Temelli: Kobanî Kumpas Davasında adaletsizlik artık son bulmak zorunda

Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Temelli, şunları söyledi: 

IŞİD saldırılarına karşı direnirken yaşamını yitirenleri anıyorum  

Sözlerime, 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde IŞİD saldırısı sonucunda hayatını kaybeden 53 yurttaşımızı anmakla başlamak istiyorum. Onları bir kez daha saygıyla anıyorum. IŞİD saldırıları o günden sonra sıklıkla devam etti. O günden sonra yitip giden bütün yurttaşlarımızı da bu vesileyle bir kez daha anmak istiyorum. IŞİD saldırıları zaman zaman farklı bir şekilde karşımıza çıkmaya devam etti. Bu saldırılara karşı direnenleri; IŞİD’in Suriye’deki, Rojava’daki saldırılarına karşı direnirken yaşamını yitirenleri de yine bu vesileyle anmak istiyorum. Maalesef IŞİD’in sonu gelmiş değil. Bu tehlike hala varlığını koruyor. Özellikle Suriye sahasını göz önüne aldığımızda, Rojava’da demokratik entegrasyon gibi meseleleri konuşurken bu tehdidin son bulmadığının farkında olmak büyük önem taşıyor.

Annelerin çağrısı ortak: Kalıcı barış için adımların atılması

Bildiğiniz gibi dün Anneler Günüydü. Bu vesileyle bir kez daha tüm annelerin Anneler Gününü kutlamak istiyorum. Bu ülkede anne olmanın ne kadar zor olduğunun hepimiz farkındayız. Özellikle evladını bu savaşta yitirmiş anneler için bu zorluk çok daha büyük. Onların acılarını bu vesileyle paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz, Barış Anneleri geçen hafta siyasi partileri Meclis çatısı altında ya da genel merkezlerinde ziyaret etti. Parti başkanlarına ve yetkililerine beyaz tülbent hediye ettiler. Barışa olan özlemi dile getirdiler. Siyasi partilerin bu konuda inisiyatif almalarını, adım atmalarını, harekete geçmelerini talep ettiler. Bunlar çok çok önemliydi. Onların burada olması çok çok önemliydi. Çünkü belki de bu meseleyi en derinden hisseden, bu acıya en çok katlanmış olan anneler adına heyet bu ziyaretlerini gerçekleştirdi. Tabii hem bu savaşta yitip gidenler hem faili meçhuller, Cumartesi Anneleri gibi, Türk ve Kürt annelerin aslında bir ortak acısına işaret ettiler. Dolayısıyla çağrıları bütün annelerin ortak çağrısıydı. Bir an önce kalıcı barış konusunda adımların atılması yönündeydi. Evet, herkes bunu bekliyor. Yasalar konusunda bir ilerleme sağlansın, beklenen yasa nasıl bir taslaksa bir an önce gündeme gelsin, konu üzerinde tartışmalar tüketilsin ve artık Meclis bir kanun teklifi olarak bunun üzerinde çalışsın. Fakat bu talepler dile gelmesine rağmen hala bir taslakla buluşmuş değiliz. Umarım bir an önce bu gerçekleşir. Çünkü pozitif barış sürecine dair bu yasaların ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu yasalara bağlı olarak birçok yasanın yeniden düzenleneceğini de biliyoruz.

İnsanlar adaletsizlik meselesine bir an önce çare bulunmasını istiyor

Özellikle 12. Yargı Paketi meselesi tartışılıyordu. Acaba bu yargı paketine bir şeyler yetişir mi diye düşünülüyordu. Bakanlıktan yapılan açıklamada, 12. Yargı Paketinin Ekim ayına kaldığı söyleniyor. Toplumun tahammülü kalmamış. İnsanlar bir an önce bu tükenmiş olan adalet meselesine, yaşadığımız adaletsizlik meselesine özellikle İnfaz Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle bir çare bulunmasını istiyor. Meclis’ten beklenen budur. Dolayısıyla cezaevinde olan, dışarıda olan herkesin beklentisi bu yöndedir. Siyasi tutsaklara yönelik zaten uygulanmakta olan bu büyük adaletsizliğin yanı sıra adli mahkumların da beklentisinin yüksek olduğunu söyleyebilirim. Bakın, Adalet Bakanlığının son verilerine göre Türkiye cezaevlerinde 421.000 hükümlü ve tutuklu var. Cezaevinde olanlar 421.000 ama cezaevi dışında da 495.000 kişi denetimli serbestlikle yaşıyor ve tabii bunların içinde de 126.000 kişi adli kontrol koşullarında. Diğer taraftan, cezaevlerinde yaklaşık 4700 çocuk bulunuyor. Şimdi durum bu. Cezaevlerindeki kapasitenin 120.000 fazlası olan bir durum. Bir an önce çözüm bekleniyor, adım atılması bekleniyor. Bir tarafta pozitif barış için beklenen adımlar, bir tarafta İnfaz Kanunu’na dair beklentiler. Tüm beklentilere rağmen maalesef bu konuda bir adım atılmadığını görüyoruz.

Kobanî Kumpas Davasında adaletsizlik artık son bulmak zorunda 

Ülkedeki adaletsizliklerden bahsederken kuşkusuz bir kez daha Kobanî Kumpas Davasını konuşacağız. Kobanî Kumpas Davası iki yıl önce uzun yargılamalar sonucunda bir karara kavuştu ve iki yıldır istinaf mahkemesinde bekliyor. İki yıldır istinaf mahkemesi bu konuda bir karar alamadı. Oysa bu davanın nasıl bir kumpas davası olduğu iddianamesiyle, yargılama süreciyle, gizli tanığıyla, olmayan delilleriyle ortadaydı. Dolayısıyla istinaf mahkemesi çok hızlı bir inceleme yaparak bu adaletsizliğe son verebilirdi. Ama maalesef iki yıldır bu konuda bir adım atmadı. Kaldı ki bildiğiniz gibi bu davanın yargılama aşamasında da sonrasında da sıklıkla dile getirildi. En son 8 Temmuz'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Selahattin Demirtaş hakkında üçüncü kez bir karar daha verdi. Bu, bu kadar net. Anayasa 90 ortada, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ortada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ortada. Üç kez bu konuda karar verilmiş ve Sevgili Selahattin Demirtaş hala tutsak. Bu davadan dolayı içeride olan arkadaşlarımız hala bütün bu kumpasa rağmen cezaevinde tutsak olmaya devam ediyor. Nazmi Gür, Alp Altınörs, Günay Kubilay, Aynur Aşan, Bülent Parmaksız, Dilek Yağlı, İsmail Şengül, Pervin Oduncu, Zeynep Kahraman, Zeynep Ölbeci; Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'la beraber bu davadan hala tutsak olan arkadaşlarımız. Arkadaşlarımızın bu denli büyük bir adaletsizlikle karşı karşıya kalmaları artık son bulmak zorundadır. Bu tutsaklığa son verilmek zorundadır.

Yargı adeta siyasetin içinde şekilleniyor

Bu ülkede adeta Kobanî Kumpas Davasından sonra bir kumpas davaları serisi başladı. Biliyorsunuz, Gezi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Osman Kavala davaları. Şimdi de bu saatlerde bir başka kumpas davası, belki de en ironik olanı, bir casusluk davası görülüyor. Bu casusluk davasında da yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ile beraber Merdan Yanardağ yargılanıyor. Yanardağ bir gazeteci, yazar; hayatı boyunca kamuoyu önünde olmuş bir insan. Bir casusluk davasıyla yargılanabiliyor. Dolayısıyla kumpas davalarının nasıl davalar olduğu da bir kez daha ortaya çıkıyor. Amaç neydi? Amaç HDP'yi etkisizleştirmek, amaç Selahattin Demirtaş'ı, Figen Yüksekdağ'ı içeride tutmak ve aslında yargı marifetiyle, kumpas davalarıyla siyaseti dizayn etmek. Tabii bu süreçle beraber yargı çok hızlı siyasallaştı. Yargı bir adalet mekanizması içinde değil, adeta siyasetin içinde şekillenmeye devam ediyor.

Bu ülkenin tarım politikası çökmüştür 

Meclis’in önünde hukuk ve adalet meseleleri böyle yığınla beklerken, Meclis ne ile uğraşıyor? Bu hafta “Varlık Barışı” denen bir kanun teklifiyle uğraşacak. Plan Bütçe Komisyonundan geçen hafta geçti. 15 maddelik bir varlık barışı Meclis’e geliyor. Oysa Türkiye'nin en ciddi sorunlarından biri tarım alanında yaşanıyor. Çiftçilerin sorunlarını çözecek, tarım meselesine çözüm getirecek bir yasa teklifinin Meclis’te olmasını bekliyorduk, olması gerekirdi. Fakat böyle bir yasa teklifi yok. Fakat onun yerine ne var? Ukrayna'dan buğday, İtalya'dan elma, İran'dan portakal, Sri Lanka'dan çay ithalatı var. Dolayısıyla tarımın hali böyle. Ondan sonra Türkiye'de gıda enflasyonu %35. Bu ülkede açlık var, yoksulluk var ama tarıma yaklaşım böyle. Bakın, Ukrayna da İran da savaşta. Savaşta olan bu iki ülkeden ithalat yapmak zorunda kalacak kadar ülkenin tarım politikası çökmüştür. Neden? Çünkü siz tarım arazilerini madenlere ve enerji şirketlerine açarsanız bu sonuçları da yaşarsınız.

Meclis kapanmadan yoksullukla mücadele edilebilecek ek bütçeye ihtiyaç var 

Bir başka mesele petrol 105 dolara çıktı bu sabah itibarıyla. İran ile Amerika-İsrail savaşındaki gerginliğe bağlı olarak. Diğer taraftan dönüp baktığımızda enflasyonla ilgili hiçbir hesabın tutmadığı bir kez daha karşımızda. Yıl sonu beklentileri her geçen gün yeniden revize ediliyor. Fiyat artışlarıyla bu yöntemle mücadele etmek mümkün değil. Fakat yoksulu ve işçiyi en çok etkileyen tabii ki gıda enflasyonudur, tabii ki kira enflasyonudur. Bu iki kalem, enflasyonda en belirleyici iki kalem olmuş durumda. Bu gelişmelere karşılık neyi görüyoruz biz? Ücretlerin hızla eridiğini, satın alma gücünün hızla düştüğünü. Ücretlerde, emekli ücretlerinde, asgari ücrette, kamu emekçilerinin ücretlerinde acilen bir düzeltmeye gitme ihtiyacı vardır. DEM Parti olarak sürekli dile getiriyoruz. Bunun için hemen bir ek bütçe hazırlanmalıdır. Meclis kapanmadan özellikle yoksullukla mücadele edebilecek, açlığa çare bulacak bir ek bütçeye ihtiyaç vardır. Oysa varlık barışı denen yasaya baktığımızda ne yapıyor? Her şeyden önce sermayeye yönelik vergi indirimlerine yeniden gidiyor. Kurumlar Vergisi ve Katma Değer Vergisinde indirime gidiyor. “İstanbul Finans Merkezi cazibe merkezi olacak. Gelin, ben sizden KDV almam, ben sizden kurumlar vergisi almam”... Ya zaten kurumlardan vergi almıyorsunuz ki. Kurumların efektif vergi yükü %30 ve Kurumlar Vergisi olmasına rağmen %13'ü geçmiyor. Zaten almıyorsunuz. Muafiyet ve istisnalarla doldurduğunuz bir kurumlar vergisi sistemi var. Siz hala indirim peşindesiniz. Hala yabancı sermaye gelsin, bizi daha fazla sömürsün, orada ortaya çıkan vergi açığını ben nasıl olsa emekçilerin sırtına yüklerim anlayışı yine karşımıza çıkıyor.

Sermayenin en kirli kesimine dokuzuncu kez varlık barışı getiriliyor 

Bu ülke barışa bu kadar hasretken sermayenin en kirli kesimine varlık barışı getiriliyor. Evet, bunu ısrarla söylüyorum. Çünkü kayıt dışı olan kesime bir kez daha, dokuzuncu kez varlık barışı geliyor. Geri kalan sekiz seferdeki varlık barışının sonuçları ortada. Şimdi dokuzuncu kez varlık barışının getirilmesi ve bunun sınırının da 31 Temmuz 2027 olarak hesaplanması karşısında herhalde seçime giderken seçimin finansmanı için bu kayıt dışına ihtiyaç var diye insan düşünmeden edemiyor. Diğer taraftan bu paranın hesabı sorulmayacak. Adı üzerinde kayıt dışında kalmış, yani vergilendirilmemiş, vergiden kaçmış bir kaynağa siz diyorsunuz ki yeter ki getir ben hesap sormayacağım, hatta incelemeyeceğim, denetlemeyeceğim. Olur da es kaza denetler ve vergilendirilecek bir kaynak bulursam, dersin ki varlık barışından getirdim. Onu bile denetlemeyeceğim.

Yani bu kadar büyük vergi adaletsizliğinin olduğu bir ülkede bu adaletsizliği daha da derinleştirecek bir kanun teklifi maalesef karşımızda. Bu kanun teklifine karşı muhalefetimizi en güçlü şekilde yapacağız, kanunlaşmaması için elimizden geleni yapacağız. Ama tabii Meclis’te her şey bir aritmetik hesabına indirgenmiş, muhalefetin sözü çok dinlenmiyor. Eller kalkıyor, iniyor ve sermaye ne istiyorsa gereği yapılıyor.

İklim krizine karşı COP31’in Türkiye’de yapılması bir kara mizah 

Geçen hafta biliyorsunuz bir kanun geçti. Bu kanunla beraber tapu kanunu adı altında belli düzenlemeler yapıldı. Araya hemen bir madde ihdas edildi. Biliyorsunuz, COP31 Türkiye'de toplanacak. İklim krizine karşı toplanacak. İklim krizine karşı Türkiye'de bu toplantının yapılması zaten başlı başına bir kara mizah örneği. Doğa talanı, eko-kırım, bütün bu meseleler ortadayken bu toplantı Türkiye'de, Antalya'da yapılacak. Peki, geçen bu madde neye dairdi? Bu toplantı yapılırken, bu toplantıya katılacak olan şirketlere muafiyet geliyordu.
Yani onların gümrük vergisinden muaf olması, şirketlerin getireceği ürünlerin KDV'den muaf olması sağlanıyordu. Peki, bu şirketler buraya iklim kriziyle mücadele için gelen insanlara hizmete mi geliyor, yoksa bir fuarda ürün satmaya mı geliyor? Bununla da sınırlı kalmadı. Yine orada COP31 için bir inşaat alanı söz konusu. Bu inşaatın verildiği şirketlerden biri orman katliamıyla anılıyor ve orada yine çok sayıda ağacı kesecek. Oraya bir inşaat yapılacak. Yani COP31 mi, yoksa bir fuar mı belli değil.

Meclis sermayenin bürosu olarak çalışan bir kurum görüntüsü veriyor 

Tabii bu arada bu tapu kanunu arasında bir de şu geçti. Sosyal konut amacıyla acele kamulaştırma yapılabilir. Bu kanunun Meclis’te görüşüldüğü sırada Danıştay 6. Dairesi, Muğla Milas Akbelen için acele kamulaştırmayı iptal etti. Dedi ki o kadar acelesi yok. Yani acele kamulaştırma gerekliliği deprem gibi afetler sonrası ancak söz konusu olabilir. Ortada deprem yok, ortada sel yok. Acele kamulaştırmayı gerektirecek hiçbir şey yok. Fakat ne yapıyorlar? Acele kamulaştırmayı bahane ederek aslında insanları yerinden yurdundan ediyorlar ve oralarda “sosyal konut” adı altında inşaat sektörünün önünü açmaya devam ediyorlar. Mesele budur. Dolayısıyla Meclis, bugün gelen kanun tekliflerini alt alta koyduğumuzda, sermayenin bürosu olarak çalışan bir kurum görüntüsünden başka bir şey vermiyor. Hangi yasa buradan geçerse geçsin sermayeye hizmet ediyor. Bu hizmetin karşılığında da tabii emekçiler, emekliler, kadınlar yoksullaşıyor. Yoksulluk derinleşiyor ve tabii bunun en büyük bedeline de anneler ve çocuklar katlanıyor. O yüzden diyoruz ki evet barış istiyoruz. Barış istiyoruz, çünkü toplumsal barış için de bu tür sorunların çözümü için de toplumun barış koşullarında bir araya gelip bunları müzakere edebilmesi gerekiyor.

Yargı Paketi ile özel yasanın bir ilişkisi yok 

SORU: 12. Yargı Paketinin özel yasayla bir ilişkisi var mı? 

Yargı Paketi ile özel yasanın bir ilişkisi yok. 12. Yargı Paketi diğer 11 standart yargı paketi gibi bir düzenlemeyi barındırıyordu. Dolayısıyla özel yasa ve ona bağlı İnfaz Kanunu ile bir ilişkisi yok. Ama yine de 12. Yargı Paketindeki düzenlemelere dair bir beklenti vardı kamuoyunda. Bu konuda da Adalet Bakanlığından yapılan açıklama Ekim ayında geleceği yönünde. Ama özel yasaya dair tabii ki beklentimiz sürüyor. Bayramdan sonra denmişti. Diğer bayrama neredeyse iki haftalık bir zaman kaldı. Dolayısıyla beklentimiz sürüyor bu konuda. İktidar cephesinde bu konuda henüz bir açıklama yok, temenniler var. Bu konuda bir şey olacağına dair beklentiler yükseltiliyor ama sonuçta elimizde tuttuğumuz henüz bir taslak yok.

Türkiye’de liyakate değil akrabalık ilişkisine göre atamalar yapılıyor 

SORU: Kaymakam Zikrullah Erdoğan’ın tümgeneral rütbesine denk gelen bir mevkiye atanmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye'de özellikle AKP iktidarıyla başlayan, giderek de yükselen, aslında atamalar konusunda da çok bariz bir şekilde karşımıza çıkan bir mesele var. Bugün bürokrasideki bütün aksaklıkların altında yatan neden. Artık Türkiye'de liyakate değil akrabalık ilişkilerine göre, yakın çevreye göre atama yapılıyor. Yani çalışma disiplini ve koşullarını belirleyen ölçülerin kamu alanında kaybolduğunu görüyoruz. Dolayısıyla kamudaki herhangi bir mevkide bir liyakat ölçütünü görmemiz mümkün değil. İşte bugün bürokrasi alanında karşımıza çıkan birçok sorunun ve krizin kaynağında bunu görüyoruz. Liyakat, deneyim, eğitim gibi meselelerin öncelikli olması gerekirken maalesef bunu görmüyoruz.

İşçileştirilen çocuklar meselesi ciddidir

SORU: Çocuk işçi ölümleri ve MESEM’ler hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

Özellikle hem Çocuk Komisyonumuz hem Eğitim Komisyonumuz bu konuda ısrarlı bir şekilde sözünü kuruyor, mücadelesini gerçekleştiriyor. Önergeler, kanun teklifleri veriyoruz. İşçileştirilen çocuklar meselesi ciddi bir meseledir. Yitirdiğimiz çocuklar tabii ki çok büyük bir acı. Çok sayıda işçi çocuk, iş cinayetlerine kurban gidiyor. Dolayısıyla bunun önüne geçmek gerekiyor. Bunun önüne geçmek için de MESEM uygulamasına son vermek gerekiyor. Çocukların yeri okul olmalıdır. Güvenli bir okulda olmalılar. Güvenli bir okulda gerçekten iyi bir eğitimle buluşmaları gerekirken, çocuklar ya buğday tarlasında ya araba tamirhanesinde çalışarak geçimini sağlamaya, aileye katkı sağlamaya çalışıyor. Bir nedeni yoksulluk, bir nedeni sermaye için ucuz iş gücü politikası. Dolayısıyla buna son vermek gerekiyor. Hem çocukların eğitim hakkını sağlamak hem de çocuk yoksulluğuyla mücadele edecek bir programı hayata geçirmek gerekiyor. Biz Eğitim Bakanına çağrı yapıyoruz ama Eğitim Bakanı ısrarla MESEM’leri savunmaya devam ediyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına çağrı yapıyoruz. Onlar da başını kuma gömmüş, bu meseleyi görmüyor. Siyasetin son dönem modası başını kuma gömmek. Başınızı kuma gömerek sorunlardan kurtulamazsınız. Olsa olsa boğulursunuz. Hem onlar boğuluyor hem de siyaset boğuluyor.

11 Mayıs 2026