olmadığı için, ısınamadığı için insanlar hipotermi nedeniyle donuyor. Altı çocuk donarak yaşamını yitirdi. Buradan soruyorum: Filistin için havar diyenler, Filistinli çocukların fotoğraflarını paylaşanlar, çocuk Filistinli olunca mı çocuk sadece? Kobanili çocuğun sizin için hiçbir önemi yok mu? Kobanili çocuklar ölürken sesiniz çıkmayacak mı? Kobanî halkının bugün açlıkla, yoksullukla, gıdasızlıkla, ilaçsızlıkla yaşam hakkına kastedilirken hiçbirinizden bir cümle duymayacak mıyız? Buradan vicdan sahibi herkese bir kez daha ses sesleniyoruz. Katliam riski nerede olursa olsun, biz onun karşısındayız ve olmaya da devam edeceğiz. Dün nasıl ki Filistin'e yapılanların karşısındaysak ve o soykırımı lanetlediysek; bugün de halkımızın, Kobanî'nin, Rojava'nın kuşatma altında olmasının karşısında duruyoruz.
Mürşitpınar Sınır Kapısı açılsın ve halkımızın topladığı yardımlar ilk elden oraya ulaşsın
Buradan hükümete de çağrı yapmak istiyoruz. Bakın, Mürşitpınar Sınır Kapısı hemen Kobanî ile bitişik. Kapı açılırsa yardımlar ilk elden acil bir şekilde yarım saat içerisinde Kobanî'de olacak. Belki gönderilecek yardımlarla oradaki çocukların, oradaki insanların yaşamı korunacak. Halkımız topladı yardımları. Belediyelerimiz yardımlarını topladı. Kent koruma platformları ve kent konseyleri yardımlar topladı. Hâlihazırda bekliyor bu yardımlar. Daha kaç gün bekleteceksiniz? Kapıyı açmak bu kadar zor olmamalı. Bir anlaşma var, bir süreç var. Kürtlerin en fazla yaşadığı Türkiye hükümetine sesleniyoruz, AKP hükümetine sesleniyoruz. Gün gerçekten Kürt halkını gözetme günüdür. Gereğini yapma günüdür. Sözü eyleme günüdür. Kardeşliği pratikleştirme günüdür. Sınır kapısını açabilirsiniz. Bunu açmanın önünde hiçbir engelin olmadığını hepimiz biliyoruz. Şimdi o sınır kapısının açılması gerçek anlamda kardeşlik köprülerini artıracaktır ve insanların kırılan duygularını onarmak açısından da bir adım olacaktır. Buradan bir kez daha bu talebi yinelemek istiyoruz. Mürşitpınar Sınır Kapısı açılsın ve halkımızın topladığı yardımlar ilk elden oraya ulaşsın.
Barış ve istikrar Türkiye'nin de Suriye'nin de acil ihtiyacıdır
29 Ocak'ta, biliyorsunuz, Şam Geçici Hükümeti ile SDG arasında bir anlaşma sağlandı. İmzalanan bu entegrasyon anlaşmasını memnuniyetle karşıladığımızı ifade etmek istiyoruz. Bu anlaşmanın bir bitiş değil, aksine demokratik bir Suriye inşası için başlangıç olduğuna inanıyoruz. Anlaşmanın en önemli kısmının pratikte olduğunu ifade etmek istiyoruz. Evet, anlaşma önemlidir fakat anlaşmanın önemi kadar anlaşmanın pratikleşmesi de çok önemlidir. Demokratik kamuoyunun da bu anlaşmanın pratiğe dökülmesi sürecini takip edeceğini de çok yakından biliyoruz. Biz de bunu takip edeceğiz. Suriye'de Kürtler, Aleviler, Dürziler, Türkmenler ve diğer bütün kimliklerin güvenceye alındığı demokratik bir ülkenin kurulması için bu anlaşma bir başlangıç noktası olabilir. Buradan demokratik bir Suriye için gerçekten önemli adımlar atılabilir. O anlamıyla burada en önemli sorumluluklardan birinin Türkiye'ye düştüğünü ifade etmemiz gerekiyor. Türkiye yapıcı bir katkıyla, bütün tarafları gözeten eşit bir yaklaşımla bu sürece fazla katkı verebilir ve yapıcı bir rol oynayabilir. Barış ve istikrar, toplumların eşit ve demokratik birlik içinde özgürce yaşaması Türkiye'nin de Suriye'nin de acil ihtiyacıdır. Şunu çok iyi görüyoruz ki Suriye'deki barış ve istikrar, bütün bölgenin barış ve istikrarının başlangıç noktası pozisyonuna gelmiştir. Bu başlangıcı doğru yapmak için; demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü, kapsayıcı, bütün halkları ve inançları esas alan bir Suriye'nin inşası için herkesin elinden gelen emeği ortaya koyması gerekir.
Tamamlanmamış binaları hak sahibine teslim ettik diye propaganda yapıyorlar
Evet, 6 Şubat haftasındayız, depremin yıl dönümündeyiz. Üzerinden 3 yıl geçti ama inanın ki hiçbir şey değişmedi. Murat Kurum, “Asrın felaketini asrın destanına dönüştürdük” demişti bütçe görüşmelerinde. Oysaki o yıkımın üzerine sayısal bina rakamlarını koyarak yıkımı da günahlarını da hukuki sorumluluklarını da görünmez kılmaya çalışıyorlar. Hala insanlar konteynerde yaşıyor. Hala sağlıktan tutalım eğitime kadar her şeye erişimde büyük sorunlar yaşıyorlar. Ama daha önemlisi bir mülkiyet hakkı gaspıyla da karşı karşıyalar. İmar aflarından tutalım da Rezerv Alan Yasasına kadar, mülkiyet hakkı korunmayan ve halkın ürettiği şeylere el koyan bir anlayış var. Zeytin dalındayken, narenciye dalındayken bahçeler söküldü. Rezerv alan diyerek oralara el konuldu. Bütün bunların insanları nasıl büyük bir umutsuzluğa sürüklediğini de çok iyi biliyoruz. İnsanlar yakınlarını yitirdiler, yaşam alanlarını yitirdiler, evlerini yitirdiler. Şimdi de yaşama ümitlerini, gelecek ümitlerini yitirmekle karşı karşıyalar. Şunu açık ve net bir şekilde söyleyelim. Şu kadar bina teslim ettik, bu kadar binayı hak sahibine verdik diye reklam yapıp duruyorlar. Oysaki çok iyi biliyoruz, gerçekten sosyal donatısı olmayan, musluğu akmayan, hiçbir şekilde tamamlanmamış binaları hak sahibine teslim ettik diye gösteri yapıyorlar, propaganda yapıyorlar. Oysa hakikat hiç de böyle değil.
6 Şubat’ta deprem bölgesinde olacağız
Yeni yılda Antakya, Defne, Samandağ, Harbiye ve çevresinde on binlerce insan 48 ila 72 saat arasında elektriksiz kaldı. Ama buna dönüp bakan olmadı. Hipotermi nedeniyle donma tehlikesi geçirdi insanlar. Buna da dönüp bakan olmadı. En son gittiler konut teslimi yaptılar. Direkt bizzat Hatay'da olanlar bunu söylüyor. Kötü olan yerlerin önünü kapattılar. Cumhurbaşkanının geçeceği alanları asfaltladılar, makyajladılar ve orada bir konut teslim töreni gerçekleştirdiler. İşte böyle makyajla gerçekten halkın acılarının üzerini kapatarak bambaşka bir algı, bambaşka bir gerçeklik inşa etmeye çalışıyorlar. Oysa bir arka sokağa geçtiğinizde hakikatin böyle olmadığını, insanların çok büyük bir yıkım içerisinde yaşama tutunmaya çalıştığını görüyoruz. 6 Şubat Depremi nedeniyle hayatını yitiren bütün yurttaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyoruz. Yakınlarına başsağlığı diliyoruz. O acıyı hala unutmadık. İlk günden itibaren biz deprem sahalarındaydık ve gerçekten nasıl büyük bir yıkım olduğunu, nasıl büyük bir felaket olduğunu çok iyi biliyoruz. Ama felaketin kendisi deprem değildi; olmayan kurumlardı, gelmeyen yardımdı, duyulmayan yardım çığlıklarıydı. Ama gerçekten orada acıyı biraz hafifletenin de Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanından depremzedelerin yardımına koşan yardımseverler olduğunu, Türkiye halkları olduğunun da altını çizmek istiyorum. İşte kurtaran, yaraya merhem olan, bir nebze de olsa yaşama tutunduran da o yardım duygusuydu. O yardım pratiğinin kendisiydi. Üç yılın sonunda yeniden tabii deprem sahalarında olacağız. Eş Genel Başkanlarımız Hatay'da ve Maraş'ta olacaklar ama bunun dışında diğer bütün kentlerde de milletvekili arkadaşlarımızla beraber bir kez daha depremde yaşamını yitirenlerin hem mezarları başındaki anmalara hem yapılan törenlere katılacağız. Depremi unutmadık, 6 Şubat'ı unutmadık, unutturmayacağız demeye devam edeceğiz. Ayrılan deprem kaynaklarının çarçur edilerek doğru kullanılmamasından tutalım da yerine getirilmeyen bütün sözlere ve hak sahiplerine haklarının teslim edilmemesine kadar her başlığı da Meclis’te ve sokakta dillendirmeye devam edeceğiz.
Trafik Yasası geri çekilmelidir
Bu hafta bir trafik yasası var. Bu yasaya yönelik itirazımızı, şerhimizi daha önce de söylemiştik. Bir kez daha buradan ifade etmek istiyoruz. Bu yasa geri çekilmelidir. Komisyona geri çekilmelidir. Bütün muhalefetin de önerilerinin alınması gerektiğini, cezalandırıcı değil önleyici bir mantıkla gözden geçirilerek revize edilmesi gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Öyle olursa böyle bir yasayı birlikte yaparsak tabii ki destek veririz ama mevcut yasaya destek vermemizin mümkün olmadığını, sonuna kadar muhalefet edip geçmemesi için iç tüzükten kaynaklanan bütün haklarımızı kullanacağımızı da buradan ifade etmek istiyorum. Teşekkürler.
Soru: Süreçle ilgili olarak geçtiğimiz hafta rapor için komisyon toplanmadı. Ne zaman toplanacak? Ayrıca Cumhurbaşkanı ile görüşme olacaktı. Görüşme için randevu alındı mı?
Süreç yasalarının da ivedilikle çıkması gerekiyor
Son sorunuzdan başlayarak cevap vereyim. Henüz bir randevu talebinde bulunmadı heyetimiz. Belki bu hafta ya da gelecek hafta içerisinde bir görüşme mümkün olabilir. Böyle bir randevu alındığında da zaten kamuoyuna duyurusu yapılacaktır. Evet geçen hafta açısından komisyonunun rapor yazım ekibinin toplanması beklentimiz vardı. Ama bu konuda biliyorsunuz çağrıcı olan Meclis Başkanının bizzat kendisi böyle bir çağrı yapmadı. Bu hafta içerisinde bir çağrı bekliyoruz. Bu konuda siz sormuşken şunu da söyleyelim. Bu rapor yazım ekibinin bir an önce bu raporu tamamlaması ve genel kurula sevk etmesi gerekiyor. Çok uzun zamandır söylediğimiz barış yasalarının, süreç yasalarının da ivedilikle çıkması gerekiyor. Onlarca defa söyledik. Süreci sekteye uğratacak, süreci yavaşlatacak ve süreç yavaşladıkça da aslında başka yönelimlere maruz kalabilecek bir yaklaşımdan herkesin imtina etmesi gerekiyor. Bir hızlanmaya ihtiyaç olduğunun bir kez daha altını çizerek Meclis Başkanına da çağrı yapıyoruz. Kendisini de arayarak bizzat bunu da ifade edeceğiz. Hızlı bir şekilde raporun tamamlanması ve genel kurula sevk edilmesi noktasında.
2 Şubat 2026
