Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:
Geçmişin acılarından ders çıkararak yol almak gerekiyor
13 Temmuz 1930’da Zilan Vadisi’nde yaşamını yitiren on binlerce canımızı, insanımızı saygı ve minnetle, rahmetle anarak sözlerime başlamak istiyorum. Zilan’da yaşanan çok büyük bir acıydı. Kürt halkının hafızasına çok büyük bir acıyla kazındı. Büyük izler bıraktı. Bugün bu tarihsel gelişmenin değişmesinin eşiğindeyiz. Yeni gelişmeler bekliyoruz. Yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir barışı konuşuyoruz. Fakat bütün bunları konuştuğumuz bir zeminde ve zamanda elbette tarihle yüzleşmek, hakikatle yüzleşmek ve bütün bu acıların yenilenmemesi için de bunların sorumlularının açığa çıkması kalıcı barış ve demokratik bir toplumsal yaşamın olmazsa olmazıdır. Geçmişin acılarından ders çıkararak yol almak gerekiyor. İnkar ve çatışma yerine demokratik çözümü, eşit yurttaşlığı ve ortak yaşamı güçlendirmek gibi bir sorumlulukla da karşı karşıyız. Bu, sadece Kürt halkının sorumluluğu değil, bu ülkede yaşayan her bir yurttaşın, her bir siyasi partinin ve her bir demokratik çevrenin de asli sorumluluğudur. Bu vesileyle bir kez daha ben Zilan Katliamında yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor, onların anısına bağlılığımızı, barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesini yükselterek vereceğimizi de ifade etmek istiyorum.
Meclis’in görevi halk için yasa yapmaktır ancak bunu gerçekleştiremiyoruz
Değerli basın emekçileri, haftalık basın toplantısındayız. Ve elbette sürekli olduğu gibi bu kürsüden de Meclis kürsüsünden de nasıl kötü bir yasama faaliyeti içerisinde olduğumuzu sıkça konuşuyoruz. O anlamıyla özellikle Meclis’in gerçek anlamda demokratik ve katılımcı bir yasama zemini oluşturamamasının handikaplarını, olumsuz sonuçlarını bütün ülke ve halk olarak yaşıyoruz. Torba yasama faaliyeti rutine binmiş durumda. Bunu kaç defa eleştirdiğimizi inanın ki bizler de hatırlamıyoruz. Oysa ki Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin görevi; yürütmenin hazırladığı kendi ihtiyaçlarına göre, kendi yandaşlarına göre, sermaye çevrelerine göre hazırladığı paketleri Meclis’e getirmek ve orada milletvekillerinin el kaldırıp el indirmesi ile yasalaşmasını sağlamak değildir. Meclis’in en önemli görevlerinden birisi halk için yasa yapmaktır, halkın ihtiyaçları için yasa yapmaktır ve özellikle de parlamentonun denetim yetkisini kullanmasıdır. Fakat bunların hiçbirini gerçekleştiremediğimizi üzülerek ifade etmek gerekiyor.
Toplumu en fazla ilgilendiren yasaları yaz aylarında Meclis’e getiriyorlar
Şimdi bakalım torba yasa mantığına ne eklendi? Bir de yeni dönemde önemli düzenlemelerin yaz aylarına bırakılması gibi bir gelenekle de karşı karşıyayız. Normalde Meclis biliyorsunuz 1 Temmuz'da yasama faaliyetine ara veriyor ve yeni döneme kadar da kapanıyor. Fakat uzun süredir AKP iktidarı çok önemli yasaları yaz aylarında yani Temmuz sonrası getiriyor ve çok takvimsel bir sıkışıklık yaratarak da orada çok hızlı bir şekilde torba paketlerin, torba yasaların çıkmasını sağlıyor. Neden bunu yapıyorlar? İnanın ki biz de bilmiyoruz. Yani bütün kışı, bütün yasama faaliyeti dönemini rölantide geçirip yaz aylarında neredeyse düğmeye basmış gibi seri bir yasama faaliyetini işletiyorlar. Bunun amacının aslında biraz da insanların tam da yaz ayları geldiğinde gözlerinin dikkatlerinin Meclis’ten ve yasama faaliyetlerinden kaçtığı bir dönemde toplumu en fazla ilgilendiren yasaları Meclis’e getirmek olduğunu düşünüyoruz. Hatırlayalım, geçmişte geçen yıl da zeytinlik yasasından tutalım da hayvanların katliamının önünü açacak yasal düzenlemeler gibi çok önemli yasalar yine yaz aylarında getirilmiş ve toplum karşıtı yasalar bir bir buradan çıkarılmıştır. Şimdi önümüzdeki hafta da bu hafta içerisinde de birçok komisyon toplanacak. Bunlardan birisi Plan ve Bütçe Komisyonu, birisi Milli Eğitim Komisyonu.
AKP iktidarının istediği yasalar tartışılmasın ve konuşulmasın
Bu iki komisyonda da çok önemli iki yasa görüşülecek. Öncelikle Plan ve Bütçe Komisyonuna gelecek teklife bakalım. İçerisinde ne yok ki? Hani normalde beklediğimiz 3 Temmuz'da enflasyon oranları açıklandı. Memur ve emekli zamlarına maaş artışlarını içeren bir tek maddelik kanun teklifi gelmesi gerekirken işte sivil havacılıktan işsizlik sigortasına, kültür politikalarından kamu personel rejimine, siber güvenlik başkanlığına kadar birbirine benzemeyen birbiriyle ilgisiz, alakasız birçok yasada düzenleme yapıldığını görüyoruz. Şimdi bütün bu farklı konulardaki düzenlemelere gerçekten milletvekillerinin yoğunlaşması, toplumun yoğunlaşması, bütün bunlara nitelikli olarak itiraz edilmesi, bunların nitelikli olarak aslında değerlendirilmesi gibi bir şey mümkün olabilir mi? Elbette ki mümkün değil. Zaten iktidarın da tam olarak istediği bu. Yani yasalar gelsin, fabrikasyon şeklinde bant şeklinde yasalar çıksın. Tartışılmasın, konuşulmasın. Toplumun dikkatine sunulmasın ve muhalefet etkin bir şekilde muhalefet etmesin. En önemlisi yapıcı bir muhalefetin yapıcı olarak yasa yapım sürecine katılımının önüne de engel koyduklarını ifade etmemiz gerekiyor.
6 emeklinin maaşı üst üste konulduğunda yoksulluk sınırına ancak ulaşılabiliyor
Şimdi bu Plan ve Bütçe Komisyonuna gelecek başlıklardan en önemlisi tabii ki emekli aylıkları. Şu anda 5.1 milyon emekli sadece 20 bin lira maaş alıyor. Oysa Haziran 2026 itibariyle açlık sınırı 35.758 lira, yoksulluk sınırı ise 116.478 lira. Şimdi bu iki rakamı yan yana koyup bir de emekli maaşını koyduğumuzda üzerine üçüncü bir söz kurmaya, bir cümle kurmaya ihtiyaç var mı? Düşünün ki 5.1 milyon emekli açlık sınırının çok altında bir ücretle yaşamaya mahkum ediliyor. TÜİK enflasyon oranlarını açıkladı ve TÜİK açıkladığı enflasyonla 17.76'lık bir artış ortaya koydu. Bu ne demek? En düşük emekli maaşının 23.552 liraya çıkması demek. Yani mevcut hali de yine açlık sınırına yetişmiyor. Bu ülkede 6 emekli maaşını üst üste koyduğunuzda yoksulluk sınırına ancak ulaşabildiğiniz bir tabloyla karşılaşıyoruz. Peki bütün bunlar iktidarın umrunda mı? Vallahi hiç umrunda değil, görüyoruz. Üç büyük şehirde ortalama kira 28 bin TL. Emekliler 23 - 24 bin TL bandında maaş alıyorlar ve 28 bin TL'lik bir kirayı onlardan ödemeleri bekleniyor. Peki sadece kira mı? Hayır. Aynı zamanda kiranın yanında beslenmeleri, bütün faturalarını ödemeleri, günlük yaşamlarını devam ettirmeleri de gerekiyor. Bütün bunları da 23 - 24 bin TL gibi bir miktarla yapmaları bekleniyor. Aslında AKP emeklilerden mucize yaratmasını bekliyor. Çok açık ve net bir şekilde. Bu başka bir anlama gelmiyor. Yani diyor, "Yaşa. Nasıl yaşarsan yaşa. Ben sana bu kadar parayı, bu kadar maaşı reva görüyorum."
Silahlanmaya gelince hiçbir tasarruf olmadığını görüyoruz
Peki, diğer bir yöne bakalım. Gerçekten bu kadar kötü bir durumda mı bu ülke? Yani gerçekten bütçe mi yok, kalem mi yok, kaynak mı yok? Sorun bu mu diye baktığımız zaman hayır, garanti ödemelerine maşallah enflasyonun 10 katı harcamalar, düzenlemeler yapılıyor. Şehir hastanelerine, otoyollara, köprülere gayet net bir şekilde harcamalar yapılıyor. Silahlanmaya gelince orada da hiçbir tasarruf olmadığını görüyoruz. Her gün silahlanmaya, her gün güvenlikçi bütçeye sürekli pay ayrıldığını görüyoruz. Fakat mesele iktidarın emekçiye ve emekliye bütçe vermesine gelince orada "kaynak yok" deniliyor. Hatta bakın sadece bunu iktidar da söylemiyor. En son Anayasa Mahkemesi HPV aşısıyla ilgili bir karar aldı. Ne dedi? HPV aşısı gibi kadınları, gençleri koruyacak bir aşının bile bütçelemeye alınmasının önüne set koydu. Neymiş? Bütçe yetmiyormuş işte ödeme dengelerini bozuyormuş diye. Yani bu ülkedeki halkın sağlığı paradan çok daha geride ya da her zaman için aslında iktidar önceliğini halkın sağlığına vermiyor. Anayasa Mahkemesi bile bunu yapmıyor. Ama söz konusu olan silahlanma ve diğer meselelere gelince o konuda hiçbir sorun olmadığını görüyoruz. O anlamıyla tekrar ifade edelim. Gerçekten insanca bir yaşam ücreti olan ki bugün o bile karşılamaz ama yoksulluk sınırının yarısı olan 60 bin liranın emeklilerin maaşı olarak ödenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bir kez olsun iktidar halktan yana, emekliden yana, emekçiden yana bir bütçeleme yapabilir ve iktidarın bu zammı yapması gerektiğini ifade edelim.
Güvencesizlik ve örgütsüzlük kamu kurumlarında özel bir sistem olarak devam ediyor
Diğer bir mesele, torba yasada PTT ile ilgili düzenleme var. Burada da mevcut güvenceleri ortadan kaldıran ve idari hizmet sözleşmesi adı altında güvencesiz, esnek bir çalışma rejimini PTT çalışanlarına dayatan bir anlayış görüyoruz. Zaten kamu personeli rejiminin, toplam emek rejiminin ne kadar değiştiğini, güvencesizliğin, örgütsüzlüğün nasıl yaygınlaştırıldığını hepimiz görüyoruz. Bununla beraber bu, kamu kurumlarında özel bir sistematik olarak devam ediyor. Yani önce oradaki personelin iş güvencesi ortadan kaldırılıyor. Hizmet sözleşmesi dayatılıyor. Hizmet sözleşmesini kabul etmeyenlere sürgün, çalışma yerini değiştirme, işten çıkarmak gibi dayatmalar yapılıyor. Sonra o kurumun bir şekilde piyasaya açıldığını ve özelleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. O anlamıyla burada da PTT çalışanlarının özlük haklarını tırpanlayan, onları güvencesiz çalışmaya zorlayan bu maddeyi, bu düzenlemeyi kabul etmediğimizi ifade etmemiz gerekiyor. Tabii burada özellikle geçen hafta yani NATO öncesi Meclis’ten geçen er ve özellikle uzman erbaşların kamuda istihdamının önünü açan düzenleme ile PTT çalışanlarına bugünkü hizmet sözleşmesi dayatmasını birlikte konuşmak gerekiyor. Yani burada ikilik olduğunu ifade edelim ve bunun şirketleşmenin, kamu hizmetlerinin tasfiyesinin, özelleştirmenin altyapısını oluşturmaya yönelik bir hamle olduğuna da buradan dikkatlerinizi çekmek istiyorum.
Yüksek öğretim yaşamını yok etmeye çalışan bir anlayış
Diğer bir komisyonumuz olan Milli Eğitim Komisyonu toplanacak. Orada da yüksek öğretimle ilgili birçok düzenleme var. Özellikle öğrenci affı konusunda bir düzenleme yapmayı düşünüyorlar. Ve bunu yine hakkaniyetsiz bir şekilde yaptıklarını ifade edelim. Şimdi hatırlayalım. AKP iktidara geldiğinde ne demişti? 12 Eylül bakiyesi olan YÖK'ü kaldıracağız demişti. Ne oldu? YÖK'ü tahkim ettiler. Ama tahkim etmekle kalmadılar. Bugün üniversitelerin bütün özerkliğini yok eden, neredeyse kırıntı düzeyinde kalmış demokratik işleyişleri altüst eden, öğrenciden yana oradaki akademisyen yana, oradaki çalışandan yana bir üniversite rejimini, bir yüksek öğretim yaşamını yok etmeye çalışan bir anlayışın günden güne yerleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Çünkü şunu yapmak istiyor iktidar. Her yeri denetlemek istiyor. Her yeri, her kurumu denetim altına almak istiyor. Neredeyse ülkenin hiçbir kurumunda yaprak kımıldamasın. Onların dışında bir adım atılmasın. Farklı düşünen hiç kimse nefes almasın. Ve mümkünse farklı düşünen biri de hiçbir yere gelmesin diye bir anlayışları olduğunu görüyoruz. Bu anlamıyla özellikle bugün üniversitelerdeki öğrencilerin sorunu, yurt sorunu, barınma sorunu, eğitim sorunu, materyale ulaşma sorunu gibi dünya kadar sorunu varken birçok öğrenci bu nedenle yükseköğretimi terk ederken bu sorunlara kalıcı çözüm oluşturacak hiçbir düzenlemenin paketin içerisinde olmamasını doğru bulmadığımızı İfade edelim.
Anayasal bir hakkın idari bir kararla sınırlandırılması anayasaya aykırıdır
Öncelikle af düzenlemesi yapılıyor. Fakat af düzenlemesinde de yine bir sınırlayıcılık var. Özellikle belirli tarihlerden önce ilişiği kesilen öğrencilerin kapsam dışında bırakılması gibi bir yaklaşım var. Bunun kabul edilemez olduğunu ifade edelim. Yani daha önce af düzenlemelerinden yararlananların bu dönem belli bir süre sonra daha önce yararlandıkları için yararlanmaması gibi bir yaklaşım var. Bu kabul edilemez. İkincisi eğitim anayasal bir hak. Aynı durumda bulunan öğrenciler arasında da bir kategorik ayrım yapıldığını görüyoruz. Bu da kabul edilemez. Üçüncüsü başvurular açısından 4 aylık bir süre zamanı konulmuş. Bu 4 aylık süre içerisinde öğrencilerin bundan bilgilendirilmesi, bu bürokratik süreçleri yürütmesi, başvurması ve bu haktan faydalanması çok sınırlı kalacaktır. Bu anlamıyla süre sınırlamasının ortadan kaldırılması ya da daha makul bir süreyle değiştirilmesi gerekiyor. Diğer bir mesele de aslında yıllardır her birimizin boğuşmaya çalıştığı, her birimizin mücadele ettiği iltisak ve irtibat meselesi. Ben de bir KHK'lıyım, bir kamu emekçisiyim. İltisak ve irtibat nedeniyle kamu görevimden hiçbir mahkeme kararı olmadan atılmış biriyim. Şimdi aynı şey akademik hayata da dayatılmaya çalışılıyor. Yani irtibat ve iltisaklı olduğu iddia edilen öğrencilerin de yine kapsamın dışında bırakılması gibi bir mesele var. Ortada bir mahkeme, bir mahkeme kararı var mı? Yok. İdarenin takdir yetkisi var. İdare her şeye muktedir. Her şeye karar veriyor. Bunu asla ve asla doğru bulmadığımızı ve bunun eğitim hakkının idari kararlarla sınırlandırılmasının bir yansıması olduğunu ifade edelim. Anayasal bir hakkın idari bir kararla sınırlandırılması anayasaya aykırılığı ifade eder ve bu doğru değildir. Bunu kabul etmiyoruz.
Üniversiteler güvenlik bürokrasisinin denetlediği kurumlar olmaktan çıkarılmalı
Şimdi diğer bir meseleye, akademik kadrolara geçiş meselesi ile ilgili olan düzenlemeye bakmamız gerekiyor. Orada da yine yeni bir fişleme mekanizmasının olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü yeniden öğretim elemanlarının atanmasında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının şart haline getirilmesi gibi bir şey var. Yani emniyetten, MİT'ten, herhangi bir kurumdan gelen "arşiv kaydı vardır" yazısı sizin yıllarca emek verdiğiniz, dirsek çürüttüğünüz bütün o kariyerin heba olmasının önünü açabilir. Neden? Çünkü arşiv kaydınız varsa atamanız yapılmayacak. Yani sizin bilimsel bilginiz, sizin eleştirel düşünceniz, sizin bütün o liyakatinizin hiçbir anlamı yok. Bir yerde bir arşiv kaydınız çıktıysa ataması yapılmayacak bir akademisyen olacaksınız. Bu bize tanıdık geliyor mu? Evet, Barış Akademisyenleri sürecini biliyoruz. “Bu suça ortak olmayacağız” dedikleri için, savaş ve çatışmanın çıkmasını istemedikleri için kürsülerinden, üniversitelerinden uzaklaştırıldılar ve halihazırda da burada hukuk mücadelesi vermeye devam ediyorlar. Anayasa Mahkemesi onların haklarının ihlal edildiği kararını verdi ama halihazırda Danıştay eliyle görevlerine iadelerinin önü kesilmeye çalışıyor. Yani bir Anayasa Mahkemesi kararı fiili olarak, hukuksal olarak engelleniyor ve önü kapatılmaya çalışıyor. O anlamıyla açık ve net söyleyelim. Üniversitelerin güvenlik bürokrasisinin denetlediği kurumlar olmaktan çıkarılması gerekiyor. Üniversiteler bilimsel, özel, gerçekten anadilinde eğitimin yapıldığı, eleştirel düşüncenin geliştiği yerler olmak durumundadır. Bunun ilk şeyi de akademik özgürlüktür. Akademik bilimsel özgürlüğün olmadığı, demokratik bir işleyişin olmadığı bir üniversitede bütün bunların gerçekleşme koşulu da olmaz. Olsa olsa ancak ve ancak AKP iktidarının üniversiteleri olur. Tabela üniversiteler olur. Bilimsel anlamda dünya sıralamasına giremeyen, gerçek anlamda nitelikli bilgi üretemeyen üniversiteler haline gelir. Tabela üniversitesi haline gelir ki, mevcut durumun da böyle olduğunu üzülerek söylememiz gerekiyor. O anlamıyla hızlı bir şekilde buradan geri adım atılması gerekiyor.
Yüksek öğretim, piyasaya terk edilen bir yer olmaktan çıkarılmalıdır
Yine burada özellikle vakıf üniversitelerine ve piyasaya yönelik özel üniversitelerin desteklendiğini görüyoruz. Devlet üniversitelerinin bütçe sorunları var. Devlet üniversitelerinin kadro sorunu var. Devlet üniversitelerinde yurt sorunu var. Bütün bu sorunları görmeyen bir anlayışın yine bu teklifin metninin ruhuna sindiğini görüyoruz. Bakın sadece İstanbul'daki vakıf üniversitelerinde son dönemde 150'den fazla akademisyenin sözleşmesi yenilenmedi. Son 2,5 yılda ise en az 446 akademisyen işten çıkarıldı. Gerekçesi gerçekten yeterli olmadıkları mı? Gerçekten bilimsel olarak üretmedikleri için mi? Hayır, muhalif oldukları için, farklı düşündükleri için, iktidara biat etmedikleri için, iktidarın politikası ekseninde düşünmedikleri için bugün akademik bir tırpanlanma, akademik bir yok etme politikasıyla da karşı karşıyayız. O anlamıyla DEM Parti olarak bir kez daha ifade edelim. Yüksek öğretimin piyasaya terk edildiği bir yer olmaktan hızla çıkarılması gerekiyor ve özellikle yüksek öğretimin piyasaya insan yetiştiren mekanlar olmadığını iktidarın artık görmesi gerekiyor. O anlamıyla öğrenci affı bütün öğrencileri kapsayacak şekilde genişletilmeli. Ayrımcı istisnalar kaldırılmalı ve başvuru süresi mutlaka uzatılmalı. Güvenlik soruşturması şartı kesinlikle teklif metninden çıkarılmalı. Üniversitelerin ihtiyacı olan şey daha fazla merkezleşme, daha fazla güvenlikçi politika, daha fazla zapturapt politikası değildir. Bilimsel özgürlük ve kurumsal özerkliğin desteklenmesi gerekiyor. Bunu yapmayan bir anlayışın bugün üniversiteleri ne hale getirdiğini de görüyoruz.
Bu ülkenin çocuklarını düşünmeyenler NATO zirvesi için milyarlarca dolar harcadılar
NATO zirvesini geride bıraktık biliyorsunuz. Ankara'yı OHAL'le yönettiler ama sadece Ankara'yı değil bütün ülkeyi NATO zirvesi nedeniyle neredeyse açık cezaevine çevirdiler. Tabii birçok şeyini konuştuk NATO zirvesinin. Özellikle gözaltıları, hak ihlallerini, toplantı ve gösteri yasaklarının engellenmesi, insanların darp edilmesini şurada yanı başımızdaki Kurtuluş Parkı'nda insanların bir araya gelmesinin engellenmesini, vekillerin kuşatılmasını, darp edilmesini, bütün bunları gördük, konuştuk. Ama özellikle çok az konuştuğumuz, asıl konuşmamız gereken meselelerden birisi de bütün bu zirvenin mali boyutunu ifade etmek gerekiyor. Bakın kamuoyuna yansıyan resmi verilere göre yalnızca zirve hazırlıkları, yol çalışmaları ve çevre düzenlemeleri için 11.579.319.000 lira para harcanmış. Ne kadar büyük bir miktar değil mi? Kim için? İşçi için mi? Yoksul için mi? Köylü için mi? Basın emekçileri için mi, basının kurumsallaşması için mi, üniversiteler için mi? Öğrenciler için mi? Hayır! NATO zirvesinde şaşaalı bir görüntü vermek için. Protokol güzergahındaki yol çalışmaları için yaklaşık 4 milyar lira harcanmış. Yıllardır asfalt bekleyen mahallelerin yolları birdenbire asfaltlanıvermiş. Hemen NATO heyetlerinin geçeceği güzergâhlardaki evlerin dış kapıları, dış cepheleri sıvanmış. Yani aslında yıllardır yapılması gerekenler bir haftada çok hızlı bir şekilde yapılmış. Demek ki mesele neymiş? Yapamamak bütçe sorunu değilmiş. Öncelik meselesiymiş ve bunu bir kez daha görmüş olduk.
Ankara'nın dört bir yanına NATO pankartları, afişleri asıldı ve reklam panoları için 181 milyon lira harcandı. 181 milyon lira! Zirve toplandıktan sonra yani bittikten sonra bir de bu afişlerin toplatılması için ihale yapıldı. Ona da 17 milyonluk bir ihale yapıldı. Yani asılması için 181 milyon harcanmış. Toplanması için de 17 milyon daha harcanacak. Kimin parası bu? Hepimizin parası, bizlerin parası. Oysa ki bu ülkede hala kirasını ödeyemeyen, akşam pazarına gidip çöpten beslenen insanlar gerçeği var. Sadece bu paralarla çokça söylediğimiz, onlarca defa da kanun teklifi verdiğimiz bir öğün ücretsiz yemekle siz bu ülkenin çocuklarının daha sağlıklı, dengeli beslenmesini ve sağlıklı bir neslin yetişmesini sağlayabilirdiniz. Bu ülkenin çocuklarını düşünmeyenler NATO zirvesi için milyarlarca lira doları harcadılar.
Ülkenin yoksulluğunu kapatmak için NATO bariyerleri koydular
Konuk etlerini taşıyan otobüslerin NATO görselleriyle kapsanması. Bu çok önemli. Bu görseller olmazsa konuklar taşınamaz. 8.446.000 lira oraya ödenmiş. Polis ve jandarma araçlarına NATO logoları basılması. Bu da çok önemli. Oraya da yüz binlerce lira harcanmış. Zirvede görev yapacak köpeklerin kuşam ve ekipmanları için 284.000 lira harcanmış. Ne kadar kolay harcanıyor değil mi arkadaşlar bütün bu paralar? Kimin parası? Dediğim gibi bizim paramız. Peki yoksulluğun üstünü ne ile kapattılar? Yoksulluğun üzerine de NATO bariyerleri çektiler. Yani bugün enflasyonun üzerini TÜİK bariyeri ile kapatmaya çalışan anlayış gelen heyetlere de Ankara'nın, Ankaralıların yoksulluğunu, ülkenin yoksulluğunu kapatmak için NATO bariyerleri koydular. Pankartlar çektiler ve bu durumla yoksulluğun ülkenin gerçeğinin üzerine örtüp çok zengin çok müreffeh bir ülkeyiz görüntüsü vermeye çalıştılar. Bütün bu paravanların gerçeğin üstünü örtmeyeceğini ifade etmemiz gerekiyor. Ülke yoksulluk içerisinde, milyonlar yoksulluk içerisinde yaşıyor ve bütün bu paraların bütün bu kaynakların üretenlere harcanması gerektiğinin de altını çizmemiz gerekiyor.
Şimdi açık ve net söyleyelim. Bu ülkede aslında hak ve özgürlüklerin ne kadar kırılgan olduğunu NATO Toplantısı bize gösterdi. Her şeyin iki dudak arasında olduğunu, bir genelgeye bağlı olduğunu gördük. Anayasanın nasıl askıya alındığını gördük. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin nasıl yok sayıldığını gördük. Barış talebinin nasıl engellendiğini, NATO'nun protesto edilmesinin nasıl yasaklandığını gördük. Sakıncalı bulunan gazetecilerin akreditasyonlarının nasıl yapılmadığını gördük ve NATO toplantısında oraya akredite edilen gazetecilerin nasıl soru soramadığını da gördük. Aslında içinde yaşadığımız tam bir distopya. Evet, bize bambaşka bir gerçeklik dayatılıyor. Günlük hayatımızda sokağa çıktığımızda yaşadığımızla televizyonda izlediklerimiz arasında 180 derece açı farkı var. Hayatlarımız bambaşka, izlediklerimiz ve bize izlettirilenler, bize dayatılanlar bambaşka. İşte bizim mücadelemiz bu iki gerçekliği değiştirmek. Bu iki gerçekliği değiştirmek için mücadele ediyoruz. Bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğiz.
Acil ihtiyaç barışı hukuki zemine kavuşturan kapsamlı bir çerçeve yasadır
Değerli basın emekçileri son başlık olarak da Barış ve Demokratik Toplum Sürecine değinmek istiyorum. NATO'yu çok konuştuk, diğer başlıkları çok konuştuk. Konuşmaya da devam edeceğiz. Evet 11 Temmuz PKK'nin silah bırakmasının yıldönümüydü. Üzerinden tam bir yıl geçti. 11 Temmuz 2025 tarihi aslında sadece silahların sembolik olarak imha edilmesi değil, yeni bir dönemin kapısını aralayan tarihi bir gündü. Tarihi önemdeydi. 11 Temmuz'da yaşananları yalnızca silahların bırakılması olarak ele alırsak eksik yaklaşmış oluruz. On yıllardır ağır bedeller ödenmesine rağmen çatışmalı dönemin geride bırakılabileceğine, Kürt sorununun demokratik siyaset ve hukuk zemininde çözülebileceğine dair güçlü bir irade ortaya konuldu 11 Temmuz 2025 tarihinde. Bu nedenle 11 Temmuz yalnızca bir tarih değil. Aslında barış umudunun somutlaştığı, demokratik çözüm iradesinin görünür hale geldiği tarihsel bir dönüm noktasıdır. Fakat aradan geçen bir yıla rağmen bu tarihsel dönüm noktasına siyasetin gerçekçi bir karşılık vermediğini görüyoruz. Üzülerek görüyoruz. Gerçek anlamda hukuksal düzenlemelerin yapılmadığını ve siyasi yanıtların oluşturulamadığını gördüğümüzü ifade etmemiz gerekiyor. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir komisyon kuruldu. Uzun görüşmeler yaptı, toplantılar yaptı. Ben de o komisyonun bir üyesiydim ve uzun müzakereler sonucunda da kapsamlı bir rapor yayınladı. Özellikle raporun 6. ve 7. başlıkları hem yasal çerçeve açısından hem de Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme başlıkları açısından bir yol haritası niteliğindeydi ki bugün iktidarın kurmayları da meclis başkanı da bunu sık sık dile getiriyor. Peki yapılması gereken ne, bugün neyi bekliyoruz sorusunu hep beraber sormamız gerekmiyor mu? Komisyonun ortaya koyduğu tespit ve öneriler, hepimizin ortak tespitleri ve önerileri olduğuna göre o zaman hızlı bir şekilde yasalaşması için de adım atmak ve o raporun yasama faaliyetine dönüşmesini de sağlamak gerekiyor. Bugün en acil ihtiyaç sürecin bütün taraflarını güvence altına alan, toplumsal barışı hukuki zemine kavuşturan kapsamlı bir çerçeve yasanın çıkarılmasıdır.
Dünyada hukuki güvenceye kavuşmayan barış ve çözüm süreçleri kalıcı olmamıştır
Dünya deneyimleri bize açıkça göstermiştir ki hukuki güvenceye kavuşmayan barış ve çözüm süreçleri kalıcı olmamıştır, olamamıştır. Bu nedenle sürecin aktörlerinin hukuki güvenceye sahip olması, tarafların hak ve sorumluluklarının açık biçimde tanımlanması ve demokratik entegrasyona dayalı çözümün yasal güvenceye kavuşturulması ertelenemez bir ihtiyaçtır. Silah bırakanların güvenli biçimde toplumsal yaşama ve demokratik siyasete katılmasını sağlayacak düzenlemeler gecikmeden hayat bulmalıdır. Geçiş hukuku perspektifiyle hazırlanacak çerçeve yasa herhangi bir kategorik ayrım gözetmeden kapsayıcı ve bütünlüklü bir anlayışla ele alınmalıdır. Aynı şekilde cezaevlerinde bulunan siyasi mahkumların durumuna ilişkin gerekli yasal düzenlemeler, infaz hukukundaki düzenlemeler hızla yapılmalı ve infazların sonlandırılmasına, demokratik siyasal yaşama katılımın önünün açılmasına yönelik mekanizmaların hızla oluşturulması gerekiyor.
Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için Sayın Öcalan'ın statüsü hukuku güvenceye alınmalıdır
Bütün bunların yanında Sayın Öcalan'ın yürütülen sürecin aslı aktörlerinden biri olduğu gerçeği görmezden gelinmeyecek bir hakikattir. Buraya dikkatle bakmak gerekiyor. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için Sayın Öcalan'ın hukuki statüsünün demokratik çözümünün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, iletişim, görüşme ve özgür çalışma koşullarının bu çerçevede güvence altına alınması gerekmektedir. Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış, hukukun güçlenmesi, demokrasinin derinleşmesi ve toplumun tamamının eşit yurttaşlık temelinde geleceğe güvenle bakabilmesidir. Bunun için de güvenlikçi anlayışın yerine özgürlükçü ve demokratik bir hukuk düzeninin kurulması gerekmektedir.
Uzlaşı aklını koruyarak hızlı şekilde yasa yapım aşamasına geçmek gerekiyor
Kürt meselesi de demokratik siyaset ve müzakere zemininde ele alınacak en temel meselelerden biridir. Kürt halkının dili, kültürü, kimliği, demokratik iradesinin güvence altına alınması kalıcı toplumsal barışın temel koşullarından biridir. Bu talepler yalnızca bir siyasi partinin, yalnızca Kürtlerin talepleri değildir. Milyonlarca insan bütün yıl boyunca sokaklara çıktı, meydanlara çıktı ve barış talebini haykırdı. Akademisyenler, demokratik çevreler, aydınlar, yazarlar çok çeşitli çağrılar yaptılar. Sivil toplum çok çeşitli çağrılar yaptı. O anlamıyla bütün bu çağrılara kulak vermek gerekiyor. Toplum bekleyen değil, ilerleyen, ilerletilen bir süreç istiyor. Bu nedenle de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Hızlı bir şekilde komisyonun ortaya koyduğu yol haritasına bakmak, ortak birikimi esas almak ve uzlaşı aklını koruyarak da hızlı bir şekilde yasa yapım aşamasına geçmek gerekiyor. Meclis tatile girmeden önce geçiş hukuku perspektifiyle hazırlanmış bütünlüklü ve kapsayıcı bir çerçeve yasa çıkarılmalıdır. Böylesi bir düzenleme yalnızca sürecin taraflarına hukuki güvence sağlamayacak, aynı zamanda barışın, demokratik siyasetin ve toplumsal güvenin de kalıcı hale gelmesinin de en güçlü teminatı olacaktır. Bir yıl önce atılan tarihsel adımın gerçek anlamına kavuşması için artık Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin atacağı adımlar yaşamsal önemdedir. O adımın anlam bulması meclisin atacağı adımlara bağlıdır. Çünkü silahların bırakıldığı yerde hukukun güçlenmesi gerekir. Çünkü silahların bırakıldığı yerde demokrasinin güçlenmesi gerekir. Silahların bırakıldığı yerde demokratik siyasetin güçlenmesi, söz söylemesi gerekir. Geçtiğimiz günlerde Ankara'daki NATO zirvesini gördünüz. İçinde ne barış vardı, ne halk vardı, ne yoksul vardı, ne kadın vardı. İçinde güvenlik vardı, silahlanma vardı, silahlanma harcamaları vardı.
Artık söz Meclis’indir, gelin kapsamlı bir çerçeve yasayı Meclis tatile girmeden çıkaralım
Bugün buradan çağrı yapıyoruz. Ankara'nın ihtiyacı, Türkiye'nin ihtiyacı Ankara'da yapılacak güvenlik zirveleri değildir. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan Ankara'nın barış zirvesi yapmasıdır. Barış için bir araya gelmesidir. Türkiye'nin en büyük güvenlik güvencesi daha fazla silahlanma değildir. Kalıcı iç barışın sağlanmasıdır. Türkiye'nin en büyük gücü güvenlikçi politikalar da değildir. Demokratik hukuk devleti ve güçlü toplumsal bir mutabakattır. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan bütün siyasi partilere ve grubu bulunmayan bütün partilere buradan çağrı yapıyoruz. Gelin bu tarihsel sorumluluğu birlikte üstlenelim. Gelin komisyonun ortaya çıkardığı ortak birikimi yasama faaliyetine dönüştürelim. Gelin geçiş hukuku perspektifi ile hazırlanmış kapsamlı bir çerçeve yasayı meclis tatile girmeden birlikte çıkaralım. Bu yasa yalnızca bugünü düzenleyen bir hukuki metin olmayacak. Aynı zamanda Türkiye'nin demokratik geleceğine duyulan güveni güçlendirecek, toplumsal barışın en sağlam güvencesi olacak ve süreç açısından da bir eşiğin aşılmasını sağlayacaktır. Bir yıl önce tarih önemli bir fırsat sundu. Bu fırsat hala önümüzde. Artık bekleme değil, tamamlama zamanı. Artık erteleme değil, cesaret zamanı. Artık söz Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir. Barışın hukukunu birlikte kuralım. Barışın yasasını birlikte çıkaralım ve Türkiye'nin demokratik geleceğini birlikte inşa edelim diyoruz. Daha fazla güvenlikçi politika daha fazla otoriterleşme değil, daha fazla oyalama değil. Bugün hızlı bir şekilde adım atma zamanıdır. Kaybettiğimiz her gün çok fazladır. Her dakika çok fazladır. Bugün o gündür diyoruz. Ve hızlı bir şekilde yasa yapma çağrısını buradan bir kez daha meclisten yapmak istiyoruz. Bu konuda da özellikle meclis başkanına tekrar çağrı yapmak istiyoruz. Sorumluluk alması, süreci kolaylaştırılması, bütün siyasi partileri hızla bir araya getirip bir mutabakat arayışıyla bu süreci ivmelendirmesi gerektiğine dair çağrımızı da yinelemek istiyorum.
SORU: Çarşamba günü sürece ilişkin Meclis Başkanı ile görüşme var mı?
Hayır. Biliyorsunuz NATO sonrasında görüşmeler yapılacağını ve çerçeve yasanın taslağının da İmralı heyetimize sunulacağını zaten kamuoyuna duyurmuştuk. Bu anlamıyla bu hafta içerisinde heyetimiz çeşitli görüşmeler yapacak. Henüz netleşmedi. Netleştiğinde kamuoyuna bilgi vereceğiz ama bu hafta içerisinde çeşitli görüşmeler yapacaklar. 15 Temmuz diye net değil. Yani ama bu hafta içerisinde hem AKP kurmaylarıyla hem Meclis başkanıyla ya da farklı çevrelerle birçok görüşme yapılacağını ifade edebilirim. Ama takvimler netleşmedi. Netleştiğinde kamuoyuna duyurusu yapılır.
Taslağın Sayın Öcalan ile mutlaka görüşülüp tartışılması gerekiyor
SORU: AK Parti heyetinin de muhalefetle görüşme turu yapacağı ve taslağı görüşeceği konuşuluyor, size bir randevu talebi oldu mu? Ona ilişkin bir şey var mı?
Yani hazırlanan bir taslak üzerinden muhalefete gideceği şekilde. Bu kulis bilgisi, biz de basından okuyoruz. Bu konuda özellikle muhatap yani yasanın muhatabı olacak, yasadan etkilenecek kişilerle öncelikle bu yasayı konuşmak gerektiğini düşünüyoruz. O anlamıyla hızlı bir şekilde İmralı Heyetimizle yasanın taslağının paylaşılması ve onun Sayın Öcalan'la mutlaka görüşülüp tartışılması gerekiyor. Elbette ki bütün muhalefet partileri ile mecliste grubu bulunan bulunmayan bütün partilerin katılımı, onların destekleri ve onların mutabakatı çok önemli. Bu konuda iktidar partisi böyle bir tur yaparsa faydalı olacağını düşünüyoruz. Daha önce çağrı yapmıştık. Aslında hızlı bir şekilde meclis komisyon süreci olduğu gibi bir toplantı, koordinasyon sağlanabilir ve bu yasa yapım sürecini bu şekilde hızlandırabiliriz. Bütün katkıları alarak da daha ortak, daha kolektif, daha sağlıklı bir süreç işletilebilir.
AKP’nin taslağı bu hafta detaylarıyla aktarmasını bekliyoruz
Biz AKP'nin taslağı bu hafta İmralı Heyetimize detaylarıyla aktarmasını bekliyoruz. Yani görüşmenin içeriği yasa taslağının detayları olacak. Genel hatlarıyla karşılıklı görüşmeler yapıldı, istişareler yapıldı. Heyetimiz en azından olması gerekenlere dair görüş ve düşüncelerini ilettiler. Fakat bunun bir yazılı metin olarak da paylaşılmasını bekliyoruz. Böyle bir beklentimiz var. Bu hafta içerisinde de olması gerekiyor. Beklentimiz o yönde.
13 Temmuz 2026
