Temelli: Ülkede açlık sınırı istikrarlı bir şekilde yükseliyor

Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, güncel gelişmelere ilişkin Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Temelli, şunları söyledi: 

Doruk Maden işçilerinin hakkı verilmeli 

Bugün bayağı yoğun bir gündem var. Fakat Meclis bugün çalışmayacak bütün bu yoğun gündeme rağmen. Her şeyden önce Doruk Maden işçileri bugün saat 12:00’de bir açıklama bekliyor. Umarım 15 Mayıs’ta olduğu gibi yine maden işçileri aldatılmaz. Çünkü biliyorsunuz 15 Mayıs’ta maden işçilerinin bütün hakları ödenmiş olacaktı. Üç bakanın bir arada bu sözü vermesine rağmen işçilerin hiçbir hakkı yine ödenmedi. Dolayısıyla işçiler bu haklarını alabilmek için yeniden bir eylem yapmak istedi, Yıldızlar SSS Holding’in önüne gelmek istedi. Fakat buna izin verilmedi. Şu anda madenciler Beypazarı’nda eylemlerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Bir an önce artık madencilerin hakları verilmeli.

İran’da Kürtlere ve muhaliflere yönelik idamlar kabul edilemez

Bir başka önemli konu. Bildiğiniz gibi Ortadoğu’da savaş devam ediyor. Her ne kadar ABD-İsrail-İran arasında bir ateşkes söz konusu olsa da henüz bu ateşkesin nereye evrileceği belirsizliğini korumakta. Emperyal güçlerin Ortadoğu’ya sürekli savaşı dayatmasının yanında, Ortadoğu’daki otoriter rejimlerin de halklara zulmü bitmek bilmiyor. İran rejimi dünyada en çok idam cezası veren, idamı en fazla uygulanan bir ülke. İran’da Kürtlere ve muhaliflere yönelik idamlar kabul edilemez. Bu otoriter ve baskıcı rejim, başta Kürt halkı olmak üzere İran halklarına idam cezaları yoluyla uyguladığı baskıya artık son vermelidir. Buradan bu çağrımızı bir kez daha yapıyoruz. Tabii çağrımızı Birleşmiş Milletlere de yapıyoruz, Avrupa Konseyine de yapıyoruz, bütün ülkelere de yapıyoruz. İran rejiminin bu savaş suçuna, bu insanlık suçuna karşı mutlaka ses çıkarmaları, inisiyatif almaları ve idamları durdurmaları konusunda çağrımızı yineliyoruz. 

Türkiye iklim kriziyle mücadele etmek yerine çöp dağlarıyla mücadele ediyor 

Meclis’te dün Toprak Kanunu görüşülüyordu. Bu kanun Türkiye'nin ekilebilir arazilerini, meralarını ve ormanlarını dikkate alan, bunları geliştirmeye çalışan, ekilebilirlik düzeyini artırmaya çalışan bir kanun değil. Tam tersine ne kadar ekilebilir arazi varsa madenlere açan bir zihniyetin önümüze getirmiş olduğu bir kanun. Diğer taraftan bildiğiniz gibi Türkiye ciddi bir iklim krizi yaşıyor, ekolojik yıkım yaşıyor. Dünya iklim krizinin önemli bir parçası Türkiye. Nasıl mı parçası? İklim krizi dediğimizde aklımıza gelen en önemli şey sera gazı etkisi. Sera gazı etkisine katkı yapan ilk 20 ülke arasında Türkiye de var. Bu konuda bırakın hız kesmeyi, sera gazı etkisi giderek artıyor. Geçen yıla göre bu %5,63 artmış durumda. Dolayısıyla iklim krizine böyle bir katkı koyan bir ülke. Bununla mücadele etmek yerine çöp dağlarıyla mücadele ediyoruz. Adeta iklim kriziyle mücadelenin bir karikatürünü gösterip fosil yakıtlardaki ve madencilikteki ısrarıyla iklim krizine katkı sunmaya devam ediyor. Tabii bunun karşılığında da Türkiye ciddi bir ekolojik kırımla karşı karşıya. Bakın, Türkiye'yi bekleyen çok büyük riskler var. Özellikle bilim insanlarının da altını çizdiği gibi önümüzdeki dönemde ciddi bir kuraklık riski söz konusu. Bununla birlikte orman yangınları söz konusu. Orman yangınlarını önlemeye yönelik hiçbir tedbir almayan bu iktidar, yaz dönemindeki bu riski bugünden görmek yerine Toprak Kanunu gibi kanunlarla aslında yangınlara davetiye çıkarıyor.

Türkiye COP31 ile ticareti artırmanın peşinde

Diğer taraftan çok ciddi bir gıda krizi var. Ülkede zaten ciddi bir gıda enflasyonu var ama bu işin ekonomik boyutu. Gıda krizinin en önemli boyutu ise beslenme, açlık meselesi. Türkiye’de artık açlık meselesi gözlenmekte. Açlıkla mücadele eden nüfus oranı giderek artmakta. Fakat iktidar bu konuda açlıkla mücadele programı ile tarım programını birleştirmek yerine, tarım arazilerini adeta betonlaşmaya açmaya devam ediyor. Bütün bu gelişmelerin yanında ironik bir şekilde Türkiye COP31’e hazırlanıyor. COP31’e hazırlanırken yaptıkları da ne denli çarpık bir zihniyete sahip olduklarını bize gösteriyor. COP31 için o kadar büyük bir verimli tarım arazisini otoparka çeviriyorlar ki adeta aklımızla alay ediyorlar. Antalya gibi bir yerde verimli tarım arazilerinin üzerine otopark yapmak nasıl bir anlayıştır, varın siz düşünün. Ve burada COP31’i gerçekleştirecekler. Bakanın açıklamalarına baktığınızda anlıyorsunuz ki bakan olsun, iktidar olsun COP31’den de ticari bir yarar sağlama peşinde. Yani bu meseleye yaklaşırken iklim krizi ya da ekolojik yıkımla mücadele gibi bir öncelikleri yok. COP31 çerçevesinde ticari yarar elde etmenin, ticareti artırmanın peşinde olduklarını görüyorsunuz.

Torba yasa geleneği yasamanın demokratik çalışmasını engelliyor

Dün Plan ve Bütçe Komisyonundan bir kanun teklifi geçti. Öyle tahmin ediyoruz ki bu kanun teklifi gelecek hafta Meclis gündemine gelecek. Plan Bütçe Komisyonu üyeleri ne iş olsa yaparız üyeleri. Yani öyle ki bu komisyondan geçmeyen bir kanun teklifi yok. Bir torba hazırlanıyor, o torbanın içine her şey konuyor ve Plan Bütçe Komisyonu üyelerinin önüne geliyor. Plan Bütçe Komisyonunun aslında esas uğraşı bütçe kapsamında yapılması gereken işler olmalı ama dönüp baktığınızda torbanın içinde yok yok. Basın İlan Kurumunu ilgilendiren, polislerin özlük haklarını ve kıdem tazminatlarını ilgilendiren, orman arazisine yaşlılar için rehabilitasyon merkezlerinin inşasını ilgilendiren her şey bunun içinde var. Aslında bu bir gelenek oldu. Yani torba yasa geleneği artık yasamanın işlevsel, etkin ve demokratik çalışmasını engelleyen bir yöntem olarak sürekli karşımıza çıkmakta. Bu kanun teklifinde de bunu görüyoruz. Dolayısıyla bu yöntemle hem yasamanın demokratik, etkin, verimli çalışması engellenmekte hem de torba yasa eliyle toplumun ihtiyaçlarını gidermek yerine tam da iktidarın hesaplarına hizmet edecek bir yasa tekniği uygulanmakta.

Komisyonda görüşülecek kanun teklifi ile Kızılay ticari bir kurum haline getirilmek isteniyor 

Bugün Meclis’te bir başka komisyon daha çalışıyor. Onların da önünde bir kanun teklifi var. Öyle tahmin ediyoruz ki o komisyondan da geldiği gibi geçecek. Çünkü komisyonlarda muhalefetin iradesine ve görüşlerine hiçbir zaman yer verilmiyor. Hiçbir değişiklik önergesi kabul edilmiyor. Bugün İçişleri Komisyonunda Kızılay’a ilişkin kanun teklifi görüşülecek. Küçük bir paket. Derdi ne? Herhâlde çadır satma yöntemleri üzerine olsa gerek. Çünkü Kızılay'a öyle bir yetki verilecek ki Kızılay dünyada eşi benzeri görülmemiş bir tekel haline gelecek. Neden eşi benzeri görülmemiş? Dünyanın hiçbir yerinde bir sosyal program tekelleştirilemez. Tam tersine yaygınlaştırılır, olabildiğince paydaşı artırılır. Oysa Türkiye'de Kızılay tekelleştiriliyor. Hangi konuda? Sosyal yardımlar konusunda. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı veri bankası da sosyal yardım veri bankası da bu kurumun hizmetine sunulacak. Tabii burada iki tane mesele var. Bunlardan birincisi Kızılay'ı daha ticari bir kurum haline getirmek ve bu ticari kurum eliyle de rant paylaşımını merkezileştirmek.

İktidar Kızılay Kanun Teklifi ile yoksulluğu yönetmek istiyor 

Dolayısıyla belediyelere, yerel yönetimlere, sivil topluma açılacak olan bir alan daraltılıyor. Peki, bunun ne mahzuru olabilir? Çok ciddi mahzurları olur. Nereden biliyoruz? Son yaşadığımız büyük depremden biliyoruz. O büyük deprem olduktan sonra 48 saat boyunca kimse gitmedi oraya. İddia ediyorlar hemen gittik diye. Hemen gidilmediği için on binlerce insan hayatını kaybetti. Kızılay neredeydi? Yoktu. AFAD bile gidemedi. Kızılay gittiğinde de çadır sattı. Dolayısıyla bu rezaleti yaşamış bir ülke şimdi böyle bir kanun teklifini önümüze getiriyor. Diğer taraftan tabii bu veri bankasını sadece Kızılay’ın tekeline bırakmak, sosyal yardıma ulaşması gereken insanların bilgilerini kapatmak yoksulluğun yönetilmesi anlamına geliyor. Özellikle de seçim hesapları üzerinden yönetilmesi. Çünkü çok iyi biliyoruz ki yoksullara seçimlere yaklaşıldığı zaman ulaşılıyor. O paketler o kapılara bırakılıyor. Dolayısıyla İşkur eliyle, Kızılay eliyle, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı eliyle yoksullarla bu türden ilişkiler kurarak; yoksullukla mücadele yerine yoksulluğu yöneterek seçim hesapları yapan bir zihniyet karşımıza çıkıyor. Şimdi Kızılay eliyle de bu bir kez daha karşımıza çıkmış durumda.

Ülkede açlık sınırı istikrarlı bir şekilde yükseliyor 

İktidarın bu yöntemlerle yol almaya çalıştığı bir ülkede ekonomide herhangi bir düzelme beklemek tabii ki mümkün değil. Yoksulluk rakamlarının önemli göstergelerinden biri her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı ve her ay düzenli olarak, istikrarlı olarak yükseliyor. Belki de ülkedeki tek istikrarlı kalem bu. İstikrarlı olarak açlık sınırı yükseliyor, istikrarlı olarak yoksulluk sınırı yükseliyor. Açlık sınırı 35.000 liraya, yoksulluk sınırı 115.000 liraya çıkmış durumda. Türk-İş'in verileriyle açıklandı bu rakam. Dolayısıyla düzenli artıyor, istikrarlı bir şekilde artıyor. Fakat ekonominin her alanında ciddi bir istikrarsızlık söz konusu. Tabii ekonomideki bu istikrarsızlık sosyal yaşamı da siyasi yaşamı da etkiliyor. Toprak Mahsulleri Ofisi hububat alım fiyatlarını açıkladı. Dile getirdik, kabul edilemez bir rakamdır dedik. Ziraat odaları da 35-40.000 lira beklentilerine karşılık 16.000 liranın açıklanmış olmasının kabul edilemez olduğunun altını çizdi. %22'lik bir artış söz konusu. Desteklemede de aslında insanları aldatan bir yöntemle hesaplama yapıyorlar. Dekar başına verilen desteği ton başınaymış gibi çarpıtarak, orada bir aritmetik hileye başvurarak bunu topluma açıklıyorlar.

Şimşek hayal satmaya devam ediyor 

Gıda krizinin ve açlığın olduğu, açlık sınırının bu düzeye geldiği bir yerde tarımı gerçek anlamda desteklemek yerine, tarım alanını da yoksullaştıran bir yaklaşımı bu açıklanan fiyatlarda görüyoruz. Kaldı ki bu %22'lik hedef nereden geliyor? Mehmet Şimşek'in hayali programından geliyor. Çünkü Şimşek ve Merkez Bankası Başkanına göre yıl sonu enflasyon hedefi %22'ydi. Şu anda bu hedef %40'a doğru ilerliyor. Fakat alımlarda %22 açıklanıyor. Bir de bu fiyatı verseler bile çiftçinin ürünü teslim ettikten sonra bu alacağına ulaşması 45 gün sürüyor. Oysa çiftçi mazotu ve gübreyi peşin alıyor. Peşin alamadığı zaman da borçlanıyor ve çiftçiye Ziraat Bankası acımasız bir faiz uyguluyor. Çiftçi alacağını da 45 gün geç alıyor. 45 gün geç verdiği şeyin faizini veriyor mu? Hayır. Ama sermayeye faiz verme konusunda hiç geciktiğini görmedik bu iktidarın. Dolayısıyla da ülke ekonomisinin bir tablosu çiftçiye yönelik bu uygulama. Ama dönüp baktığımızda hayal satmaya devam ediyorlar.

Finans kapital büyüdükçe ekolojik kırım ve emek sömürüsü de büyüyor 

Ekonomi kurmayları şöyle bir övünçten bahsediyorlar. Diyorlar ki biz 23 çeyrektir kesintisiz büyüyoruz. Büyüyorsunuz da ne oluyor? Bu ülke 23 çeyrek boyunca kesintisiz büyüdü de neden biz bu istikrarsızlığı, bu krizleri yaşamaya devam ediyoruz? Çünkü Türkiye'nin büyümesi bir kere yeterli değil, ikincisi sağlıklı değil, üçüncüsü adaletli değil. Çünkü ülke ölçeğinde maksimum büyümenin %1 ya da 3 değil, %5,5 %6 düzeyinde olması gerekiyor. Peki, neden böyle büyüyemiyorsunuz? Çünkü kaynakları sağlıklı ve doğru bir şekilde tahsis etmiyorsunuz. Finans sermayeyi ve verimsiz yatırımları o kadar çok destekliyorsunuz ki, öyle büyük bir israf ve talan ekonomisi içindesiniz ki zaten buradan sağlıklı bir büyüme ortaya çıkarmanız mümkün değil. İkincisi sağlıklı değil. Sağlıklı olsaydı, bugün yapısal sorun olarak karşımızda duran enflasyon ve işsizlikle mücadelesini başarmış, işsizliği %3'lere enflasyonu da tek haneli rakamlara çoktan çekmiş olurdunuz. Enflasyon %40'larda, işsizlik TÜİK'e rağmen %8'lerin üzerinde. DİSK’in araştırmalarına göre ise geniş tanımlı işsizlik %30'larda. Demek ki hiçbir yapısal sorunu çözememişsiniz. Neden büyüyorsunuz? Büyüdükçe enflasyon büyüyor, işsizlik büyüyor, cari açık açılıyor, bütçe açığı büyüyor. Demek ki bu büyüme sağlıklı bir büyüme değil. Üçüncüsü adaletli bir büyüme değil. Çünkü büyüdükçe gelir dağılımındaki adaletsizlik de büyüyor, servet dağılımındaki uçurum da artıyor. Dolayısıyla da emekli maaşlarına, asgari ücrete, bu ülkede yaşanan bütün adaletsizliklere baktığımızda işte bu adaletsiz büyüme programının yansımalarını görüyoruz. Finans kapital büyüyor, enerji sektörü büyüyor, rant alanları büyüyor, maden şirketleri büyüyor. Tabii bunlar büyüdükçe de ekolojik kırım bir taraftan, emeğin sömürüsü diğer taraftan, adaletsizlik de bir başka taraftan büyümeye devam ediyor. Bu program başarısızdır ama bu programdan öte neoliberal politikalara bu denli sevdalı olan AKP iktidarı başarısızdır. 

Daha fazla cezalandırmaya ve hak gaspına dair bir yargı paketi bizi bekliyor

Bütün bu tabloya karşılık toplumun beklentileri başka yerde. Toplum adalet istiyor; ekonomide adalet istiyor, siyasette adalet istiyor, her şeyden önce gerçek anlamda bir adalet istiyor. Gerçek anlamda bir adalet istediği için de Meclis’e bakıyor ve Meclis’ten beklentileri var. Öncelikle tabii yargı alanına yönelik beklentiler. Biliyorsunuz 12. Yargı Paketine yönelik hazırlıklar konuşuluyor. Önümüzdeki günlerde Meclis’e gelmesi bekleniliyor. Fakat 12. Yargı Paketi de diğer 11 paket gibi yine dağın fare doğurması şeklinde karşımıza çıkacak. Çünkü içinde toplumun beklentilerini karşılayacak hiçbir düzenleme yok. Tam tersine düzenlemeler var. Mesela TCK 158'de Iban mağdurları dediğimiz bir başlık var. Şimdi burada gerçekten insanların tuzağa düşürülmesi sonucu ortaya çıkmış olan çok dramatik yaşamlar söz konusu. Bunları düzenlemeye yönelik bir adım var mı? Yok. Tam tersine bu alanda cezaların artırılması söz konusu. Diğer taraftan çocuklara yönelik cezalarda artış bekleniyor. Bir başka alan da kadın haklarına yönelik, özellikle nafakanın kısıtlanmasına yönelik düzenlemeler. Daha fazla cezalandırmaya, daha fazla hak gaspına dair bir yargı paketi bizi bekliyor.

12. Yargı Paketinde adaletli bir infaz sistemi yerine daha fazla hak gaspı var

Beklentiler başkaydı. Beklentiler adaletli bir infaz sistemi konusundaydı. Beklentiler umut hakkı konusundaydı. Beklentiler yaşlı ve hasta mahpusların durumlarına dair düzenlemelere yönelikti. Beklentiler süreklileşmiş bir idam cezası gibi algılanan ağırlaştırılmış müebbetin sonlanmasına yönelikti. İnfazda bir düzenleme yapacaksanız, bir paket hazırlayacaksanız buralardan başlamanız gerekirken gidip kadınların nafaka hakkına çökmeye kalkmışsınız, çocuklara daha fazla ceza vermenin peşindesiniz. Siz suçu önleyici bir adalet sistemine sahip olmalısınız. Suça neden olan meseleleri ortadan kaldırmadığınız sürece o ülkede suçla mücadele edemezsiniz. Artık bunu öğrenmiş olmanız gerekiyor. 11 tane yargı paketi çıkardınız. Bugün ülkede her alanda suç oranının artmış olduğunu görüyoruz. Yani ekonomi programınız nasılsa yargı programınız da öyle sizin.

Meclis bir an önce özel yasayı gündemine almalıdır

Büyüdükçe ekonomik istikrarsızlık artıyor, yargı paketi çıkardıkça adaletsizlik artıyor. Artık bu zihniyete bir son vermek gerekiyor. Bu zihniyete son vermenin yolu da TCK’da ve TMK’da toplumun beklediği infaz eşitliğini, infaz adaletini gözeten düzenlemelerin yapılmasıdır. Tabii bunların yapılabilmesi için de en önemli adımın atılmasına büyük ihtiyaç var. Sürekli konuşulan ama bir türlü hayata geçmeyen bu özel yasa dediğimiz kod yasa artık bir an önce gündeme alınmalı. Meclis’in gündemine gelmeli, yasalaşma süreci başlamalı ve yasalaşmalı. Bu konuda bütün siyasi partilere ama siyasi partilerin ötesinde bütün topluma önemli sorumluluklar düşüyor. Bu sadece iktidarın inisiyatifine bırakılarak kat edilecek bir yol değil. Ama iktidar ilk adımı atmak zorundadır. Bu yasa teklifinin hangi yöntemle oluşacağı konusunda artık toplumun beklentilerine cevap verebilecek bir adımı bir an önce atmalıdır. Kendileri icra makamıdır. İcra makamı beklenti yaratmaz, beklentilere yanıt üretir. Dolayısıyla o yanıt da ancak ve ancak bir kanunla gerçekleşir. Oysa biz hala bir belirsizliği yaşamaya devam ediyoruz. Bu belirsizliğe bir an önce son vermek gerekiyor. 

Sayın Öcalan'ın demokratik müzakereyi sürdürebileceği koşullara kavuşması sağlanmalıdır 

Türkiye'deki siyasi krizde de ekonomik krizde de karşımıza çıkan en önemli meselenin Kürt meselesi olduğunu artık bütün dünya öğrendi. Bu zaten bir küresel mesele. Bugün Ortadoğu'da yaşananlar da bunu bize gösteriyor. Kürt meselesinin demokratik çözümü konusunda bu denli güçlü bir adımın Sayın Öcalan tarafından atıldığı bir dönemde, artık hem Sayın Öcalan'ın hukuki statüsüne hem de onun demokratik müzakereyi sürdürebileceği koşullara kavuşması bir an önce sağlanmalı. Bu konuda beklenen yasa da hayata geçmelidir. Bu sağlandığı ölçüde Türkiye'de diğer krizlerle mücadele etme şansı da yükselecektir. 

CHP, mutlak butlan kararına karşı demokratik bir çözüm üretmelidir 

Tabii biz bu beklentileri dile getirirken ve bunlara dair çağrıları yaparken, maalesef birileri adeta siyasi krizi derinleştirmek için elinden geleni ardına koymuyor. En son CHP’ye yönelik mutlak butlan davasıyla karşımıza çıkan bu kriz aşılamadığı sürece Türkiye'de herhalde önümüzdeki dönemde siyasi krizler çok daha karmaşık hale gelebilir. Şunu çok iyi biliyoruz ki yargı eliyle siyasete müdahale Türkiye'de hiçbir sorunu çözmedi, sorunları çok daha içinden çıkılamaz bir yere sürükledi. 2016 yılında dokunulmazlıkların kalkması sonucu başlayan süreç aslında geride bıraktığımız on yıl boyunca siyasi krizlerin en önemli damarını oluşturdu. Dokunulmazlıkları kaldıranlar aslında on yıllık bu patikanın taşlarını döşemiş oldular. HDP Kapatma Davasından Kobanî Kumpas Davasına, belediyelere atanan kayyımlardan belediye eş başkanlarının tutuklanmasına ve en son olarak da CHP’ye yönelik mutlak butlan kararına baktığınızda; bütün bunları üst üste koyduğunuzda aslında bütün tablo bu krizleri en net şekilde açıklamış oluyor. Buna bir an önce son vermek gerekiyor. Burada tabii en büyük duyarlılığı Cumhuriyet Halk Partililer göstermelidir diye çağrımızı yapıyoruz. Demokratik bir çözümü mutlaka üretmeliler. Bir an önce bu krizi demokratik inisiyatifle aşmaları Türkiye siyaseti açısından da önemli bir adım olacaktır. 

Demokrasideki müzakere aklı ile barıştaki müzakere aklı buluşmalıdır

Çünkü bu sadece bir CHP meselesi değildir. Nasıl ki geçmişte sadece HDP meselesi olmadığı gibi. HDP'ye yönelik saldırılar zamanında bütün siyasete seslenmiştik. Bu hepinizin kapısını çalacak bir anlayıştır demiştik. Şimdi haklısınız diyorlar. Madem o zaman haklıydık, şimdi aynı duyarlılığı hep birlikte gösterme zamanıdır. İşte bu amaçla Türkiye'nin her yerinde aydınlar, gazeteciler, yazarlar, duyarlı bütün kamuoyu bu meselelerin çözümü için inisiyatif almaya devam ediyor. Ama herkes şunu çok iyi biliyor. Bu meselelerin çözümündeki en önemli odak Kürt meselesinin demokratik çözümü ise bu meseleye yaklaşımda samimi olmak gerekiyor. Türkiye'de barış meselesi ile demokrasi meselesinin iç içe geçmişliği, birbirinden kopuk hareket edemezliği bu kadar açık ortadadır. Dolayısıyla demokrasi alanındaki müzakere aklı ile barış alanındaki müzakere aklı mutlaka buluşmalıdır. Bu amaçla çok çabanın olduğunu biliyoruz. Birçok heyetin, birçok insanın bir an önce İmralı'ya gidip Sayın Öcalan'la görüşmek istediğini de biliyoruz. Bu kanalların bir an önce açılmasını özellikle dile getirmek istiyorum.

13-14 Haziran’da İstanbul’da Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı düzenlenecek

Tabii bu arada bir konferanstan da bahsetmek istiyorum. 13-14 Haziran'da İstanbul'da “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” başlıklı bir konferans düzenlenecek. Aydın, yazar ve bilim insanlarından oluşan bir çağrı grubu bu konferans için bir çağrıda bulundu. Çok önemli bir konferans. Buradaki tartışmaların Türkiye siyaseti açısından önemli ve ön açıcı katkıları olacaktır. Bu vesileyle ben de bu konferansa katkı sunan herkese DEM Parti adına teşekkür ediyorum. İnanıyorum ki önemli katkılarla siyaset bundan yararlanacaktır. Sizlere teşekkür ediyorum. Sorunuz varsa alayım.

Demokratik toplum inşasını başarabildiğimiz ölçüde huzura kavuşabiliriz

SORU: Sayın Bahçeli de bir açıklama yaptı, nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de süreçle ilgili önümüzdeki dönemde planlamalar nedir? 

Yarın MYK toplantımız var. Dolayısıyla MYK toplantımızda önümüzdeki döneme dair programımızı ve planlarımızı konuşacağız. Tabii ki bizim aslında trafiğimiz hiç durmadı. Trafiğimiz devam ediyor ama önümüzdeki dönemin planlaması bu şekilde gerçekleşecek. Evet, Türkiye'nin huzura ihtiyacı var. Sayın Bahçeli'nin altını çizdiği konu önemli. Tabii bu konuda demokratik bir cumhuriyetin, demokratik bir toplum inşasının ne denli önemli olduğunu biz hep dile getirdik. Bunu hep birlikte başarabildiğimiz ölçüde herkesin özlemini duyduğu o huzura, o toplumsal barışa mutlaka kavuşacağımıza biz de inanıyoruz. Tabii bunu başarmak için de atılması gereken önemli adımlar var. Biz bu adımların atılmasında ısrarcıyız. Yargı marifetiyle bu tür müdahalelerin aslında bu huzur ortamını ya da huzur beklentilerini en çok sabote eden yaklaşımlar olduğunu düşünüyoruz.

4 Haziran 2026