Temelli: Sahici çözümler Suriyenin demokratikleşmesi için önemli olacaktır

Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, Meclis'te basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Temelli, şunları söyledi: 

Dünya halkları otoriter rejimlerin bedelini ödüyor 

Yeni yıl yine tüm dünyada savaşlarla, krizlerle, kaoslarla başlamış oldu. Venezuela’da yaşanan gelişmeler, müdahale ve sonrasında yaşanan küresel kriz, otoriter rejimler ile emperyal müdahaleler arasında sıkışmış halkların yaşadığı dramı bir kez daha bize gösterdi. Dünya uzun süredir otoriter rejimler ve emperyal müdahalelerin altında büyük krizler yaşamaya devam ediyor. Dünya halkları, toplumlar bu krizlerin en büyük bedelini ödüyor. Venezuela halkından tutun da Filistin halkına, Kürt halkına kadar. Dünyanın her yerinde yaşanan bu gelişmeler halklara zulüm, savaş ve şiddetten başka bir şey getirmiyor.

İnsan hakkının yok edildiği yerde enternasyonal bir anlayışa ihtiyaç var

Uluslararası hukuka gönderme yapıyoruz. Uluslararası hukuk çok çok önemli. Hayata geçmesi lazım. Ama şunu görüyoruz ki karşımızda uluslararası hukuk yok, devletler hukuku var. Devletlerin birbiriyle olan angajmanlarına göre biçimlenmiş bir hukuk da maalesef halkların, insanların, toplumların haklarını koruyan bir yerden bu sisteme müdahale edemiyor. Bunu bir kez daha yaşamış olduk. Oysa uluslararası hukuk dediğimizde evrensel hukuka bağlı, insan haklarını esas alan ve her türlü insan hakkının yok edildiği yerde müdahale eden bir güce ihtiyaç var, enternasyonal bir anlayışa ihtiyaç var. Bunu görmek çok da mümkün değil. Ne oluyor? Venezuela’da yaşanan olaylar dünya gündemini kaplarken, yanı başımızda İran’da yaşananlar aslında göz ardı ediliyor.  İran’da da çok ciddi ölümler söz konusu. Özellikle Rojhilat bölgesinde yaşanan ölümler bunu bize gösteriyor. Diğer taraftan Gazze'de yaşananlar var, 70.000'den fazla insan soykırıma uğradı. Fakat bugün Gazze üzerine konuşulduğunda, Filistinlilerin, orada yaşayan insanların hakları üzerinden olmuyor. Devletler hukuku sınırlarında, devletlerin anlaşmalarına bağlı bir anlayışın hakim olduğunu görüyoruz.

Sahici çözümler Suriye'nin demokratikleşmesi için önemli 

Ve yine tabii ki Suriye'de yaşananlara baktığımızda da aynı gelişmeleri görmemiz mümkün. Oysa Suriye'de de Suriye halklarının kendi geleceklerini belirleme hakkına saygı gösteren bir hukukun var edilmesi büyük önem taşıyor. SDG ile Suriye hükümeti arasında yapılan son görüşmelerde devam kararının alınması da yine önemlidir. Bunun 10 Mart Mutabakatını referans gösteren bir yerden, fakat o mutabakatın gelişmesi üzerinden yol kat etmesi en büyük arzumuzdur. Sağlıklı ve sahici çözümlerin Suriye'nin demokratikleşmesi için önemli olacağını düşünüyoruz. Dolayısıyla halkların kendi tercihleri yönündeki gelişmelerle otoriter rejimlerden kurtulan bir dünyanın aslında bu emperyal müdahalelere de kapısını kapatacağını çok iyi biliyoruz. Bugün bu emperyal müdahalelere karşı çıkıyorsak, uluslararası hukukun hakim olmasını istiyorsak, her şeyden önce bu otoriter anlayışları da sonlandırmamız gerekiyor.

İstinaf Mahkemesi uluslararası hukuku yok sayıyor

Uluslararası hukuk demişken, bu hukuk meselesinde bizi ilgilendiren başlıklar da var. İşte Selahattin Demirtaş kararı. Demirtaş kararının hayata geçmesi tam da uluslararası hukuka uymanın en önemli örneklerinden biri. İstinaf Mahkemesi ne bekliyor? Uluslararası hukuku yok sayıyor İstinaf Mahkemesi şu anda. Biz uluslararası hukuktan bahsediyoruz ama bizatihi Ankara'da İstinaf Mahkemesi uluslararası hukuku yok sayıyor, evrensel hukuk normlarını yok sayıyor. İnsan hakkı ihlaline devam ediyor. Arkadaşlarımız 10 yıldır cezaevinde. Evet, 9 yılı bitti, 10. yılın içindeler. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Kobanî Davasından yargılanan arkadaşlarımız hala tutsak edilmeye devam ediyor. İşte hukuk her yerde herkes için diyoruz ve bir an önce İstinaf Mahkemesini hukuka, AİHM kararına uymaya davet ediyoruz. 

2025’te kanunlaşan tekliflerin hepsi yapısal sorunları derinleştirmeye devam etti

Meclis 2026 yılı çalışmalarına bu hafta itibariyle başlıyor. Meclis’teki kanun, Trafik Kanunu. Geneli üzerine görüşmeler yapılmıştı, maddelere geçilecekti. Sonra bu kanun teklifi geri çekildi. Dedik ki herhalde muhalefeti dinlediler ve bu kanun teklifinin halkın yararına değil, bütçe açığını kapatmaya yönelik olduğunu anladılar, geri çektiler. Öyle değilmiş. Sadece zaman kazanmışlar. Bu hafta tekrardan önümüze bu kanun teklifi geliyor. 2025 yılı boyunca Meclis halkın, toplumun, emekçilerin, kadınların, doğanın yararına hiçbir kanun teklifini kanunlaştıramama başarısını göstermiştir. Genel sağlıktan Adalet Akademisine, siber güvenlikten TÜBİTAK'a kadar birçok kanun teklifi kanunlaştı 2025 yılında. Bir tanesinin bile bir gram toplum yararına olduğunu söylemek mümkün değil. Bu kanun tekliflerinin içinde bir cümle bile bulamazsınız ki emekçilerin bir sorununu halletmiş olsun. Oysa bu ülkenin o denli ciddi yapısal sorunları var ki bu yapısal sorunların çözümüne dair adımlar atılması gerekirken, kanunlaşan tekliflerin hepsi yapısal sorunları derinleştirmeye devam etmiştir.

Su zengini bir ülke olmamıza rağmen su stresi yaşamamızın nedeni maden ve enerji anlayışıdır 

Çoğunlukla sermayenin lehine çıkan kanunlar bunlar. İşte Zeytinlikler ve Orman Kanunu'nda da gördüğümüz gibi, İklim Kanunu’nda da gördüğümüz gibi aslında zeytinlikler katledilmiş, ormanlık alanlar yok edilmiştir. Madenler için ve enerji firmaları lehine kanun teklifleri yasalaşmıştır. İşte Akbelen’de yaşananlar budur. Bunun gibi Türkiye'de birçok ormanlık alanın katledildiğini gördük. Piyasa lehine, piyasa ruhuyla yaratılmış kanunlardı bunlar. Ekilebilir arazilerin aslında tarım vasfını yitirmesine yol açacak şekilde enerji sahalarına açılması bunların başında gelen uygulamalardı. Bakın Türkiye'nin yağış iklimi değişiyor. Yağış ikliminin değişmesine ve iklim krizine bağlı olarak yaşanan gelişmeler ciddi bir su krizini de beraberinde getiriyor. Su zengini olan bir ülke su stresi yaşıyor. Çok yakında su yoksulu bir ülke haline geleceğiz. Bunun altında yatan en önemli nedenlerden biri kuşkusuz işte bu maden ve enerji anlayışıdır. Temiz su kaynakları madenler eliyle kirletilmeye devam ediyor. İklim krizi bu kadar ciddi boyutlarda ve ekolojik kriz tahribatının en çok yaşandığı ülkelerden biri Türkiye. Fakat COP31 Türkiye'de yapılacak. Adeta bir kara mizah örneği! Türkiye doğaya duyarsız bir ülke, COP31’i neden Türkiye'de yapıyorlar? Tam da bu duyarsızlıklarını örtbas etmek için yapıyorlar. Oysa gerçekten niyet buysa, ekolojik krize ve iklim krizine karşı bir zirve yapmaksa önce Türkiye'deki bu uygulamalara, bu madencilik anlayışına, bu enerji anlayışına son vermek gerekir. 

Toplumun çok büyük kesimi yoksulluk sınırının çok altında yaşıyor

Diğer taraftan tabii bir başka yıkım da tabii ki emekçiler üzerindeki yıkımdır. Evet, asgari ücret yılın son günlerinde belirlendi. 28.075 TL.  Adeta emekçilerle alay edercesine bir ücret belirlendi. Bu ücret bugün açlık sınırının altındadır. Asgari ücret yoksulluk sınırının en az yarısı olmalıdır, 46.000 TL olmalıdır diyen bir parti olarak bugün karşı karşıya olduğumuz ücretin açlık sınırının altında olmasını kabul etmemiz mümkün değil. Öyle bir hayat pahalılığıyla karşı karşıyayız ki bu alınacak zam daha ilk haftasında eriyip gitmiş durumda. Bakmayın siz TÜİK'in açıkladığı enflasyon rakamlarına. TÜİK yine her zaman olduğu gibi suç işlemeye devam ediyor. Aralık ayı enflasyon rakamını da olması gerekenin çok altında açıklayarak aslında bir yerde şu anda maaş artışı bekleyen emeklilerin ve kamu emekçilerinin hakkını gasp etmiş oluyor. TÜİK bunu sistematik olarak yapmaya devam etti. Hala da bunu sürdürüyor. Bugün dönüp baktığımızda asgari ücrette olsun, en düşük emekli maaşında olsun, emekli maaşlarının ortalamalarında olsun, kamu emekçilerinin gelirlerinde olsun; o denli büyük bir erozyon söz konusu ki sadece asgari ücret açlık sınırının altında değil, toplumun çok büyük kesimi de yoksulluk sınırının çok altında yaşıyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı emekçinin sırtına yüklenerek enflasyonla mücadele edeceğini düşünüyor 

TÜİK'in açıkladığı rakam yıllık enflasyonun %31'in altına düştüğü yönünde. Oysa ENAG bile %56 olarak açıkladı ki kaldı ki sepetlerdeki gerçek rakamlara baktığımızda bunun çok daha üzerinde olma olasılığı yüksek. Bazı sendikalar bunun üzerinde rakamlar açıklıyor. Enflasyon rakamlarıyla oynayarak aslında yaratılmış olan bu tahribat, yoksulluğu daha da derinleştiriyor, daha da kalıcılaştırılıyor. Biz asgari ücreti konuşuyoruz. Neredeyse çalışanların yarısına yakını asgari ücret alıyor. Peki, diğer yarısı? Diğer yarısı da asgari ücretin etrafında maaş alıyor. Yani Türkiye'de en yüksek ücret ile en düşük ücret alan arasındaki makas sadece %20'ye inmiş durumda. Durum bu kadar vahim. Fakat durum bu kadar vahimken Hazine ve Maliye Bakanlığı hala emekçilerin sırtına yüklenerek enflasyonla mücadele edeceğini düşünüyor. Biz bunu bütçede gördük. Bütçe görüşmeleri sırasında bunu defalarca dile getirmemize rağmen adeta kulaklarını tıkayarak bir hayali pazarlamaya devam ettiler. Dezenflasyon Programının başarıya ulaştığını, Türkiye'nin aslında çok önemli gelişmeler gösterdiğini, büyüdüğünü, sorunlarını çözdüğünü dile getirdiler ki bunun ne denli hayal olduğu ortadadır. Türkiye'de eğer sosyal yardımlar olmasaydı, ki bu yardımlar insanları önce muhtaç edip sonra bu muhtaçlığı telafi etmeye yönelik çok düşük yardımlardır. Bu olmasaydı Gini katsayısı şu anda 0.47 olacaktı. Bu bir felaket! Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir gelir dağılımı adaletsizliğinin rakamı. Peki, sosyal yardımları ekledikten sonra kaça düşüyor? 0.42'ye. OECD ülkelerinde son sırada gelen bir rakamdan bahsediyorum size. Yani bu denli acımasız bir gelir ve servet dağılımı adaletsizliği söz konusu. Bunda bir iyileşmeye gitmek yerine, asgari ücreti açlık sınırı altında vererek aslında bu acımasız tabloyu devam ettiriyorlar. 

2026 yılı emekçiler için 2025'ten daha vahim sonuçlar doğuracak

Bu arada önemli bir nokta daha var. Bunu da dile getirdik, özellikle dikkatlerden kaçırmaya çalıştılar. Gelir vergisi tarifesi. Yani hem düşük ücret veriyorsunuz hem enflasyonla bu ücretlerin satın alma gücünü tırpanlıyorsunuz. O yetmiyor, bir de gelir vergisi tarifesiyle bu insanların çok hızlı üst dilimlere yükselip daha fazla vergi vermesini sağlıyorsunuz. Yani bu denli acımasızlık olsa olsa ancak bu Hazine ve Maliye Bakanlığının anlayışında söz konusu olabilir ki 2025 yılı boyunca bunu yaşadık. 2026 yılı boyunca da aynı bu tablo kendisini sergilemeye devam edecek. Emekçiler için, emekliler için durum 2025'ten daha vahim sonuçlar doğuracaktır. 

Eşitsizliklerin devam ettiği bir yerde yargı paketleri sadece günü kurtarmaya yöneliktir 

Yine yılın son haftasında 11. Yargı Paketi geçti. Yargı paketi enflasyonu devam ediyor. On ikincisi hazırlanıyor. Her defasında şunu ele getirdik. Yargı paketleri mevcut adalet sisteminde bir iyileşme ortaya koyacaksa önemlidir. Fakat yargı paketleri sonucunda dönüp baktığımızda adaletsizlikler devam ediyor. Ayrımcılık ve eşitsizlik devam ediyor. Özellikle İnfaz Kanunu’ndaki eşitsizliklerin devam ettiği bir yerde yargı paketleri sadece günü kurtarmaya yönelik, kamuoyunu meşgul etmeye yönelik paket olma özelliğini taşıyor. Bunun ötesinde bir şey ifade etmiyor. Evet, 50.000 insan cezaevlerinden tahliye olacak ama yıl sonuna kadar 50.000'den çok daha fazla insan cezaevine girecek. Çünkü öyle bir adalet sistemi var ki suç odaklı bir adalet anlayışı söz konusu. Suçu ortadan kaldıracak bir yaklaşım söz konusu olmadığı için, suçlu odaklı hareket eden bu sistem aslında adaletsizlik üretmeye de devam ediyor. İşte kadın cinayetleri ortada. Bu sabah Mardin'de yine iki kadın cinayetiyle uyandık ve hız kesmeden kadın cinayetleri devam ediyor. Çocuklara yönelik taciz, tecavüzler devam ediyor. Dolayısıyla dönüp baktığınızda her türlü şiddetin kol gezdiği bir ülke söz konusu.

Magazinsel operasyonlarla uyuşturucu meselesinin üstü örtülmeye çalışılıyor

Sanki TÜİK Başkanı herkese örnek oluşturuyor. Ortada devasa sorunlar var ve bunu nasıl minimize edebiliriz aklıyla herkes yaklaşıyor. Uyuşturucu meselesi o kadar yaygın bir hal almış. Uyuşturucuyla mücadele edecek bir programdan yoksun olan bu iktidar, üç beş sanatçı üzerinden magazinsel bir uyuşturucu operasyonuyla günü kurtarmaya çalışıyor. Evet, bunlar kullanıcı, kullanım da suçtur. İyi de bunlar nereden almışlar? Bunların tedarikçisi nerededir? Bu kadar uyuşturucu bu ülkede nasıl var oluyor? Uyuşturucu baronları denen bu baronlarla mücadele etmeden sürekli olarak sanatçı operasyonuyla bunu nasıl, nereye kadar sürdüreceksiniz? Bir başka TÜİK modeli de sporda. Spordan sorumlu Gençlik ve Spor Bakanı hiçbir şey söylemeden bakanlık yapabilen bir meziyete sahip. Hiçbir sorunu çözmüyor. Onun dışında bir federasyon başkanı var. O da aynı kafada. Bahis skandalı, şike skandalı, büyük bir yasa dışı bahis firmasıyla sözleşme yapmış bir kulüp söz konusu. Biz üç tane gariban futbolcuyla meseleyi örtbas etmeye çalışıyoruz. Üç tane futbolcuyu aldınız. Sanırsınız ki bu üç futbolcu yasa dışı bahis baronu. Esas meseleye odaklanmadan, esas suçlularla mücadele etmeden, suçu ortadan kaldıracak bir yapıyı inşa etmeden bu suçları sonlandırmak mümkün değil. 

2026’da Meclis yürütmenin güdümünden kurtularak çalışmalı

Evet, bunlar olsun diye 2025 yılında onlarca kanun teklifi verdik. Hepsi tahmin edeceğiniz gibi reddedildi. Hatta kayyım konusunda, bu kayyım rezaletinden kurtulabilmek adına bütün muhalefet partileri bir araya gelerek ortak bir kanun teklifi verdik. İçinde yaşadığımız sürecin bütün olumlu havasına rağmen bu kanun teklifi de raflardan inmedi. Diğer taraftan yüzlerce araştırma önergesi verdik. Birkaç tane araştırma önergesinde ortaklaşıldı. Bildiğiniz gibi Bolu Kartalkaya'daki yangın, Narin cinayeti sonrası çocuklara yönelik şiddet konusu olmak üzere birkaç tane araştırma önergesi. Ortaklaşılarak bir araştırma komisyonu kuruldu ama onun dışında kalan her şey reddedildi. Her şeyden önce 2026 yılında Meclis’in artık yürütmenin güdümünden kurtularak gerçekten ülkenin sorunlarını dikkate alan bir yerden, demokratik teamüllere dikkat eden bir yerden, muhalefetle ortaklaşan bir yerden çalışmasını arzu ediyoruz. Sorunların çözümüne dair önergelerle, kanun teklifleriyle çalışmasını arzu ediyoruz. Tabii bu da bizim hayalimiz. Umarız böyle bir meclisi hayata geçirebiliriz ve sorunlarımızı çözerek yol alabiliriz. Ben teşekkür ediyorum.

SORU: Maduro’nun Türkiye’ye gönderilmesiyle ilgili teyitli bilgiler var. Sizce bunun sebebi nedir? Neden Türkiye seçildi ve Türkiye teklif edildi? 23 Aralık’ta bu teklif yapılmış deniyor. Siz ne diyorsunuz?

Tabii bunlar iddialar. Bu iddialara bağlı olarak tabii ki Amerikalı yetkililer bir şey söylüyorsa bizim yetkililer de çıkıp bir şey söylesinler. Dolayısıyla bizim bu konuları bilmemiz çok da mümkün değil. Türkiye'deki yetkililerin bir bilgisi varsa açıklama yapmaları gerekir. Yok bu iddialar asılsızsa bununla ilgili de yine bir şey söylemeleri gerekir. Dolayısıyla biz de bizim tırnak içinde yetkililerimizin açıklamasını bekliyoruz. İşte bizim dış politikadaki yetkililerimiz sürekli kafasını Suriye'ye, SDG'ye gömdüğü için dünyada olup bitene hep bihaber yaklaşıyor. Dolayısıyla dış politikadaki yetkililerin bence bir açıklama yapması iyi olur. 

5 Ocak 2026