Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, Meclis'te basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Temelli, şunları söyledi:
Savaşların en ağır bedelini mülteciler ödüyor
Üzüntülü bir haberle güne başladık. Bodrum açıklarında bir lastik bot battı, 20 mülteci hayatını kaybetti, 21 de yaralı kurtarıldı. Üzgünüz, maalesef mülteciler ölmeye devam ediyor. Tabii bunlar Ortadoğu’da devam eden savaşın sonuçları. Uzun yıllardır bu savaşların en büyük bedelini ödeyen kesimlerden biri de yerinden yurdundan kopmak zorunda kalan, göç etmek zorunda kalan mültecilerdir. Üzüntümüzü bir kez daha paylaşıyoruz. Ölenlere Allah’tan rahmet diliyoruz.
Torba yasalar Meclis’in denetlenebilirlik özelliğini yok sayan bir anlayışla hazırlanıyor
Öncelikle Meclis gündeminden bahsetmek istiyorum. Meclis’te şu anda Plan ve Bütçe Komisyonundan gelen bir torba yasa var. Meclis bununla oyalanmaya devam ediyor. Son zamanlarda zaten halkın yararına hiçbir iş yapmadığı gibi, bu tür yasalarla kendisini adeta oyalıyor. Bu yasadan sonra sırada Bayındırlık Komisyonundan gelen ve kamuoyunda “Tapu Kanunu” diye bilinen kanun teklifi var. O kanun teklifine de baktığımızda yine toplumun herhangi bir beklentisini karşılamaya yönelik bir düzenlemenin olmadığını görüyoruz. Bir deprem ülkesinde, özellikle 6 Şubat Depremlerinin yaşandığı bir ülkede bu tür düzenlemelerin ne kadar önemli olduğunun farkında olmak gerekirken; biz burada yine merkeziyetçi bir anlayışla kentsel rantları odağına koyan, ekonomik çıkarları odağına koyan bir yasal düzenleme görüyoruz. Bu yasanın da yine diğer yasalardan bir farkı yok. Yine bu yasada da bir yasama mühendisliğinin gerçekleştiğini görüyoruz. Torba yasa aklı hala devam ediyor. Adeta Meclis’i bypass eden, Meclis’in katılımcılık ve denetlenebilirlik özelliklerini yok sayan bir anlayışla hazırlanıyor.
Odağına çıkarı koyan değil kentleri yeniden düzenleyen yasalara ihtiyacımız var
Bu ülkede çok sayıda jeoloji ve jeofizik mühendisi var. Bu alanda çalışan çok sayıda bilim insanı var. Bütün bunları dışlayan, üniversiteleri ve odaları dışlayan, fizik ve jeoloji mühendislerini dışlayan bir anlayışla düzenlenen ve odağına çıkarı koyan, bu çıkarı da TOKİ’ye havale eden bir düzenlemenin bizi beklediğini söyleyebilirim. Bu tür yasalara ihtiyacımız yok. Bizim kentsel haklar temelinde kentlerin yeniden düzenlenmesine ihtiyacımız var. Hem deprem meselesinde hem diğer kentsel haklar meselesinde. Peki, bunu kim yapacak, hangi siyasi irade yapacak? Tabii ki yerel yönetimler yapmalı. Çünkü kentler dediğimizde, kentsel haklar dediğimizde, o kentte yaşayanların siyasete müdahil olabileceği en önemli merkez hiç kuşkusuz belediyelerdir, yerel yönetimlerdir. Oysa bu iktidar yerel yönetimleri sürekli hedefine koyan, bypass eden bir anlayışla meseleye yaklaşıyor. Adeta belediyeleri hedef haline getirmiş durumda. Belediyelere yönelik şafak operasyonları devam ediyor, yerel yönetimlerin hakları kısıtlanıyor. Kayyım uygulamaları devam ediyor. Bunlar bir taraftan devam ederken, bu tür yasalarla da aslında kentsel haklar budanmaya devam ediyor.
Hayvanların yaşam alanlarını gasp eden yasaları kabul etmiyoruz
Sonrasında ne var? Tarım Komisyonundan gelen ve yine kamuoyunda “Toprak Kanunu” olarak bilinen bir başka yasa teklifi var. Buraya baktığınızda da adeta ülkeyi Teksas'a çevirecek bir zihniyetin hakim olduğunu görüyoruz. Herkes evine, yaşam alanına saldıran hayvanları avlayacak. Yani zaten inanılmaz derecede bireysel silahlanmanın hakim olduğu bir ülkedeyiz. Şimdi artık hayvanlara yönelik bir savaş ilan ediyoruz. Dolayısıyla hayvanların yaşam alanlarını gasp eden, oraları betonlaştıran zihniyet şimdi de o hayvanları hedef haline getiriyor. Bir yandan da avcılığı teşvik ediyor. Özellikle korumaya muhtaç canlılara yönelik, hayvanlara yönelik bu tür yasaları kabul etmemiz mümkün değil.
Siyaset eliyle, insan eliyle ormanlar katlediliyor
Bu konuda geçen yıl çıkan bir yasada da çok ciddi sorunlar söz konusuydu. Şimdi yaşam alanının korunması bahanesiyle yine hayvan haklarını hedef alan bir düzenleme karşımızda. Bu düzenlemenin içinde bir önemli mesele daha var. Onu da dikkatlerinize sunmak istiyorum. İktidar ilk günlerinde, yani 2003 yılında, orman vasfını yitirmiş 2B arazilerini düzenleyen ve buradan 25 milyar dolar bir gelir hesaplayan bir düzenleme yapmış ve Anayasada ilgili maddeleri değiştirmişti. Bu zihniyet hala devam ediyor. Yapılaşmaya ya da maden sahasına açılması için orman arazilerinin orman vasfı yok ediliyor. Evet, bilinçli bir şekilde. Yani doğal yaşam içinde ormanlar, orman vasfını yitirmiyor; bizatihi siyaset eliyle, insan eliyle ormanlar katlediliyor. Çok sayıda maden ruhsatı veriliyor. Ülkenin altı üstüne getirildi. O maden aramaları da orman arazilerini hedefe koyuyor. Özelleştirme ve ormanların satılması mantığı hep bir gelir elde etme ve bu gelirle de bu çarkı döndürme hesabına dayanıyor. Bizim en temel haklarımızın bir şekilde kamusal alanda gaspıyla karşı karşıya geliyoruz. Çünkü bizim alanlarımızın tehdidi söz konusudur. Ormanların yok edilmesi, içinde yaşadığımız iklim krizini büyütmektedir. Bu da yaşama yönelik aslında bir negatif saldırı, müdahaledir.
Güvenlikçi politikalarla aileyi koruyamazsınız
Bir de yarın Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda bir kanun teklifi görüşülecek. Bu kanun teklifi kamuoyuna sunulurken aileyi ve çocuğu koruma esaslı olduğu söylendi. Bu koruma lafı, güvenlik lafı ne zaman geçse aslında ardından hemen yeni bir baskı düzenlemesinin söz konusu olduğunu görüyoruz. Burada da o güvenlikçi politikaların aslında aileyi hedef aldığını, çocuğu hedef aldığını görüyoruz. Burada demokratik haklara, sosyal haklara, çocuğun esastan korunmasına ve ailenin en temel gereksinimlerine bağlı olarak belli bir düzenlemenin yapılması söz konusu değil. Tamamen tekçi anlayışın aileye yaklaşımının bir tezahürü bu kanun teklifinde karşımıza çıkıyor. Evet, aile korunmalı, çocuk korunmalı. Nasıl? Demokratik haklarıyla, sosyal haklarıyla, ekonomik haklarıyla korunmalı.
Biliyorsunuz çocukların çoğu yatağa aç giriyor. Çocukları korumak istiyorsanız okullarda bir öğün bedelsiz yemek verin. Çocukları korumak istiyorsanız çocukların eğitim haklarını sağlayın. Siz aileyi korumak istiyorsanız her aileye en azından bir temel gelir sağlayın. Bugün yapılan araştırmalarda ve istatistiklerde şunu görüyoruz ki dağılan ve parçalanan ailelerde en önemli sorunlardan biri ekonomik sorunlar. İşsizlikten başlayın, her türlü ekonomik sorun söz konusu. Barınma hakkından eğitim hakkına, sosyal haklardan sağlık hakkına kadar haklara erişimin kısıtlanması aile içinde çok önemli bir krize neden oluyor. Aileyi mi korumak istiyorsunuz; o zaman sosyal haklara, kamusal haklara öncelik verin. Yoksa böyle güvenlikçi politikaları ailenin içine taşıyarak aileyi korumanız mümkün değil. Çocukları korumanız mümkün değil. Yasakların daha da fazla artması olsa olsa çocukların ve ailenin sosyal ve demokratik haklardan yoksun kalmasına neden olacaktır.
Meclis’in öncelikli gündemi özel yasa olmalıdır
Evet, Meclis’in gündemi bu. Meclis’in gündemi bu mu olmalı? Kamuoyu bunu böyle tartışmıyor, toplum farklı tartışıyor. Meclis’ten toplumun beklentileri farklı. Ne olmalı Meclis’in gündemi? Her şeyden önce en çok tartışılan bu özel yasa meselesi hala Meclis’in gündeminde değil. Meclis dışında çeşitli temennilerle tartışılıyor. Bir hafta yavaşlayalım, bir hafta hızlanalım meselesi. Bir mehteran bölüğü edasıyla bu yasaların ne zaman yasalaşacağının planlanmasına yönelik tartışmalar var. Ama ortada bir teklif, bir tasarı yok. Ortada buna dair bir planlama yok. Ne zaman önümüze gelecek, bilmiyoruz. Nasıl gelecek? Bunun yöntemine dair de bir açıklama söz konusu değil. Muhtelif görüşler açıklanıyor, çeşitli yorumlar yapılıyor. Fakat bu yasaya dair henüz ufukta görünen bir şey yok. Oysa Meclis’in öncelikli gündemi bu olmalı. Neden olmalı? Çünkü bu yasaya bağlı birçok alandaki düzenleme dönüp bu yasanın çıkıp çıkmamasına endekslenmiş. Bunu iktidar yaptı. İktidar her tartışmayı getirip bu özel yasa tartışmasının içine kilitledi. Bu kilitlemeyi gerçekleştirdiği için de toplum hangi konuyla Meclis’in önüne gelse, siyaseti muhatap alsa özel yasayla ilgili gündem bunun önüne geçiyor.
İnsanların beklentilerini karşılayacak yasal düzenlemenin bir an önce hayata geçmesi zaruridir
Oysa İnfaz Kanunu konusunda beklentiler var. Hem siyasi mahpuslar hem adli mahpuslar bu konuda eşit ve adil bir düzenleme bekliyor. Her yargı paketinde bu konu tartışılıyor ama hiçbir yargı paketinin içinde bu konu yer almıyor. Böyle absürt bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi 12. Yargı Paketi hazırlanıyor. 12. Yargı Paketinde de böyle bir düzenleme yok. “Neden İnfaz Kanunu 12. Yargı Paketinin içinde değil?” dediğimizde, “İşte, özel yasayı bekliyoruz” diyorlar. Yani yollar yine özel yasaya çıkıyor. Fakat özel yasa beklentinin ötesine geçmiyor. KHK nedeniyle mağdur olmuş kesimlerin beklentileri var, bununla ilgili düzenlemeleri gündeme getiriyoruz. “Özel yasayı bekliyoruz” diyorlar. Barış Akademisyenleri ile ilgili düzenlemeler konusunda taleplerimiz oluyor, toplumun talepleri oluyor. AYM'nin vermiş olduğu karar var. Bununla ilgili düzenlemeleri bekliyoruz. Özel yasayı işaret ediyorlar. Kayyımlarla ilgili mesele var. Kayyım ayıbından bu ülkenin kurtulması lazım. Bu konuda siyasetin bütün cephesi olumlu açıklamalar yapmış. Bununla ilgili bir düzenleme var mı? Yok. Neyi bekliyoruz? Özel yasayı bekliyoruz. Bu, Godot’yu beklemeyi de geçti artık. Bu özel yasayla ilgili meselelerde mutlaka bir an önce adım atılmalıdır. Çünkü kamuoyunun, toplumun adalete olan güveni zaten ciddi anlamda sarsılmıştır. Sarsılmış güveni toparlamak adına şimdi Türkiye'de insanların beklentilerini karşılayacak bu yasal düzenlemenin bir an önce hayata geçmesi zaruridir. Bu konuda gecikmemek gerekiyor. Türkiye'nin hem içeride hem dışarıda yaşadığı krizler ve birçok gelişme de aslında bir an önce Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda atılacak adımların zaruretini bize gösteriyor. Umarım daha fazla gecikme olmaksızın bu konuda samimi, sahici, ciddi konuşmalar yapılır ve gerekli adımlar bir an önce atılır.
Yargının siyaseti dizayn etmesine son verilmelidir
Adalete güven sarsılmış derken İBB davası var, 107 tutuklu sanıkla devam ediyor. En başından beri dedik ki adil bir yargılama için tutuksuz yargılanma mutlaka sağlanmalıdır. Yargı eliyle, yargının siyasallaşmış bir yaptırımıyla insanların siyasi iradelerini yok sayan bu tür yargılamaları kabul etmek mümkün değil. Bu davaların aslında içinin boş olduğunu defalarca dile getirdik. Bakın Kobanî Kumpas Davasını ısrarla dile getiriyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını dile getiriyoruz. Neden hala Selahattin Demirtaş cezaevinde, neden hala Figen Yüksekdağ cezaevinde? Neden hala arkadaşlarımız cezaevinde? Buna kimse yanıt veremiyor. Çünkü bir yanıtı yok. Onların cezaevinde olması aslında tamamen onların özgürlüklerinin gasp edilmesinden başka bir şey değil. Onuncu yılın içindeyiz ve arkadaşlarımız üç AİHM kararı olmasına rağmen hala içeride, tutsak edilmeye devam ediyor. Bu mesele aslında bugün İBB davasıyla bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kumpas davaları aklıyla bu ülkede bir adaletin sağlanması, yargının bağımsız ve tarafsız olması, ülkenin hukuk devletine ve demokrasiye ulaşması mümkün değil. Her şeyden önce bir an önce bu yargı krizi çözüme kavuşmalıdır. Artık siyasetin yargıya müdahalesine, yargının da siyaseti dizayn etmesine son verilmelidir.
Şimşek'in izlediği program 32 ay boyunca hiçbir meseleyi çözmedi
Tabii bir taraftan İran savaşı, bir taraftan dünyadaki diğer ekonomik gelişmeler Türkiye ekonomisi üzerinde olumsuz etkilerini her geçen gün artırıyor. Biz ısrarla dedik ki bu program başarısız bir programdır, Türkiye'deki ekonomik krizi çözemez. Bu program Türkiye'de ekonomide yaşanan yapısal sorunları ortadan kaldıramaz dedik. Şimdi savaş var diye biz bu ekonomik krizi yaşamıyoruz. Biz bir ekonomik kriz yaşıyorduk ve savaş bunun üzerine tuz biber oldu. Dolayısıyla şimdi kalkıp savaşı Sayın Şimşek asla bahane etmesin. Sayın Şimşek'in izlediği program 32 ay boyunca hiçbir meseleyi çözmedi. Hiçbir meseleyi çözmediği gibi kırılganlığı da artırdı. Artan kırılganlık sonucunda da işte savaş olsun, deprem olsun, kuraklık olsun aklınıza gelebilecek her türlü dış faktör doğrudan ekonomi üzerinde çok olumsuz etkilere neden oldu.
İşsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede sosyal adalet sağlanamaz
Bakın, mevduat faizleri 4 puan yükseldi. Faizlerin düşme programı 30 aydır sürdürülüyor. Sonuçta mevduat faizleri 4 puan yükseldi. Enflasyon tek haneli olacak diye konuşuyorlar. Ne zaman tek haneli olacak? Kestirmek mümkün değil. Ama şunu kestirebiliriz; yıl sonu enflasyon hedefi yine yüzde 30'un üzerinde gerçekleşecek. Artık bu netleşti. Dolayısıyla bırakın %20'lerin altına çekmeyi, çünkü %16 gibi bir hedef koymuştu Merkez Bankası Başkanı, şu anda %30'un üzerinde gerçekleşecek. Bütün bunların topluma yansıması nedir? Tabii bu hedeflerin tutturulamamasının, bu programın sağlıklı işlememesinin topluma yansımalarından biri işsizliktir. İşsizlik artıyor, dramatik bir şekilde artıyor. Her ne kadar TÜİK rakamları 1 ay düşük, 1 ay yüksek göstererek belli bir ortalamada tutmaya çalışsa da işsizlik artmaya devam ediyor. Okulda ve işte olmayan genç işsizlik oranı çok ciddi boyutlara gelmiş durumda. Geniş tanımlı işsizlik oranı Avrupa Birliği ortalamasının neredeyse 2,5 katına çıkmış durumda. Kadınlarda işsizlik oranı çok daha yüksek. Genel anlamda işsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede zaten hem ekonomik hem de sosyal adaleti sağlamak çok mümkün değil. Ortaya çıkan birçok sorunun kaynağı olarak da bunu görmek mümkün. Ne yapmalı? İşsizlikle mücadele etmeli. Nasıl? Bir kamu istihdam politikası yaratmak ve buraya kaynak aktarmak gerekiyor. Peki, kaynaklar nereye aktarılıyor? Kaynaklar sermayeye aktarılıyor. Sermayeye aktarmaktaki bu ısrar nedeniyle de hem işsizlik hem yoksulluk derinleşmeye devam ediyor.
Bu ekonomi programından bir an önce vazgeçilmeli ve krizin çözümüne dair sahici bir program yapılmalı
Faizlerin yükselmesinden bahsettik. Bir ülkede faizler yükseliyorsa sermaye paradan para kazanmaya devam edecek demektir. Bunun devam etmesi sonucunda da hem gelir dağılımı hem servet dağılımı bozulacaktır. Türkiye'nin en yüksek gelirli %20'si ortalama 45.000 dolarlık yıllık kişi başı gelire sahip. En düşük %20'sinin ortalaması ise sadece 6.500 dolar. Aradaki fark 8 kata yaklaşmış durumda. Bu bundan 2-3 sene önce 6 kattı. Yani bu program uygulanmaya başladığı andan bugüne bu fark açıldı. Hele hele en zengin %10'a baktığımızda bu fark daha fazla. En zengin %1'e baktığımızda, ki bunlar dolar milyarderleri, oradaki fark zaten bir uçuruma işaret ediyor. Dolayısıyla gelir dağılımının bu kadar bozuk olduğu, sosyal adaletin yerlerde süründüğü, işsizliğin bu denli derinleşip yaygınlaştığı bir durumda bu ekonomi programından bir an önce vazgeçilmesi, bu toplumsal ve ekonomik krizin çözümüne dair sahici programların üretilmesi gerekiyor. Ama maalesef karşımızdaki iktidar, iktidarın ekonomi bürokrasisi ve ekonomiden sorumlu bakanı hala başını kuma gömmeye ve bu programda ısrar etmeye devam ediyor.
1 Nisan 2026
