Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:
Öğrenciler güvensiz bir psikolojiyle okula gidiyor
Geçen hafta okullarda yaşadığımız saldırılar ve o saldırılarda yitirdiğimiz canlar nedeniyle hepimiz bu ülkede yaşayan insanlar olarak yastayız, üzgünüz ve öfkeliyiz. Çok ciddi bir toplumsal travma yaşıyoruz aynı zamanda. Çünkü bu ülkede belki de ilk defa böyle bir olay yaşadık. Her yönüyle de hepimizi etkiledi. Bugün ders zilleri yeniden çaldı. Üç günlük iş bırakma eylemi vardı okullarda ve birçok veli de öğrencisini okula göndermedi. Bu süreci protesto etmek ve seslerini duyurmak için. Ama bugün öğrenciler yeniden okula gitti. Her bir velinin çocuğunu büyük bir tedirginlikle okula gönderdiğini ve yine öğrencilerin de o psikolojiyle okula güvensiz bir şekilde gittiğini ifade etmemiz gerekiyor. Tabii bütün bunları ortadan kaldırmak, güvensizliği yok etmek, okulları güvenli hale getirmek gibi büyük bir sorumlulukla da karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Bir kez daha yaşamını yitiren bütün öğrencilerimize, canlarımıza, öğretmenlerimize rahmet diliyor; yakınlarına başsağlığı ve sabır dileklerimi iletiyorum. Yaralılara da acil şifalar diliyorum.
Okullarda yaşananlar tesadüf veya münferit değil
Çocukların güldükleri, oynadıkları, bir şey öğrendikleri, sosyalleştikleri okullar bugün ne yazık ki silahın ve şiddetin alanı haline gelmiş durumda. Geriye dönmek ve nerede hata yapıldığına derinden bakmak gerekiyor. Hepimizin kendimize bazı sorular sorması gerektiğine de inanıyoruz. Öncelikle bu sürece nasıl gelindiğine dönüp bakmak gerekiyor. Bir çocuk okula nasıl silahla gitti? Bir çocuk yedi silaha nasıl ulaştı? En önemlisi de bir çocuk bu kadar öfkeyi, bu kadar karanlığı, bu kadar büyük bir yalnızlığı nasıl içinde biriktirdi? Bu soruları hep beraber sormamız gerekiyor. Ülke olarak çocukları korumakla sorumluyuz. Siyasetçi olarak çocukları korumakla sorumluyuz. Yetişkinler olarak çocukları korumakla sorumluyuz. Ebeveynler olarak çocukları korumakla sorumluyuz. Ama bu sorumluluğun hakkıyla yerine getirilmediği gerçeğiyle de karşı karşıyız. Bu yaşananların tesadüf olmadığını, münferit bir olay olmadığını ve anlık bir öfkenin sonucu olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Sistemsel ihmallerin, görmezden gelinen yanlış politikaların ve eğitim alanındaki yapbozun bir sonucu olarak bugün karşımıza çıkmış durumda bütün bu yaşadıklarımız.
Toplumsal barışımız olmadığı için hayatımızın her anında şiddet sarmalı var
Bu ülkede çocuklar ne yazık ki eşit koşullarda büyüyemiyor. Bir çocuk okula aç giderken, diğer çocuk özel derslerle hazırlık yapıyor eğitim süreci maratonuna. Bir çocuk kalabalık sınıflarda kaybolurken ve kendini ifade edemezken, bir başkası büyük ayrıcalıklarla büyüyor ne yazık ki. Ekonomik anlamda yaşanan bu eşitsizliklerin sadece bununla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda duygusal ve sosyal bir yıkım yarattığını da görmemiz gerekiyor. Bu nedenle de çocuklar yalnızlaşıyor, çocuklar kimsesizleşiyor, çocuklar içine kapanıyor. Zaten 21. yüzyılın yeni çağında gün geçtikçe yalnızlaşan, izole olan çocukların kendilerini ifade edebilecekleri, psikolojik olarak desteklenebilecekleri mekanizmaların olmadığını da düşündüğümüzde, aslında koskoca bir girdabın içerisinde kalıyorlar. O anlamıyla, çocuğun iç dünyasında ne olup bittiğini fark edecek destek mekanizmalarına ihtiyaç olduğunu, kamusal mekanizmalara ihtiyaç olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Onun dışında bütün bu sürece gelirken görülmeyen bazı başlıklar olduğunu da ifade etmemiz gerekiyor. Genelleşen bir şiddetle karşı karşıyayız. Toplumsal barışımız olmadığı için ne yazık ki bugün hayatımızın her anında bir şiddet sarmalı var. Gündelik hayatımız şiddetle kuşatılmış durumda. Evde, sokakta, televizyonda ve yaşamın her yerinde, siyasette şiddet dili var; ötekileştirici bir dil var, kutuplaştırıcı bir dil var, dışlayıcı bir dil var. Ne yazık ki çocuklar bu dilin içerisinde büyüyorlar ve yaşamlarını da sürdürmeye devam ediyorlar.
Herkesin kendi adaletini sağlamaya çalıştığı bir düzenle karşı karşıyayız
Bununla beraber Türkiye'de çokça ifade ettiğimiz ama halihazırda hiçbir önlem alınmayan bireysel silahlanma meselesi var. Bir evde 7 silahın bulunması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bir çocuk nasıl oluyor da bu silahlara ulaşabiliyor, gidip profesyonel bir şekilde okulda insanları hedef alabiliyor ve bütün şarjörleri değiştirebiliyor. Burada sadece aileye sorumluluk yüklemenin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Burada büyük bir denetimsizlik var. Burada asıl sorumluluğun devlette olduğunu, devletin ve siyasetin bu sorumluluktan yine bu olay nezdinde de kaçmaya çalıştığını görüyoruz. Okulların bile artık güvenli olmadığı bir Türkiye gerçeğiyle karşı karşıyayız. Sokaklar Teksas'a dönmüş durumda. İnsanlar adaleti adalet saraylarından, adliye kuruluşlarından, yargıdan beklemiyor. Herkesin kendi adaletini sağlamaya çalıştığı bir düzenle karşı karşıyayız. İşte bu düzenin sorumluluğunun da bizzat iktidarda olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Burada yapılması gerekenlere yeniden hızla dönüp bakmamız gerekiyor. Çocukları korkuyla değil güven içinde büyüteceğimiz okulları ve toplumsal yaşamı nasıl var edeceğimizi de hep beraber konuşup tartışmamız gerekiyor.
Gerçek güvenlik çocukları eşit koşullarda eğitim imkânına kavuşturmakla olur
Hem Maraş hem de Siverek'teki okul saldırılarından sonra bazı değerlendirmeler ve öneriler olduğunu görüyoruz. Güvenlik meselesini temel bir mesele olarak ele almakla beraber, güvenliğin sadece ve sadece güvenlik görevlileri eliyle, okullara uzman çavuş veya güvenlik personeli yerleştirmekle olmayacağını ifade etmemiz gerekiyor. Güvenlik kamerayla olmaz. Güvenlik oraya güvenlik görevlisi koymakla olmaz. Güvenlik demir kapılarla olmaz. Güvenlik okulların duvarını yükseltmekle olmaz. Güvenlik okulları karakollara çevirerek olmaz. Bunlar güvenliği sağlamaz. Gerçekten güvenliği sağlayacak şey çocukları eşit koşullarda parasız ve bilimsel bir eğitim imkanına kavuşturmaktır. Yoksulluğu azaltmakla olur. Çocukları psikososyal olarak ve kamusal destek mekanizmalarıyla desteklemekle olur. Onları duymakla, görmekle, sorunlarına çözüm bulmakla olur. Onların kendilerini gerçekleştirebilecekleri imkanlar sunmakla olur. Onları geleceksizliğe terk ederek değil; her birine eşit, özgür, mutlu bir gelecek imkanı tanımakla olur. Bütün bunları yapması gerekenlerin de bizler olduğunun altını çizmemiz gerekiyor.
Bu ülkede tek bir çocuğun yaşamı her şeyden çok daha değerlidir
Yarın TBMM Genel Kuruluna da bir önerge sunacağız. Geçen hafta da kararlaştırıldı. Bütün partiler bir araştırma önergesi sunacak ve bu konuda bir araştırma komisyonu kurulacak. Bu araştırma komisyonu da diğer araştırma komisyonları gibi sadece ve sadece gündemi soğutmak amacıyla kurulan bir komisyon asla olmamalıdır. Bu sorun hepimizin sorunudur. Bu sorun çok ciddi bir sorundur ve sorunu bu ciddiyetle ele almak, beraber tartışmak ve gerçekten yapılması gereken her şeyi yapmak konusunda da bir irade ortaya koymak gerekiyor. Bu ülkedeki tek bir çocuğun yaşamı her şeyden çok daha değerlidir. Bu bilinçle hareket edilmesi gerekiyor. Siyasetin, özellikle de iktidarın sorumluluktan kaçan bir pozisyonda her seferinde böyle toplumsal olaylar olduğunda, “Tamam, ortak araştırma komisyonu kuralım” deyip işin içinden sıyrılmasını da kabul etmediğimizi ifade edelim.
Elbette ki bizler sorumluluk alıyoruz. Elbette ki elimizi taşın altına koyuyoruz. Elbette ki bu ülkedeki çocukların güvenli ortamlarda yaşaması, güvenli okullarda okuması için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Fakat bu, bugüne kadar yapılmayanların sorumluluğunun iktidarda olmadığı anlamına gelmiyor. Biz okullarla ilgili, eğitim sistemiyle ilgili binlerce defa tespitlerde ve önerilerde bulunduk. Kanun teklifleri verdik. Okulları ideolojik, politik mekanlarınız olmaktan çıkarın; dindar ve kindar nesil yetiştirme mekanları haline getirmek için okulları araçsallaştırmayın dedik. Çocuklara kıymayın dedik. Eğitim çağındaki çocukları gerçekten destekleyecek mekanizmalar sunun dedik. Onların okuldan kopmasını engelleyecek politikalar geliştirin dedik. Çocuklara bir öğün ücretsiz yemek verin dedik. Çocukların güvenli olarak okullara ulaşabilecekleri imkanlar verin dedik. Eleştirel ve bilimsel düşüncenin önünü açın dedik. Özgür okullar yaratın dedik. Anadilinde eğitim hizmetlerini sağlayın dedik. Dedik de dedik. Hiçbirini duymadılar ama özellikle bütün bunların içerisinden bugün sıyrılmaya çalışan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bütün bu sorunların halihazırda olduğu yerde durduğunu ifade edelim. Bu sorunlara artık bir de güvenlik sorununun, çocukların yaşam hakkı sorununun eklendiğini ve bunun görmezden gelinmeyecek çok temel bir sorun olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bugün ders zili çaldı. Ben de bir öğrenci velisiyim. Benim de oğlum bugün okula gitti ve tedirginlikle gönderdiğimi ifade etmem gerekiyor. İktidarın buna göz yummaması gerekiyor; güvenliğin de sadece okul önlerine polis dikmek, duvarları yükseltmek ve kamera koymaktan ibaret olmadığını da anlaması gerekiyor.
Düzenlemeler eşitlikçi ve kamusal bir perspektiften çok uzak
Bu hafta Meclis’te Sosyal Hizmetler Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi var. Gördüğünüz gibi adı bile çok uzun, okuması bile bir mesele. Sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak çocukların, kadınların, yaşlıların ve engellilerin korunmasına dair bir yasa teklifi getirdiğini ifade ediyor iktidarın kendisi. Fakat teklifin bütününe baktığımızda bunun aslında tam tersi bir düzenleme olduğunu görüyoruz. Sağlık ve sosyal hizmetler, çalışma yaşamı, dijital alan gibi birbiriyle doğrudan ilişkili olan alanlarda yapılan bu düzenlemenin hak temelli, eşitlikçi ve kamusal bir perspektiften çok uzak olduğunu görüyoruz. Daha ziyade sorunları parçalayan, birbirinden ayrıştıran, kamusal yükümlülükleri geri çeken ve bu meseleyi piyasaya bırakan ya da bir lütuf ve yardım meselesine dönüştüren bir yaklaşımın yasanın ruhuna ve maddelerine sindiğini görüyoruz. Burada aslında sosyal devletin tasfiye edildiğini görüyoruz. Devlet, sorumluluklarını görmezden geldiği ve bu konuda kendisini sürecin dışına atmaya çalıştığı bir düzenleme yapmış.
Hak olan şeyi bir lütfa ve bağımlılığa dönüştürmeye çalışan bir yaklaşım var
Aileyi koruma, çocukları koruma gibi çok güzel tumturaklı laflar var yasada. Ama bütün bu sözlerin bir Truva atı olarak kullanıldığının, kamuoyunu yanıltmaya ve manipüle etmeye dönük sözler olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor. Gerçek ne? Tam bir dijital ve fiziki denetim rejiminin bu yasa içerisine konulduğu ve bu yasayla da yaşamsallaştırılmak istenildiği gerçeğidir. Hak temelli sosyal politikaların yerine yurttaşı devlete bağımlı kılan, özellikle de iktidara bağımlı kılmayı esas alan; yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yoksulluğu yönetmeyi hedefleyen bir yardım ve hayırseverlik rejimi kurulmaya çalışılıyor. Yani hak olan şeyi bir lütfa, bir bağımlılığa dönüştürmeye çalışan bir yaklaşımın bu yasanın içerisinde de olduğunu görebiliyoruz.
Yasakçı yaklaşım yerine güvenli interneti esas alan bir yaklaşım olmalı
Burada birçok alanda düzenleme yapılmış. Kadınların doğum izninden tutalım da 15 yaş altı çocukların sosyal mecralara erişimine kadar birçok düzenleme var. Ama her birine dair de sorunlar var. Şimdi sosyal devletin tasfiyesi dedik. Sosyal yardıma ihtiyacı olan her bir yurttaşın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sosyal bir hukuk devleti olması gerçeğinden dolayı ortaya çıkan haklarını görmezden gelen ve verdikleri bütün bu sosyal yardımları bir lütuf, bir bağış, bir yardım meselesine dönüştüren bir yaklaşımın olduğunu görüyoruz. Bunun en temelde Anayasa’ya aykırı olduğunu da ifade edelim. İkincisi, dijital alanda kurulmak istenilen denetim mekanizması. 15 yaş altı çocuklar için dijital mecralara girişte yaş doğrulama zorunluluğu aslında bütün toplumun verilerinin toplanmasının da önünü açan, anonimliği yok eden, dijital çoğulculuğu yok etmeye çalışan bir düzenleme olduğunu gösteriyor. Dijital medya platformlarının bir saat içerisinde içerik kaldırması meselesi de aslında o alanın hukuki bir denetim yapılmadan bir sansüre zorlanması anlamına geliyor ki bunu da kabul etmek imkansız. Bu anlamıyla bir yasakçı anlayışın bu yasada da devreye girdiğini görüyoruz. Oysa ki yasakçı yaklaşım yerine, güvenli interneti ve dijital okur yazarlığı esas alan bir yaklaşım olması gerekiyordu.
Çalışan kadınların çocuk sahibi olması çok zor bu ülkede
Üçüncüsü, bakım yükünün kadınların üzerine yıkılması meselesi. Evet özellikle de çalışan kadınlar açısından gerçekten çocuk sahibi olmak çok zor bu ülkede. Çünkü birincisi zaten çalışma koşulları gerçekten gebelik sürecinde insanları çok zorluyor. Doğum sonrasında çalışma yaşamına dönerken çocuğu bırakabileceğiniz güvenli, eşit, erişilebilir, mahallede kreşlerin olmaması gerçeği nedeniyle kadınlar çoğu zaman istihdamdan dışlanıyor. O anlamıyla, doğum sonrası izinlerin artırılması elbette ki çok olumlu bir gelişme. Fakat bunun sadece kadın üzerinden yapılması sorunlu bir şey. Ebeveynlik izninin sadece kadınlar değil erkekler açısından da ücretli ve zorunlu olarak artırılması ve tanınması gerekiyor. Yine özellikle kamusal kreşlere dair bir düzenlemenin bu yasa teklifinde olmaması da büyük bir eksiklik. Belediyeler bir şekilde kreş ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Orada da başka zorluklar var. Ama insanlar çocuklarını kreşe götürmek istediklerinde çok uzak yerlere götürmek zorunda kalıyor. Çoğu zaman ücretli kreşlere vermek zorunda kalıyorlar ki bu da çok büyük bir maliyet oluyor. En önemlisi de güvenli kamusal kreşler değil. Bu alanda ne yazık ki özel sektörün büyük bir hakimiyeti olduğunu görüyoruz. Bu konuda da bir düzenleme olmaması büyük bir sorun.
Yasak ve sansür değil, özgürlük ve güvenlik dengesi mutlaka korunmalıdır
Devletin sorumluluğunda olan çocukların yaşam alanlarının kamerayla izlenmesi meselesi var. Bunu da doğru bulmadığımızı ifade edelim. Çocukları nesneleştiren ve 7/24 gözetim altında tutan, onların özgürlüklerini kısıtlayan ve en önemlisi de özel hayatın gizliliğini ihlal eden bir yaklaşımı da içeriyor ki kabul edilemez. Elbette ki devletin koruması altında sosyal kurumlarda olan çocukların, yaşlıların ve engellilerin en iyi koşullarda olması gerekiyor. Ama bunun yolu her yeri kamerayla gözetlememek değildir. Liyakatli personel atamaktan, bağımsız denetim mekanizmalarını geliştirmekten, bu alanda çalışacak personeli eğitmekten ve denetlemekten geçiyor. Ancak ne yazık ki bu anlayıştan da uzak olduğunu hükümetin görüyoruz. Özellikle Siverek ve Kahramanmaraş'taki yaşanan meseleler bugün bize hükümetin meseleyi nasıl tekil bir şekilde ele aldığını da açık ve net gösterdi. Tek bir sorumlu buldular. İşte sosyal platformlar ve dijital medya. Bunun dışında hiçbir sorumluluk yokmuş, hiçbir sorun yokmuş gibi bir yaklaşımları var. Oysa ki burada karmaşık birçok sorunla karşı karşıyayız. Bunları doğru bir şekilde tasnif etmek ve her birine dair de yaklaşım geliştirmek gerekiyor. O nedenle bir kez daha vurguluyoruz: Sosyal hizmetler denetim değil hak temelinde olmalı. Yardım değil eşit yurttaşlık esas alınmalı. Yasak ve sansür değil, özgürlük ve güvenlik dengesi mutlaka korunmalı.
Oğlunu korumak için Vali Sonel'in devletin kurumlarını suç ortağı yaptığı açıktır
Günlerdir Dersim'deki Gülistan Doku dosyasıyla ilgili yeni gelişmeler var. 5 Ocak 2020'de Gülistan Doku Dersim'de kaybolmuştu, kaybedilmişti. O günden bugüne de her birimiz “Gülistan Doku nerede?” diye sormaya devam ediyoruz. Sokakta, Meclis’te binlerce defa sorduk. Binlerce soru önergesi verdik. Meclis’te konuştuk. Araştırma önergeleri verdik. Araştırma komisyonu kurulsun istedik. Ama yine iktidarın oylarıyla araştırma komisyonu kurulması taleplerimiz reddedildi. Dosyadaki yeni aşama tam 6 yıldır neyi gizlediklerini bize açık ve net bir şekilde gösterdi. Adalet Bakanı Gürlek, “Ucu nereye giderse gitsin” diyor. Evet, biz de zamanında demiştik ki, bu meselenin arkasında devletin koruması var. Zamanında Gülistan Doku bulunmadığında şunu söylemiştik. Dersim küçücük bir il. Ben de Dersimliyim, Dersim'i de gayet iyi biliyorum. Kentin her metrekaresi neredeyse MOBESE kameralarıyla takip ediliyor. Kişi başına düşen güvenlik görevlisi neredeyse 1-2 kişi. Asker ve polis sayısının bu kadar olduğu bir kentten bahsediyoruz. Bir üniversite öğrencisinin orada devletin ilgili birimlerinin bilgisi dışında kaybolması ya da kaybolduktan sonra bulunamaması mümkün müdür diye sormuştuk. Bütün bu sorularımız yanıtsız kalmıştı. Oradaki mülki idare amirinin, yani Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in bizzat soruşturmayı nasıl kararttığını; Doku’nun hem tecavüzünden hem de cinayetinden sorumlu olan oğlu Mustafa Türkay Sonel’i nasıl koruduğunu ve oğlunu korumak için de bütün devlet kurumlarını nasıl suç ortağı yaptığını açık ve net bir şekilde görmüş olduk.
Doku olayına bir cinayet ve bu cinayetin örtbas edilmesi meselesi olarak bakamayız
Yani ortada aslında sadece bir cinayet dosyası yok; bir suç şebekesi, bir çete örgütlenmesi var. Buraya sadece bir cinayet ve bu cinayetin örtbas edilmesi meselesi olarak bakamayız. O ildeki her insanın can ve mal güvenliğinden sorumlu olan mülki idare amirinin oğlu bir cinayet işliyor ve kendisi de bu cinayeti örtbas etmek için devletin bütün birimlerini harekete geçiriyor. Kendi makamını kullanıyor, valilik forsunu kullanıyor. Yetmiyor, aileyi ve bütün kamuoyunu yanlış yönlendirip Munzur Barajı'nda günlerce arama çalışmaları yaparak dikkatleri dağıtıyor. Peki, bu mesele gerçekten sadece vali ile mi sınırlıdır? Vali ile sınırlı olduğunu da düşünmüyoruz. Valinin çok yakın arkadaşı olan dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da sorgulanmalıdır. İfadesi alınmalıdır. Sorumluluğu vardır. Şimdi çıkıp öyle zamanında biz bütün bunları sorguladık ama bir şey çıkmadı demekle olmaz. Bu nasıl bir soruşturmadır ki aileden SIM kartı alma görevi normalde kriminal büroda, cinayet büroda, ilgili kollukta olması gerekirken, vali bizzat SIM kartı teslim alıyor. SIM kartı bir hackera, eski bir polise gönderiyor ve bilgileri sildiriyor. Sonra getiriyor emniyete veriyor. “Kardeşim, senin bunu almaya hakkın yok, sen bu SIM kartı alamazsın. Aile sana verse de alamazsın. Böyle bir yetkin yok” diyen var mı? Yok.
Olayda kolektif bir sorumluluk var ve iktidar da bundan azade değil
O dönem soruşturmayı yürüten savcılar hakkında da soruşturma yürütülmelidir. Görevlerini yapmamışlardır, hakkıyla bu soruşturmayı yürütmemişlerdir. Suçun üstünün örtülü kalmasının bizzat müsebbibidirler. O dönemin bakanları da. Biliyoruz ki aile, Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı ile görüşme yaptı. Valilikle onlarca defa görüşme yaptı. Kimse dönüp bakmadı mı bu dosyadaki ihmaller zincirine? Demek ki burada çok açık ve net olarak kolektif bir sorumluluk var ve bu asla iktidardan azade bir sorumluluk değildir. Dönemin İçişleri Bakanı da AKP'nin bakanıydı. Adalet Bakanı da AKP'nin bakanıydı. O valiyi de AKP atadı. Oradaki birim müdürlerinin de kurum müdürlerinin de atamasında iktidarın sorumluluğu vardır. O anlamıyla burada toptan bir sistem sorgulanmasına ihtiyaç olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.
Doku dosyası bu ülkedeki birçok faili belli kadın cinayetine dair rehber sunuyor
Teknik detayları bildiğiniz için oralara çok fazla girmeyeceğim ama şunu açık ve net bir şekilde ifade edelim ki Gülistan Doku dosyası aslında bölgedeki ve bu ülkedeki birçok faili belli ama üstü örtülen kadın cinayetine dair bize rehber sunuyor. İpek Er’in 16 Temmuz 2020'de Uzman Çavuş Musa Orhan'ın cinsel saldırısı sonucunda katledilmesinde, intihara sürüklenmesinde aynı şeyi yaşamadık mı? Nitelikli cinsel saldırıdan sadece 12 yıl ceza aldı. Sonra failin geleceği etkilenmesin diye ceza indirimi verildi. Bir yaşama karşılık ortaya konulan cezaya bakar mısınız? Yine özel savaş politikasının sonucunda Rojvelat Kızmaz Batman'da yaşamını yitirdi. Batman'da kaybolduğu kayıtlarda görülmesine rağmen, 2-3 saatte bulunabilecekken aranmayan ve sonunda da baraj sularında cansız bedeni bulunan Rojvelat aynı zamanda Gülistan Doku'nun en yakın arkadaşlarındandı. Gülistan Doku dosyası aydınlatıldığında Rojvelat Kızmaz’a da ne olduğunu hep beraber görmüş olacağız. Bu gerçek açığa çıkacak.
Cezasızlık politikasından güç alan bir sistem gerçeğiyle karşı karşıyayız
Van’da Rojin Kabaiş dosyası. Baba aylardır feryat ediyor değil mi? Bizler burada yine önergeler verdik, konuştuk. Dosyada bir arpa boyu yol gidilmiyor. Neden? Çünkü işin içerisinde rektörlük var. Açık ve net. 17 kameradan bir tane kamera sadece incelenmiş. Rektör ve yakınları olaya el koymuş ve aileyi tehdit ediyor. Peki, bu ülkede adaleti kim sağlayacak? Gücü elinde tutanlar gencecik kızların yaşamlarının çalınmasına sebep oluyor, cinayetlerin üstünü örtüyor. Suç örgütü kuruyorlar, yönetiyorlar. Ama hiç kimseden ses çıkmıyor. Bir avuç insan adalet diye sokakları arşınlıyor. Seslerini duyan yok. Rojin Kabaiş’in DNA bulgusunda iki erkeğe dair DNA olduğu tespit edildi. Ve bulaş olmadığı net. Yani bir cinsel saldırıya maruz kaldığına dair veriler var. Bütün bunlar araştırıldı mı? Hayır, araştırılmadı. Şırnak'ta, Hakkari'de yine kamu görevlilerinin, korucuların karıştıkları birçok fuhuş meselesi var. İnsanların fuhşa sürüklenmesi, istismar edilmesi var. Bunları ortaya çıkaran gazeteciler gözaltına alındı, soruşturmaya tabi tutuldu. Ama bunu yapanlara ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Her birinin koruma zırhı var. Her biri devletin bir mevkiini eline geçirmiş ve o mevki üzerinden istediğini yapabileceğini düşünüyor. Tam da cezasızlık politikasından güç alan bir sistem gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Gülistan Doku dosyasında Meclis sorumluluk almalıdır
Aynı şekilde Nadire Kadirova, Yeldana Kaharman, Rabia Naz gibi dosyaların da üstünün örtüldüğünü biliyoruz. Hakikat gizlendi, dosyalar adaletten kaçırıldı. Fail olduğu iddia edilen kişiler nüfuzlu kişiler olduğu için, siyasetçiler olduğu için bir şekilde dosyaları etkilediler ve bu süreçlerin üstü kapatıldı. Bütün bu saydığımız dosyalarda adalet yerini bulana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Sayın Adalet Bakanının, “Ucu kime dokunuyorsa dokunsun” sözünü bütün bu dosyalar nezdinde de hayata geçirmesine dair beklentimizi ifade etmek istiyoruz. Ucu kime dokunursa dokunsun suçlu olanın yargı önünde hesap vereceği bir sürecin başlatılması ve işletilmesi gerekiyor. Gülistan Doku dosyasında çarşamba günü bir araştırma komisyonu kurulması; sadece Gülistan Doku değil, aynı şekilde üstü örtülmeye çalışılan bütün cinayetlerin araştırılması için de bir araştırma komisyonu kurulması konusunda da bir önergemiz olacak. Bundan sonra da sürecin takipçisi olacağımızı ve her süreçte Doku ailesinin yanında, adaletin yanında olacağımızı da buradan bir kez daha ifade etmek istiyorum. Meclis’in de sorumluluk alması ve bu sürece duyarsız kalmaması gerektiğini de ifade ederek bitirmek istiyorum.
İlayda Zorlu dosyasının çok yönlü araştırılıp hakikatin açığa çıkması gerekiyor
Hatay'da aile evinde polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla hayatını kaybeden üniversite öğrencisi İlayda Zorlu'nun ölümü ve ardından da bunun üzerinden gerçekleşen protesto eylemleri vardı. Ankara ile İstanbul'daki protesto eylemlerine ciddi bir müdahale gerçekleştiğini biliyoruz ve dün de bunun sonucunda öğrenciler ve bu protestoyu gerçekleştiren 79 genç gözaltına alındı. Sabah avukatlardan aldığımız bilgiyi bizzat size aktarmak istiyorum. Gözaltında olan 69 gencin ifade işlemleri sırasında işkence ve kötü muamele iddialarının tutanaklara geçirilmediği, müdahale edildiği, avukatların tehdit edilerek dışarı çıkarıldığı ve bazı gençlerin ifadeleri alınmadan doğrudan savcılığa sevk edildiği yönünde ciddi ihlaller söz konusudur. Bizzat süreci takip eden avukatların ilettikleri notu söylemiş olayım buradan. İlayda Zorlu'nun yaşamını yitirmesinin tüm detaylarına ve buradaki sorumlulara da yakından bakılmalıdır. Gülistan Doku dosyası madem açıldı, madem oradaki ihlaller 6-7 yıl sonra ortaya çıkarılmaya başlandı. İlayda Zorlu'nun dosyasında böyle bir şeyin yaşanmasını istemediğimizi ve buna tahammülümüz olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Gözaltı iddialarının ivedilikle incelenmesi, protesto hakkını kullanan bütün öğrencilerin derhal serbest bırakılması ve hukuk dışı uygulamalara son verilerek İlayda Zorlu dosyasının çok yönlü araştırılıp hakikatin açığa çıkarılması konusunda da ilgili bütün kurumlara çağrı yapıyoruz. Bu özel savaş politikalarına ve kadınlara yönelik kırım politikalarına karşı yan yana durmaya, mücadele etmeye ve ne olursa olsun hakikati savunmaya devam edeceğiz.
Soru: Süreçle ilgili yeni bir gelişme var mı, özellikle yasal adımlar konusunda?
İktidar kanadından kulislere yansıyan bilgiler, yaptıkları açıklamalar. Aslında Nisan ayında, yani Ramazan Bayramından sonra yasal düzenlemeleri yapacaklarına dönük bir bilgilendirme ve kanaat oluşmuştu. Bugün Nisan ayının 20'si ama bu konuda hiçbir gelişme olmadığını görüyoruz. Sürecin ilerlemesi, sürecin derinleşmesi ve sonucun kalıcı hale gelmesi için yasal adım atılması gerekliliği, yasa yasa yapma ihtiyacının zorunluluğu açık ve net. Bu konuda gerçekten sorumluluk almaya ihtiyaç var. Bu konuda cesaretli olmaya ihtiyaç var. Bu konuda cüretkar olmaya ihtiyaç var. Bu konuda sürecin ihtiyaçlarını gerçekçi bir zeminde tartışmaya ve bu adımları da atmaya ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Çeşitli gerekçelerle yasal sürecin geciktirilmesini doğru bulmadığımızın, kabul etmediğimizin, bunun sürece katkı sunmadığının da altını çizmek istiyorum. Bugünden yarına bütün siyasi partilerin sürecin ilerlemesi için sorumluluk alacakları bir noktada durması gerekiyor. Bu konuda en büyük sorumluluğun da iktidara düştüğünü ifade edelim.
Görev biçmiyoruz; iktidara ve devlete sorumluluklarını hatırlatıyoruz
Şimdi biz arada söylüyoruz. İktidara sorumluluklarını hatırlatıyoruz, devlete sorumluluklarını hatırlatıyoruz. Bunlar devlete ve iktidara görev biçmek, rol biçmek gibi bazı değerlendirmelerle karşılık buluyor. Elbette iktidar sorumludur bu konuda, icra makamındadır. Devletin tabii ki sorumluluğu vardır. Bu barış hepimizin barışıdır. Bu barış hepimize sorumluluk yüklüyor. Kürt sorununun demokratik çözümünde atılması gereken adımlar konusunda her birimizin sorumluluğu var. Her birimizin yapması gerekenler var. Ama bu konudaki esas sorumluluğun hükümette olduğunun, devlette olduğunun da altını çizelim. Umuyorum ve diliyorum ki çok kısa bir sürede bu konuda pozitif gelişmeler olur ve her birimiz de bu süreci ilerletmek için daha yapıcı tartışmaları daha doğru bir zeminde yapabilme imkanına kavuşuruz. Ama halihazırda şu anda bize ulaşan, bizimle paylaşılan yeni bir gelişme yok.
20 Nisan 2026
