Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:
Sayın Öcalan’ın mesajı Türkiye’nin demokratik geleceği açısından son derece önemli
27 Şubat’ın yıl dönümünü geride bıraktık. Sayın Öcalan tarafından paylaşılan mesaj Türkiye’nin demokratik geleceği açısından son derece önemliydi. En önemlisi de demokratik bir çerçeve sunuyordu. Bu mesaj silahın değil siyasetin, inkarın değil demokratik uzlaşının ve müzakerenin, çatışmanın değil birlikte yaşamanın esas alınması gerektiğini bir kez daha açık ve net bir şekilde ortaya koydu. Açıklamanın ne kadar önemli olduğunu içerisinden geçtiğimiz dönem bize bir kez daha gösteriyor. Özellikle bölgesel krizler bu çağrının önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Sayın Öcalan’ın çağrısının sadece Türkiye’deki değil, bütün Ortadoğu’daki sorunlara çözüm önerisi getirdiğini; aslında bütün bölgenin barışını ve demokrasisini hedeflediğini açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu çağrı son derece önemli. Neden önemli? Yakın zamanda kendisini demokrasiye kapatmış İran’da neler olduğunu açık ve net şekilde görüyoruz.
Somut ve bağlayıcı yasal düzenlemeler için bir dakika bile kaybedilmemelidir
İran’a yönelik müdahalenin daha da büyümesi ve bölgesel çatışmanın daha da yayılması riski ortadayken, bugün herkesin dönüp Sayın Öcalan’ın çağrısına kulak kabartması gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Sorunların savaş ve çatışma yerine, diyalog ve demokratik müzakereyle çözülmesi noktasında Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı, bütün Ortadoğu’ya demokratik bir model önermektedir. Sayın Öcalan demokratik bir modeli ortaya koymuştur. Sadece bu modeli ortaya koymamış; bunun için yapılması gerekenler konusunda devlete, Meclis’e ve topluma düşen sorumluluğun da altını çizmiştir. O anlamıyla, bu çağrının siyasal, hukuksal ve toplumsal bir sorumlulukla ele alınması gerektiğinin de altını çizmemiz gerekiyor. Bu sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için artık gerçekten sözü eyleme geçirme zamanı gelmiştir. Somut ve bağlayıcı yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi için bir dakika bile kaybedilmemesi gerekmektedir. Güvenlikçi bir dil ve anlayış yerine, siyaset ve hukukun çözüm diliyle ve yaklaşımıyla meseleye yaklaşmak gerekmektedir.
Türkiye’nin temel sorunları demokratik siyaset ve hukuk temelinde çözülebilir
Güvenlikçi yasalarla değil barış yasalarıyla yol alınabilir, sonuç alınabilir. Buradan açıkça ifade ediyoruz: Demokratik entegrasyon Meclis’in devreye girmesini, siyasi partilerin daha fazla sorumluluk almasını ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir hukuk mimarisinin kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Barış yasalarının yapılması, demokratik siyaset önündeki engellerin kaldırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması bu sürecin temel ayaklarını oluşturmaktadır. Bugün yaşadığımız pek çok krizin kaynağında demokratik hukukun yokluğu yer almaktadır. Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye'nin temel sorunları güvenlikçi politikalarla değil, demokratik siyaset ve hukuk temelinde çözülebilir. 27 Şubat çağrısı tam da buna işaret etmektedir. Cumhuriyetle demokratik bir zeminde buluşmayı, eşit yurttaşlığı ve birlikte yaşamayı işaret etmektedir. Sayın Öcalan'ın mesajında altını çizdiği gibi yeni dönemin dili buyurgan, üstenci ve otoriter olamaz. Bu süreç karşılıklı saygıyı, doğru bir ilişkilenmeyi, doğru dinlemeyi, herkesin kendini özgürce ifade edebileceği demokratik bir zemini gerekli kılmaktadır.
Sorumluluk başta Meclis’e ve tüm siyasete düşmektedir
Kadınların, gençlerin, emekçilerin ve tüm toplumsal kesimlerin sürecin asli öznesi olduğu demokratik bir inşa da ancak böyle mümkün olabilir. Kadın özgürlüğünü merkezine almayan, kadının sözünün ve eyleminin içinde yer almadığı bir sürecin başarı şansı da demokratik bir süreci ilerletmesi de mümkün olamaz. O nedenle demokratik entegrasyon, özgürlükçü ve eşitlikçi olmalı; kadın özgürlüğünü, toplumsal özgürlüğü, toplumsal dönüşümü ve toplumun örgütlenmesini esas alan bir anlayışla yürütülmelidir. DEM Parti olarak bir kez daha çağrımızı yineliyoruz: 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının 2. yılında bu tarihi fırsat doğru değerlendirilmeli, doğru ele alınmalıdır. Sorumluluk başta çatısı altında bulunduğumuz Meclis’e ve tüm siyaset kurumlarına düşmektedir. Sayın Öcalan'ın Kürt meselesini çatışma zemininden siyaset zeminine çeken 27 Şubat çağrısının 1. yıl dönümünde şimdi de ikinci 27 Şubat çağrısı gelmiştir. İkinci 27 Şubat’ı demokratik yasal adımların ve hukukun 27 Şubat’ı yapmak gerekmektedir. Meseleyi demokrasi ve siyaset zemininde tutmanın yolu, çözüm adımlarını hukuksal çerçeveye ve güvenceye oturtmaktan geçiyor. Barışın hukukunu oluşturmak parlamentonun, yürütmenin ve tüm siyasetinin ortak sorumluluğudur. İktidar elini çabuk tutmalıdır.
Sürecin yasal çerçeveden yoksun ilerlemesi mümkün değil
Günlere, aylara yayılan bir meseleyle karşı karşıya olmadığımızı artık iktidarın görmesi gerekiyor. Adım atmadığımız her günün aslında kayıp olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bölgesel gelişmelerin, yanı başımızda İran'a yönelik başlayan müdahalenin, savaşın bütün bir Ortadoğu'yu kasıp kavurma riskinin karşısında Türkiye'nin iç barışını gerçek anlamda sağlamak için demokratik ve yasal adımları hızla atması gerekiyor. Sürecin halihazırda yasal çerçeveden yoksun olarak ilerlemesinin mümkün olmadığının altını çizmemiz gerekiyor. Bu konuda yarına bırakmadan, bugün adım atmanın öneminin altını bir kez daha çizmek istiyoruz. 27 Şubat çağrısının birinci yıl dönümünde yapılan çağrının aslında devlete, topluma ve Meclis’e yönelik bir çağrı olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor. Meclis raporunun da ortaya koyduğu gibi, süreç yasalarının, barış yasalarının hızlı bir şekilde Meclis’e getirilmesi ve yasalaşması gerekiyor. Silah bırakma sürecini kolaylaştıracak, silah bırakanların siyasal ve sosyal hayata katılımını sağlayacak yasayı yapmadan bu sürecin ilerlemesini sağlamanın mümkün olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Çağrıda da yer alan, “Türksüz Kürt, Kürtsüz Türk olmaz” belirlemesinin gereği eşitlik temelinde bir hukukla karşılanmalıdır. Bu çağrı bütün Türkiye halklarınadır, siyasetedir. Bu çağrı devletedir. Bu çağrı bütün toplumadır. Şimdi hep beraber bu çağrının gereğini yapma zamanıdır.
Haklarımız, yaşamlarımız ve özgürlüğümüz için mücadele ediyoruz
8 Mart haftasındayız. Biz 8 Mart etkinliklerini sadece bir güne sığdırmıyoruz. Aslında 365 gün 6 saat bu ülkedeki ve dünyadaki bütün kadınlar olarak haklarımız, yaşamlarımız, özgürlüğümüz için çalışıyoruz, mücadele ediyoruz. Her bir başlıkta ve her alanda mücadele ediyoruz. Sokakta, Meclis’te, fabrikada, tarlada, yaşamın her yerinde var olmak için; haklarımızı korumak, savunmak ve geliştirmek için yan yana durmaya, örgütlenmeye, demokratik ve kadın özgürlükçü bir sistemi inşa etmeye çalışıyoruz. Bugün kadınların karşı karşıya kaldığı sorunları tek bir başlık altında ele almanın da imkansızlığını ifade etmek isteriz. Bu ülkede kadın cinayetlerinden kadın yoksulluğuna kadar, kadının işsiz bırakılmasından kadına yönelik ayrımcılığa kadar, genç kadınların yaşadığı istihdam sorunundan cezaevinde kadın olmaktan kaynaklı yaşanan sorunlara kadar sayamayacağımız kadar çok başlıkta sorun yaşıyoruz. En önemlisi de bu sorunları görmeyen, duymayan bir iktidar düzeniyle ve sistemle karşı karşıyayız.
Kadınlar katlediliyor, güvencesiz çalıştırılıyor, işsiz bırakılıyor
Kadın düşmanı bir sistem var ve bu kadın düşmanı sistem bir günde 6 kadının yaşamını yitirmesine, erkekler tarafından katledilmesine göz yumacak kadar da ceberut bir sistem. Buradan Aile Bakanlığına sormak istiyoruz: Bir günde 6 kadın katledilirken siz ne yaptınız? Ne yaptıklarını bilmiyoruz ama ne yapmadıklarını çok iyi biliyoruz. Önlem almıyorlar. Kadınları korumuyorlar ve savunmasız bıraktıkları kadınlar erkekler tarafından her gün katlediliyor. Peki, sadece katledilme meselesi mi? Aynı zamanda işsiz bırakılma, aç ve geleceksiz bırakılma, özellikle de genç kadınlar arasındaki istihdam oranı düşüklüğü çok çarpıcı bir şekilde bize şunu gösteriyor ki sistematik bir yok sayılma politikasıyla karşı karşıyayız. Genç kadınların işsizlik oranları artık TÜİK'in bile izleyemediği bir orana varmış durumda. 15-24 yaş aralığında genç kadın işsizliği genç erkeklerin çok üzerinde, %19 oranında. Yani kadınlar iş bulamıyorlar, işgücüne katılamıyorlar. Peki, iş bulduklarında ne oluyor? Esnek ve güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanıyorlar. Angarya işlere zorlanıyorlar. Eşit işe eşit ücret alamıyorlar. Her zaman ilk gözden çıkarılan oluyorlar. Özellikle üniversite bitirmiş ve işe girmek isteyenlere zorunlu bir tecrübe dayatması yapılarak deneme adı altında emekleri sömürülüyor. Emekleri hiçleştiriliyor. Sadece bu da değil. Düşük ücretlerle uzun saatler çalıştırılıyorlar. Esnek ve güvencesiz koşullarda çoğu zaman tacize, mobbinge maruz kalarak çalışıyorlar. Ama bununla beraber aynı zamanda evdeki iş yükünü ve bakım emeğini de genç kadınlar yüklenmek durumunda kalıyor. Bütün bunların nedenlerinin yapısal olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.
Kadınların sorunlarını çözecek bir bakış açısı hayat bulmalı
Yapısal ve kurumsal önlemler almadan bu sorunlarla baş etmenin mümkün olmadığını da açık ve net bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor. Kadınları, özellikle de üniversite mezunu genç kadınları bu işsizlik ve çaresizlikle baş başa bırakıp, onları evliliğe ve aile kurumuna muhtaç hale getiren bir anlayış olduğunu da ifade etmemiz gerekiyor. Ama bu da değil. Evlendiklerinde, çocuk sahibi olduklarında çocuklarını bırakacakları sağlıklı ve kamusal kreşlere ulaşamadıkları için de çalışma hayatından koparıldıklarını ifade edelim. Aslında çözüm net: Eşit işe eşit ücret, güvenceli ve sendikalı çalışma, yaygın ve kamusal kreş ve bakım hizmetleri. Ayrıca genç kadınların ekonomik ve toplumsal yaşama özgür ve eşit katılımını sağlayacak politikaların yaşam bulması gerekiyor. Bunun için de en başta bir kadın bakanlığı kurulması gerekiyor. Kadınların sorunlarını çözecek bir bakış açısının hayat bulması gerekiyor.
8 Mart resmi tatil ilan edilmelidir
Tabii 8 Mart haftasındayız. Biz alanlarda, meydanlarda olacağız ki startımızı çoktan verdik. Birçok yerde mitingler ve yürüyüşler yapacağız. Kadın Meclisimizle, bütün kadın platformlarıyla beraber sokaklarda olacağız ama bir talebimiz daha var. Yıllardır dile getirdiğimiz, bunun için mücadele ettiğimiz 8 Mart resmi tatil olsun talebini de Aile Bakanının ağzına almadığını, hükümetin hiçbir talebe yaklaşmadığını da görüyoruz. 8 Mart'ın resmi tatil ilan edilmesi talebini biz bir kez daha milyonlarca kadın adına, bu ülkede mücadele eden kadınlar adına Meclis kürsüsünden ifade etmiş olalım.
Cezaevlerinde kadınların sorunları daha da katmerli yaşanıyor
Diğer bir sorun cezaevleri. Cezaevlerinin kadınlar için ayrıca bir cezaevi olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Hijyen koşullarından sağlığa erişememeye, şiddetten hamile ya da çocuklu kadınların cezaevinde yaşadıkları hak kayıplarına kadar dünya kadar sorunu alt alta sayabiliriz. Ama bu meselelerin siyasi mahkumlar açısından daha katmerli olduğunu söyleyelim. İdare gözlem kurullarında sistematik olarak yakılan infazlar, darplar ve sağlığa erişim hakkının kısıtlanması, kelepçeli muayeneden ağız içi aramanın dayatılmasına kadar birçok hak ihlalini cezaevinde bulunan kadın mahkumlar ayrıca yaşıyorlar. Sadece bu da değil. Hasta mahkumların cezaevinde keyfi olarak tutulması meselesine de halihazırda bir çözüm getirilebilmiş değil. Bakın, bu mesele aynı zamanda Meclis Komisyonunun raporunda da özel bir başlıktı. Demek ki burada gerçek anlamda büyük bir sorun var. Bir insanlık suçu işleniyor. Bunu böyle de ifade edebiliriz. Ama buna herkes gözünü kulağını kapatmış durumda. Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan Fatma Tokmak kalp yetmezliği, kalp kapakçığında yırtık ve ciddi daralma, hipertansiyon gibi birçok sağlık sorunu yaşıyor ama tahliye edilmiyor. Yine hepatit B hastası Tenzile Acar da aynı şekilde yıllardır sağlık sorunu yaşıyor ama bütün infaz erteleme talepleri ne yazık ki karşılık bulmuyor. Sincan Kapalı Cezaevinde bugüne kadar sadece bir tahliye oldu. Sistematik bir şekilde siyasi mahkumların infazları yakılıyor. Garibe Gezer’i anmadan geçemeyeceğim. Sistematik olarak yaşadığı işkence ve taciz nedeniyle aslında yaşam hakkı elinden alındı. Garibe Gezer'in yaşamını nasıl yitirdiği tam olarak soruşturulmadı, gerçek anlamda süreç aydınlatılmadı.
ABD ve İsrail bölgeyi kendileri açısından dikensiz gül bahçesi haline getirmek istiyor
Son olarak birkaç şey daha ifade ederek basın toplantısını bitirmek istiyorum. 28 Şubat Cumartesi sabahı ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları başladı. Siyasi ve dini lider Ali Hamaney’in de dahil olduğu üst düzey birçok kişi öldürüldü. İran’a yönelik hava saldırılarının en önemli başlıklarından birisi sivil yerleşim yerlerine yönelik olanlar. Minap şehrinde bir ilkokulun bombalanması sonucunda 150'den fazla çocuğun yaşamını yitirdiğini öğrendik. Bunun bir katliam olduğunu, sivillere yönelik saldırıları en güçlü şekilde kınadığımızı ifade etmek istiyorum. Öncelikle ilkemiz şu: Dışarıdan yapılan askeri müdahalelerle bir ülkeye özgürlük, demokrasi ve barışın gelmesi mümkün değildir. ABD ve İsrail'in amacı gerçekten İran'ı özgürleştirmek değil, bölgeyi kendileri açısından dikensiz gül bahçesi haline getirmektir. Bunu hepimiz iyi biliyoruz. İran molla rejiminin antidemokratik olduğunu, hatta İran idam rejimi olduğunu da hepimiz çok iyi biliyoruz. 47 yıllık tarihi boyunca muhalifleri, Kürtleri, Beluçları, temel hak ve özgürlüklerini talep edenleri, özgürlük için sokağa çıkan birçok kesimi idam sehpalarında sallandırdıklarını çok iyi biliyoruz.
Hiçbir devleti dışsal müdahaleler özgürleştirmez
Yine saçı göründü diye Jina Masa Amini'ye yapılanlar hala hafızalarımızda ve ondan sonra sokaklara çıkan binlerce insanın nasıl katledildiğini de çok iyi biliyoruz. Yine yakın dönemde temel hak ve özgürlükleri için, demokratik bir İran için sokağa çıkan Kürtlerin, Beluçların, Farsların, Azerilerin nasıl sokak ortasında yargısız infazlarda katledildiğini de biliyoruz. Kaç kişinin yaşamını yitirdiğini bile tam olarak bilmediğimiz bir katliamı çok yakın bir dönemde yaşadık. Bütün bunlar çok açık ve net. O anlamıyla şunu bir kez daha söylememiz gerekiyor. Temel ilkemiz, dünya üzerinde hiçbir devleti özgürleştiren dışsal müdahaleler değildir. Bir devleti özgürleştiren şey kendi halkının, halklarının içeriden yürüttüğü eşitlik, özgürlük, demokrasi mücadelesidir. Bu anlamıyla, askeri operasyonlar düşmanlıkları derinleştirir ve ülkeleri daha fazla terörize eder. İran'a yapılan müdahalenin de bölgesel savaş riskini büyüttüğünü açık net bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor. İran'a yönelik saldırıların daha fazla ölüm, daha fazla yıkım, daha fazla katliam getirmesi gibi bir riskle karşı karşıya olduğumuzu da söylememiz gerekiyor.
İran molla rejimi kendisini demokrasiye kapatarak sonunu hazırladı
Evet, İran'ın özgür geleceğinin yanındayız. Bu özgür geleceği talep eden Kürtlerin, Farsların, Azerilerin, Beluçların, kadınların, “Jin jiyan Azadî” diyerek sokağa çıkan kadınların, Mahsa Amini'nin hatırasına sahip çıkan özgürlükçü bütün güçlerin yanında olduğumuzun altını çiziyoruz. Bugün İran'a yapılanların en nihayetinde başka ülkelere yapılma riskini de görüyoruz. Buna karşı da tek bir önlem alınması gerekiyor: Demokratikleşmek, demokratikleşmek ve demokratikleşmek. Bugün İran molla rejiminin aslında kendi sonunu kendisinin hazırladığını da çok iyi biliyoruz. Kendisini demokrasiye kapatarak, halklarına zulüm ederek ve bütün özgürlük taleplerini idam sehpalarına taşıyarak bugünün taşlarını döşediğinin altını da çizmemiz gerekiyor.
Özgürlük alanını sınırlandıran değil genişleten politikalar geliştirilmelidir
Bütün bunlar olup biterken ülkede de önemli gelişmeler oluyor, önemli tartışmalara tanıklık ediyoruz. Basın ve ifade özgürlüğünün nasıl yok edildiğinin son aşamalarını da görüyoruz. Biliyorsunuz, “Laikliği Savunuyoruz” başlığıyla yayımlanan bir metne 168 yurttaş imza atmış ve onlar hakkında da bir soruşturma başlatılmıştı. 91 yaşındaki iktisatçı Korkut Boratav ile yazarlar, sanatçılar ve aydınlar da bu soruşturma tehdidiyle karşı karşıya bırakıldılar. İfadeye çağrıldılar. Farklı düşünceleri nedeniyle, görüşlerini topluma açıkladıkları için insanların kriminalize edilmesini, ifadeye çağrılmasını ve haklarında soruşturma açılmasını kabul etmediğimizi ilk elden söyleyelim. Herkesin düşünce ve itirazlarını özgürce ifade edebilmesi demokrasinin ve anayasanın gereğidir. Toplumsal kutuplaşmayı büyütecek her girişim aslında ortak yaşamı zayıflatıyor. Bunun ülkeye ve hepimize büyük bir maliyeti, büyük bir faturası çıkıyor. İnançsal, dinsel, dilsel, kültürel ve kimliksel özgürlük bu ülkenin ortak ihtiyacı ve demokratik yaşamın da vazgeçilmezi. Özgürlük alanını sınırlandıran değil genişleten politikaların geliştirilmesi barışın ve demokratik toplumun da özgür yurttaşlığın da demokratik cumhuriyetin de gereğidir.
Gazetecilerin gözaltına alınmasını tasvip etmiyoruz
Sadece bu da değil. Anka Haber Ajansının İncirlik Üssü çevresinden yaptığı yayın gerekçe gösterilerek gazetecilere yönelik de bir soruşturma ve gözaltı operasyonu başlatıldı. Kenan Şener, Mehlika Bilen, Sergen Ölçer ve Gürel Bıçakçı'nın gözaltına alınması haberciliğe açık bir gözdağıdır. Yıllarca birçok basın kuruluşunun rutin olarak yaptığı bir haberin “milli güvenliğe aykırı haber” olarak yaftalanmasını ve bunun üzerinden de bir gözaltı operasyonu yapılmasını asla kabul etmediğimizi ifade edelim. Ortada ne askeri bir sır ne de gizli bir bilgi var. Cezalandırılmak istenen haberciliktir, gazetecilik faaliyetidir. Yani halkın haber alma hakkı kısıtlanmak, engellenmek isteniyor. Yeniden Meclis Komisyonunun raporuna, ortak raporuna dönmek istiyorum. 18 Şubat'ta yayımlanan raporda basın ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına dair de bir belirleme vardı. Hemen arkasından Alican Uludağ gözaltına alındı, tutuklandı. Şimdi de İncirlik’le ilgili haber yaptıkları için gazeteciler gözaltına alındı. Bütün bunların aslında ülkedeki demokrasiyi zayıflatan, ifade özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını engelleyen yaklaşımlar olduğunu ifade ediyoruz. Bunları asla tasvip etmediğimizi söylüyoruz. Açık ve net bir şekilde iktidar şuna karar vermelidir. Ya bu ülkede basın özgürlüğüne dair altına imza attıkları raporun gereğini yapacaklar, ortak rapordaki gibi basın ve ifade özgürlüğünü tanıyacaklar ya da “onay vermediğimiz hiçbir haberi kabul etmiyoruz, ülkede basın özgürlüğü askıya alınmıştır” diyecekler.
Bölgede yaşanan savaşın barış sürecini hızlandırma yönünde etki etmesi gerektiğini düşünüyoruz
SORU: Amerika ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla ilgili Meclis’te bir bilgilendirme olacak mı? Bir bildiri ya da deklarasyon yayımlanır mı bu hafta? İkincisi de bu bölgede yaşanan süreç, saldırılar Türkiye'deki süreci etkiler mi?
Bilgilendirme yapılır mı onu açıkçası bilmiyorum. Türkiye ne kadar sürece vakıf bilemiyorum ama belki bölgesel riskler, ülkeye olabilecek göç akınları ve alınabilecek önlemler konusunda Meclis bilgilendirmesi talep edilebilir Dışişleri Bakanlığından. Ama halihazırda böyle bir gündem oluşmadı bizim açımızdan. Ortak bir bildiri konusunda da hafta içerisinde belki bütün gruplarla değerlendirme imkanı olabilir gündeme gelirse. Bölgedeki bütün şiddet ve çatışma zeminlerinin ülkede yürüyen sürece tabii ki etkileri olur. Ama biz bunun ülkedeki barış sürecini hızlandırma yönünde bir etki etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü 27 Şubat çağrısı tam da aynı zamanda bölgesel çatışma riskine dikkat çekiyor. Bu konuda da Türkiye'nin kendi iç sorununun, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözülerek Türkiye'den başlayan ve bütün bölgeye yayılan bir demokratik sürece aslında çağrı yapıyor. Bizim açımızdan bütün bu risklerin içerisinde yapılması gereken ilk şey hızlı bir şekilde yasal adımları atmak; barış yasalarını, demokratik entegrasyon yasalarını çıkarmaktır. Böyle bir etkisinin olması gerekiyor. Beklediğimiz her gün bölgesel çatışma riskinin, savaş riskinin arttığını görüyoruz. Bu da süreci daha da kırılgan hale getirebilir. Onun için süreçte elimizi hızlandırmamız gerekiyor.
2 Mart 2026
