Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Temelli, şunları söyledi:
Madenciler Ankara’da 8 gündür hakları için açlık grevi yaparak direniyor
Ankara’nın tam da orta yerinde madenciler 8 gündür açlık grevi yaparak direniyor. Doruk Madencilik’e bağlı olarak çalışan madencilerin haklarının nasıl gasp edildiğini defalarca dile getirdik. Hem maaşlarına hem kıdem tazminatlarına hem de diğer haklarına yönelik şirketin yapmış olduğu icraat ortada. Buna karşılık da madenciler demokratik bir şekilde haklarını savunuyor. Ankara’ya geldiler, Ankara’da bakanlıkla görüşmek istediler. Bakanlığın önünde açıklama yaptılar. Kurtuluş Parkı’nda oturma eylemi ve açlık grevi gerçekleştiriyorlar. Bugün yeniden bakanlık önüne gitmek istediklerinde bir polis saldırısıyla karşı karşıya kaldılar. Polis hem madencilere saldırdı hem madencilerin içinden belli kişileri gözaltına aldı. Bunların başında da Başaran Aksu geliyor. Diğer taraftan, onlara destek için gelen insanlara da biber gazıyla saldırı gerçekleştirildi. Madencilere yönelik bu saldırıları kabul etmiyoruz, bu polis şiddetini kabul etmiyoruz. Kolluk gücünün bu şekilde şiddet uygulaması bir an önce son bulmalıdır. Bu bir demokratik haktır. Madencilerin demokratik haklarını savunmalarının önüne bu şekilde geçilemez. Diğer taraftan, bu şirketle ilgili defalarca dile getirmiş olduğumuz meseleye dair hala bakanlığın gerekli adımı atmadığını ve mağduriyeti devam ettirdiğini de görüyoruz. Burada en önemli meselelerden biri Türkiye’deki maden işçilerinin durumudur. Türkiye’deki bütün madenlerde çalışan emekçilerin ciddi bir mağduriyetle karşı karşıya olduğunu çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla maden ruhsatlarını dağıtıp denetimsiz bir şekilde neredeyse bütün Türkiye sahasını madenleştiren bu iktidar, sıra madencilerin haklarını korumaya geldiğinde, adeta bu konuyu görmezden gelerek sömürünün derinleşmesine çanak tutuyor. Dolayısıyla maden işçileri sömürülmeye devam ediyor.
Madencilikte sadece emek sömürüsüyle değil doğa katliamıyla da karşı karşıyayız
Türkiye’de madencilikte mesele sadece emek sömürüsüyle sınırlı değil; çok ciddi bir doğa talanıyla, doğa katliamıyla da karşı karşıyayız. Bunların bir an önce durdurulması, adil bir geçiş programıyla madenlerin aslında rehabilite edilmesi, yeni maden sahalarına izin verilmemesi ve maden işçilerinin haklarının korunması için bir düzenlemeye acilen gidilmesi gerekiyor. Biz bunu kime söylüyoruz? İktidara söylüyoruz. İktidar bunu dinliyor mu? Hayır. Tam tersine ruhsat vermeye devam ediyor. Bütün yaşam alanlarını, ormanları, meraları, tarım arazilerini madenlere açmaya devam ediyor. Bu devam ettiği sürece de hem ekolojik yıkım hem de sömürü derinleşecektir.
Ekoloji meselesini ciddiye alan bir iktidar ülkenin altını üstüne getirir mi?
24 Nisan'da Varto'da çok güçlü bir miting yapıldı, ertesi gün de Karlıova'da yapıldı. Bu sahada, yani Varto-Karlıova hattında da yine bir maden faciasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Bölgede JES uygulamasına yönelik bir ruhsatlandırma söz konusu. Bölgedeki arazi bir tarım arazisi, bir mera. Diğer taraftan burada yaşayan insanların, Alevi toplumunun inanç merkezleri burada bulunuyor. Tüm bunları yok sayarak buraya bir ruhsatlandırma söz konusu. Mesele bununla da sınırlı kalmıyor. Biliyorsunuz burada maden çalışması yapılacak arazi tam fay hattının üzerinde ve yine bugün Bulanık’ta bir deprem gerçekleşti. 4,1 şiddetinde. Evet, düşük şiddetli olabilir, fakat o bölgenin fay hatlarının hareketli olduğunu biliyoruz. Ben buradan Bulanık halkına geçmiş olsun diyorum. Bu vesileyle de bir kez daha iktidarı uyarıyoruz. Bir deprem ülkesi olan bu ülkede bu türden izinler verilirken mutlaka dikkat edilmeli ve verilen izinler bir an önce iptal edilmelidir. Doğayı yok sayan bu ülke sonbaharda COP31 toplantısı yapacak. Yani ekoloji meselesini ciddiye alan bir görüntüyle karşımıza çıkıyor. Ekoloji meselesini ciddiye alan bir iktidar ülkenin altını üstüne getirir mi? Ekoloji meselesini, iklim krizini ciddiye alan bir iktidar bu denli iklim sorunlarını, ekolojik sorunları yok sayabilir mi? Dolayısıyla bu da olsa olsa herhalde bu ülkenin kara mizahını bize gösteriyor.
Okullardan şiddeti uzaklaştırmanın birinci yolu eğitimden şiddeti çıkarmak
Maraş'ta bir okulda katliam yaşandı. Biz de heyetimizle beraber oradaydık. Maalesef bu büyük acıyı orada bir kez daha halkımızla beraber yaşadık. Gerçekten büyük bir acıydı. Ailelere bir kez daha başsağlığı diliyorum. Acılarının dinmeyeceğini biliyorum. Ama başka acılar yaşanmaması için de tüm topluma, siyasete bir kez daha duyarlılık çağrısı yapmak istiyorum. Gerçekten okullarda şiddet var. Toplumda olan şiddet okullara da yansıyor. Dolayısıyla şiddetle mücadele etmek zorundayız. “Şiddetsiz toplum, güvenli okul” diye sendikaların mücadelesi var. Biz de bunu defalarca dile getirdik. Okullardan şiddeti nasıl çıkarabiliriz? Okullarda şiddeti çıkarmanın yegane yolu güvenlik tedbirleri değildir. Çünkü o günden bugüne sadece konuşulan bu. Bakan da aynı şeyleri söylüyor, diğer birçok yapı da aynı şeyi söylüyor. Okullarda nasıl güvenlik alırız? Yok X-ray cihazı koyacağız; yok kapıya güvenlik görevlisi koyacağız, korucu koyacağız, jandarma koyacağız, çavuş koyacağız. Yani hala militarist bir akılla meselenin hallolacağını sanan bir zihniyet var karşımızda. Evet, okulların güvenliği önemli ve bu güvenlik mutlaka sağlanmalı. Ama güvenliği sağlamanın yegane yolu okullardan şiddeti uzaklaştırmaktan geçiyor. Toplumda da şiddeti bir an önce bertaraf etmekten geçiyor. Okullardan şiddeti uzaklaştırmanın birinci yolu eğitimden şiddeti çıkarmak. Müfredata bakın. Adeta bir askeri okul müfredatı. Her türlü savaş tarihi, her türlü hamaset, milliyetçilik ve ırkçılıkla bezenmiş bir müfredat var. Zaten şiddeti davet eden bir müfredat. Dolayısıyla bu denli ırkçı bir anlayışla düzenlenmiş bir müfredat ister istemez çocukları şiddete yönlendiriyor.
Şiddetle mücadele etmek için her şeyden önce silahlardan arınmak gerekiyor
Diğer taraftan Türkiye'de çocukluk hallerine bakmak lazım. Çocuklar zaten çok ciddi bir pasif şiddetin etkisi altında. Nedir bu? Çocuklar aç, çocuklar yoksul. En ciddi şiddet besleyici mekanizmalardan olan yoksullukla mücadele etmediğiniz sürece, çocuklara bir öğün sağlıklı yemek verme meselesini halletmediğiniz sürece aslında şiddet bu şekilde de besleniyor. Diğer taraftan okul dışında çalışan çocuklar var, diğer taraftan suça sürüklenen çocuklar var. Yani çocukların içinde bulunduğu bu iklimi muhakkak dikkate almak ve topyekün şiddetle mücadele etmek gerekiyor. Tabii Türkiye'de bir başka gerçeklik daha var. Son Maraş olayından sonra dönüp aileye baktık, çocuğa baktık, çocuğun kimliği üzerinden değerlendirmeler yaptık ve meseleyi sanki münferit bir olaymış gibi ele aldık. Hayır, mesele münferit bir olay değil. Meselenin bir boyutu da bireysel silahlanmadır. Evet, o evde yedi silah çıktı ama Türkiye'deki neredeyse bütün evlerde silah var. Türkiye'de resmi kayıtlara göre 30 milyondan fazla bireysel silah söz konusu. Bunun sadece 4,5 milyonu ruhsatlı. Ruhsatsız silah rakamı 30 milyona yakın. Bu denli silahlanmış bir toplumda şiddetle mücadele etmek adına her şeyden önce silahlardan arınmak gerekiyor.
Meclis’in gündemi halkın gündeminden kopuk
Meclis’in gündemi tahmin edeceğiniz gibi halkın gündeminden yine kopuk. Daha önce de burada dile getirdiğimiz bir torba yasa bu hafta Meclis’e geliyor. Daha önce gündeme getirdik. Gelmek üzereydi ve hiçbir açıklama yapılmadan yasa geri çekildi. Şimdi yeniden önümüze geliyor. Yasanın başlığı Tapu Kanunu. İçinde birçok farklı düzenlemeyi barındırıyor. Bir kere, yasa yapma tekniği açısından torba yasa ısrarı devam ediyor. Torba yasa her şeyden önce yasamanın gerçek anlamda faaliyetlerini ortadan kaldıran, demokratik bir yasa yapma olanaklarını yok sayan, Meclis’i ve muhalefeti adeta bu yolla bir şekilde bypass eden bir anlayış. Bu yasada da yine aynı meseleleri görüyoruz. Altını çizdiğimiz önemli bir konu var. Bu tür yasalar ilgili komisyonlarda muhakkak tartışılmalı. Alt komisyonlar varsa muhakkak oralarda da görüşülmeli ve bu şekilde Genel Kurula gelmeli. Oysa torba yasa söz konusu olduğunda bunların hepsi bypass edilebiliyor.
İktidar her şeyi merkezileştiren bir anlayışla önümüze kanun getiriyor
Bu kanuna baktığımızda her şeyden önce şunu söyleyebiliriz ki bir rant kanunudur. Hiç öyle dile getirildiği gibi, deprem riski olan bir ülkede yapı güvenliğini dikkate alan bir yaklaşımın söz konusu olduğunu söylemek mümkün değil. Bu bir rant kanunudur. TOKİ müteahhitleri için hazırlamış bir kanundur. TOKİ müteahhitlerine daha fazla rantın nasıl aktarılacağına dair kafa yorulmuş, acele kamulaştırma üzerinden hazırlanmış bir kanun. Yerel yönetimleri ve yerel demokrasiyi zaten gündemine almayan bu iktidar, giderek daha fazla yerel yönetimleri dışlayan bir yerden ve her şeyi merkezileştiren, her şeyi ranta hapseden bir anlayışla bu kanunu önümüze getiriyor. Ne sivil toplum örgütlerini ne akademiyi ne bilim insanlarını ne bu konunun uzmanlarını ne de odaları dikkate almayan; hatta onların yetkilerini kısıtlayan, her şeyi merkezileştiren bir anlayışla bir kanun teklifi önümüze geliyor.
Yargı paketinde toplumun beklentilerini karşılayacak hiçbir şey göremiyoruz
İnsanlar bunu mu bekliyor? Yok. Neyi bekliyor insanlar? Özel yasayı bekliyor. "Müstakil Yasa" dedikleri, "Kod Yasa" dedikleri, "Süreç Yasası" denen, birçok isim verilen yasayı bekliyor. Çünkü bu yasaya bağlı olarak başka beklentiler de var toplumda. İnfaz kanunu bekliyor insanlar. Cezaevlerinin durumu ortada. Cezaevlerinde şu anda kapasite aşımı 109.000 insana ulaşmış durumda. Cezaevlerinde insanlar üst üste yatıyor. Hijyen koşulları yok. Durum bir felaket. Bu meseleden başlamak yerine, 12. Yargı Paketinin içinde akla hayale gelmeyecek bir sürü ceza uygulaması söz konusu. Bunlar olacak ama içinde infaz kanunu olmayacak. Yine toplumun beklentilerinin karşılanmadığı bir yargı paketi geliyor. Diğer on bir yargı paketinde nasıl ki hiçbir beklenti karşılanmadı, on ikincisinde de karşılanmayacak. Bu yargı paketinde acaba toplumun beklentileri ne kadar karşılanacak diye bakıyoruz ama hiçbir şey göremiyoruz.
Bütün siyaseti müzakere zeminine bir kez daha davet ediyoruz
Ramazan Bayramından önce iktidar dedi ki bayramdan sonra yasalar Meclis’e gelecek. Ramazan Bayramını geride bırakalı bir ay oldu. Önümüzde Kurban Bayramı var. İki bayram arasındayız. O zaman şimdi iktidardan şu sözü duymak istiyoruz. Çıksınlar desinler ki biz bu yasaları bayramdan önce yapacağız ve bu bayram da bu Kurban Bayramı olacak. Yani öyle sadece ve sadece temennileri dile getiren bir konuşma değil. “Bu özel yasayı bayramdan önce yapacağız ve bu yasayla beraber beklentileri karşılamanın ötesinde artık İnfaz Kanunu’nda da Terörle Mücadele Kanunu’nda da Türk Ceza Kanunu'nda da gerekli düzenlemeleri yapacağız” desinler. İşte beklenti budur. Bizim de beklentimiz budur. Bununla ilgili olarak DEM Parti zaten bugüne kadar üzerine düşeni yaptı, yapmaya da devam edecek. Artık bir müzakere zemini var. Kabul edin ya da etmeyin. Bu müzakere zeminini değerlendirmek zorundayız. Bu müzakere zeminini etkin bir şekilde kullanmak zorundayız. Sadece DEM Parti’nin çabasıyla olmaz. Bütün siyaseti bu müzakere zeminine bir kez daha davet ediyoruz. Ama bu sefer artık bir icraat yapmak için davet ediyoruz. Başta da iktidarı davet ediyoruz. Yasalar konusunda adım atılmasını istiyoruz. Her şey de facto olmaz, artık bunun adının konulması lazım.
Müzakerenin sağlıklı işleyebilmesi için Öcalan’ın koşullarının sağlıklı hale kavuşturulması gerekiyor
İki tane mesele çok önemlidir. Birincisi siyasi anlamda müzakerenin gereğini yapmak. Yani her şeyden önce müzakereyi demokratik bir müzakere zeminine kavuşturmak gerekir. Bu da Sayın Öcalan'la yapılacak olan müzakerelerin bugüne kadar sürdürüldüğü biçiminin artık çok daha demokratik bir zemine taşınmasıdır. Bu müzakerenin sağlıklı işleyebilmesi için Sayın Öcalan'ın yaşam ve çalışma koşullarının gerçekten sağlıklı bir hale kavuşturulması gerekiyor. Dolayısıyla, bu müzakere sürecinin en verimli ve etkin çalışmasının birinci koşulu budur. Kendisi muhataptır, başmüzakerecidir, siyasi muhataptır. Ama artık bu sadece de facto olarak değil, yasal bir zemine de kavuşmak zorundadır. İkincisi, beklenen bu “Temel Yasa”, “Kod Yasa”, “Özel Yasa”, “Müstakil Yasa”, artık bunun adına da bir netlik gerekiyor. Bu yasa artık Meclis’e gelmelidir, hazırlanmalıdır. Bu yasanın, bu kanun teklifinin nasıl hazırlanacağına dair de önerimiz sağlıklı bir müzakere zemininde hazırlanması yönündedir. Muhalefete de iktidara da önemli sorumluluklar düşüyor. DEM Parti olarak buradan bir kez daha bu sorumluluk çağrısını yapıyoruz.
Mehmet Şimşek’in programı gerçek anlamda başarısız olmuştur
Son olarak da ekonomiye değinmek istiyorum. Merkez Bankası faizleri yüzde 37’de sabit tuttu, değiştirmedi. Hatta açıklamalarından şunu anlıyoruz ki enflasyondaki beklentilerde eğer bir değişiklik olursa -ki anladığımız kadarıyla olumsuz yönde bir değişiklik- sıkılaştırma politikalarına devam edecekler. Buradan şunu anlıyoruz. Program başarısız olmuş. Bu bir kez daha teyit edildi. Defalarca dile getirdik, bu program başarısız dedik. İşte faizlerin hala %37'de tutulması da bunu gösteriyor. Tabii hem Hazine ve Maliye Bakanında hem de Merkez Bankası Başkanında bahane çok. Şimdi de İran savaşını bahane ediyorlar. Uluslararası tedarik zincirlerindeki gelişmeleri bahane ediyorlar ama esas mesele programın başarısızlığıdır. Program gerçek anlamda başarısız olmuştur. Bakın, biz bunu söylüyorduk. En sonunda iktidara yakın, hatta yakından öte bir basın organı da bunu manşetine taşıdı. “Program çökmüştür, Şimşek başarısız olmuştur” dedi. Demek ki gerçekten bu başarısızlık konusunda artık buluşuyoruz.
Finans sermayenin lehine sürdürülen bir program
Tabii onların yaklaştığı yer ucuz kredi, ucuz kamusal kaynak bulamıyoruz yakınması. Diğer taraftan da aslında finans sermayenin lehine sürdürülen bir program. Dolayısıyla emekçiden yana, yoksuldan yana, halktan yana bir taleple bu manşeti atmıyorlar. Bunu çok iyi biliyoruz. Ama biz DEM Parti olarak halktan yana, emekten yana bir program için bir an önce bir ek bütçe ve bu ek bütçeye bağlı olarak adaletsiz vergi sistemini bir nebze ortadan kaldıracak bir vergileme yapılmasını, halkın ihtiyaçlarının bir an önce karşılanmasını istiyoruz. Yani bu programın sonlandırılmasını istiyoruz. Bakın, diğer taraftan da İstanbul Finans Merkezi'nin cazibe merkezi haline getirilmesi konuşuluyor. İstanbul Finans Merkezi'ne 3,5 milyar dolar gitti. İstanbul'u zaten bir beton çöplüğüne çevirmiş olan bu iktidar bir de tam orta yerine bunun abidesini dikti. Bir çöplük abidesidir. Bomboş bürolar. İnsanlar varmış gibi sabaha kadar elektrikleri yakıyorlar. İsrafın boyutu inanılmaz. Dolayısıyla İstanbul Finans Merkezi bir cazibe merkezi falan olmaz, aslında bu beton zihniyetinin utanılacak bir anıtı olabilir. Oysa bu ülkede ciddi bir yoksulluk var. Bu kaynaklar yoksullukla mücadeleye aktarılmış olsaydı, bugün belki de çocuklara bir öğün yemeği de verebilirdik, işsizlikle mücadele de edebilirdik.
Silahlanmaya ayrılan tabloyla yoksullukla mücadele edemezsiniz
Türkiye'deki işsizlik rakamlarının ne denli yüksek olduğunu buradan defalarca dile getirdik. Bugün yeni bir rapor açıklandı. Bu raporda kısmi işsizliğe dair bir çalışma var. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun araştırması Türkiye'deki kısmi işsizliğin %21'e çıktığını söylüyor. Türkiye'de yasal olarak mesai 45 saattir ama 45 saat çalışanı bulmakta zorlanırsınız. İnsanlar çoğunlukla 45 saatin üzerinde çalışıyor. Aldıkları ücret asgari ücretin altında bile kalabiliyor. Her üç çalışandan biri bu kısmi işsizlik girdabında. Buna daha çok kadınlar maruz kalıyor. Dolayısıyla Türkiye'de yoksulluk dediğimiz şeyin bir önemli nedeni de işte istihdam alanında yaşananlar. Peki, bu alanda bir düzenlemeye gitmek, gerçekten 45 saat uygulamasını çok ciddi bir şekilde hayata geçirmek mümkün olsaydı ne olurdu? Türkiye'de 3 milyon yeni istihdam alanı yaratılabilirdi. Oysa ucuz emek cennetine çevrilen bu ülkede, insanlara 45 saatin üzerinde çalışmayı zorunlu kılarak kısmi işsizlik yöntemleriyle aslında nöbetleşe yoksulluğu dayatan bu anlayış bugün yaşadığımız manzarayı ortaya çıkarıyor. Bireysel silahlanmadan bahsettik. Kaynaklar nereye gidiyor sorusunun bir yanıtı da silahlanmadır. İstanbul Finans Merkezi'ne 3,5 milyar dolar harcayan bu iktidar sadece geçen yıl silahlara 30 milyar dolar harcamış. Evet, sadece silahlanmaya 30 milyar dolar. Tüm güvenlik harcamalarına baktığınızda 50 milyar doları buluyor. 10 yılda silahlanmaya ayrılan kaynak %100 artmış. Dolayısıyla böyle bir tabloda yoksullukla mücadele de edemezsiniz, hiçbir programı başarıyla da sürdüremezsiniz.
Soru: Meclis'te yapılacak vergi düzenlemeleri ile birlikte 8. varlık barışının çıkarılması konuşuluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de Özgür Özel'in MYK toplantısında “Tutuksuz yargılama yoksa bizim masada oturmamızın bir anlamı yok” dediğine ilişkin ne söylemek istersiniz?
Ülke bir yandan emek cehennemine diğer yandan vergi cennetine çevriliyor
Şimdi her şeyden önce bu kaçıncı varlık barışı? Biz varlık barışı istemiyoruz, toplumsal barış istiyoruz. Barış istiyoruz. Zaten bir ülkede barış ve toplumsal barış yoksa siz varlık barışıyla ekonomiyi düzeltemezsiniz. Varlık barışı dediğiniz nedir? Kayıt dışı ekonomiyi kayda davet ediyorsunuz. Yani siz zaten vergileyememişsiniz. Dolayısıyla sıkıntı burada. Buraya af çıkaracağınıza toplumun beklediği genel affı çıkarın. Toplum genel af bekliyor, değil mi? Toplumsal barış için atacağınız adım başka yerde ama siz hala varlık barışı peşindesiniz. Kaldı ki Şimşek mimarilerden bahsetmiş. Bütün aklı sermaye lehine düzenlediği mimaridir. Sermaye lehine bu düzenlemelerle gelinen nokta işte ortadadır. Bakın, size sadece bir rakam vereyim. Varlık barışının yanı sıra vergilerde de indirime gitmek istiyorlar. Özellikle hangi vergilerde? Kurumlar Vergisinde. Kurumlar Vergisinin oranı %25'tir. Efektif vergi yükü sadece %13’tedir. Efektif vergi yükü bile kurumlara fazla geliyor herhalde ki hala orada indirime gidiyorlar. Peki, siz kurumlardan almadığınız vergiyi nereden alacaksınız? Kurumlardan almadığınız vergiyi işte emekçinin sırtına yüklediğiniz yüklerle oluşturacaksınız. Ya da insanlar seyahat ederken aldığı bilete ödeyecek, içtiği suya ödeyecek, aydınlanırken yaktığı elektriğe ödeyecek. Dolayısıyla size bu şekilde vergi ödemeye devam edecek. Yani verginin yükü yoksulun üzerinde kalacak. Vergi yükünü taşıması gereken kesim için de hala indirime gidiyorsunuz, varlık barışı diyorsunuz. İşte ülkeyi bir emek cehennemine çevirirken öbür taraftan da bir vergi cennetine çeviriyorsunuz. İstanbul Finans Merkezi'ne davetin aslında altında yatan da bu, cazibe sözcüğünün altında yatan da bu. Yani cazip hale getireceğim size diyor sermayeye. Cazip hale nasıl gelir sermaye için? Vergi yoksa, teşvik varsa cazip gelir. Kaynaklar sermayeye aktarılırsa cazip gelir. Yetmedi mi bu kadar kaynak aktarmak sermayeye? Olmuyor. Bu sermayeye biz kaynak aktardıkça sermaye kaynağı kaçırıyor demek ki. Siz varlık barışı istiyorsanız eğer işin mantığı bu.
Masadan kalkmak değil, masaya sağlam oturmak meseleleri çözmek için önemlidir
Diğer konuya da yarın grup toplantımızda Tülay Başkan değinecek. Ama şunu söyleyebilirim. Masadan kalkmak değil, masaya sağlam oturmak meseleleri çözmek için önemlidir. Tabii tutuksuz yargılama bizim başından beri savunduğumuz bir şey. Bizim hukuk anlayışımız, demokrasi anlayışımız zaten buna dayanıyor. Tutuksuz yargılama olmalı. Bunun en büyük mağduru olan partiyiz. Arkadaşlarımız Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ 10 yıldır cezaevinde AİHM kararlarına rağmen. Bunun en temel nedeni tutuklu yargılanmaları. Karara rağmen tam tahliye edilecekken yeni tutuklama bahanesi uydurulmuştu Demirtaş’ın içeride tutulması için. Yüksekdağ için de böyle. Birçok arkadaşımız için böyle. Can Atalay için de böyle. Dolayısıyla biz bu konuda çok net bir şekilde bunu savunageldik, savunacağız da.
27 Nisan 2026
