Kadın Meclisi Sözcümüz Halide Türkoğlu, Çukurova Bölge Kadın Meclisleri Toplantımız öncesinde gündemdeki konulara ilişkin açıklama yaptı. Türkoğlu, şunları söyledi:
Değerli basın emekçileri, sevgili kadınlar; basın toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Daha önce de belirttiğimiz gibi tüm bölgelerde il ve ilçe kadın meclislerimizle örgütlenme gündemli bir araya geliyoruz. Bu buluşmalar kapsamında bugün de Çukurova Bölge Toplantımızı gerçekleştireceğiz. Örgütlü kadın mücadelemizi nasıl daha fazla büyüteceğimizi konuşacağız. Barış ve Demokratik Toplum Sürecini daha güçlü örmenin yol ve yöntemlerini hep birlikte tartışacağız. Ülkede ve dünyada yaşanan gelişmeler, savaşlar ve bunun kadınlara yansımalarını tüm boyutlarıyla değerlendireceğiz. Kadın gündemlerini detaylı bir şekilde tartışacağımız bu toplantımızdan da güçlü planlamalarla çıkacağımıza inanarak bir kez daha hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
İran cezaevleri muhalifler ve kadınlar için işkencehaneye dönmüştür
Konuşmama başlamadan önce, aylardır hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunan ve iki gün önce şartlı tahliye edilen İranlı hak savunucusu Nergis Muhammedi’ye geçmiş olsun diyorum. Ağır sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olan Muhammedi’ye şifalar diliyor, dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Nergis Muhammedî’ye yaşatılan hak ihlalleri, hukuksuzluklar İran cezaevlerinde kadın tutsaklara yapılan işkencenin resmidir. İran cezaevleri muhalifler için, kadınlar için işkencehanelere dönmüştür. Yüzlerce tutsağın akıbeti belirsizliğini koruyor. Bir yandan savaşın yarattığı tahribat, diğer yandan içteki muhalif sesi kısmaya dönük baskı politikaları can almaya devam ediyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre sadece Nisan’dan bugüne 130 genç idam edilmiştir. Bu idamlar karşısında öfkeliyiz. Faşist rejim insanlığa karşı suç işliyor.
Afganistan’da kadın düşmanı hak ihlalleri Taliban zulmüyle sürdürülüyor
Yine Afganistan’da da kadın düşmanı ve hak ihlali uygulamalar, Taliban rejimi zulmüyle sürdürülüyor. Afganistan Kadınlarının Tarihini Dönüştürme Hareketi tarafından yapılan çağrı, zulmün boyutunu ortaya koymaktadır. Çağrıda hak ihlallerinin eşi görülmemiş bir düzeye ulaştığı vurgulanıyor. Kadınlara yönelik hedefli katliamlar yaşandığı belirtiliyor. İhlallerin belgelenmesi ve sorumluların yargılanması için uluslararası bağımsız bir mekanizmanın oluşturulması talep ediliyor.
Bugün İran’da, Afganistan’da, Sudan’da, Lübnan’da yaşanan savaşlar halkların savaşı değil; egemenlerin, kapitalist sistemin savaşıdır. Bu savaşların son bulması elbette ki tek bir kesimin mücadelesiyle olacak şey değildir. Kadınlar bu konuda üzerine düşen her türlü sorumluluğu dayanışmayla ve örgütlenmeyle yerine getiriyor.
Erkek egemen iktidarların sömürü ve inkar rejimine karşı çözüm, özgür ve eşit bir yaşamda ısrardır
Tüm dünya kadınları bugün bu bozuk ve yozlaşmış düzenin savaşlarına karşı sesini en güçlü şekilde yükseltiyor. Ancak özellikle Ortadoğu merkezli yürütülen bu savaşlar aynı zamanda gösteriyor ki Ortadoğu ülkelerinde demokrasi, eşitlik, özgürlük değil, erkek egemen rejimler tahkim edilmek isteniyor. Kadınların yok sayıldığı bir düzen kurulmak isteniyor. Ve bu erkek egemen düzen karşısında yürüteceğimiz mücadele, aynı zamanda nasıl bir yaşam istediğimizi de en güçlü şekilde ortaya koyduğumuz bir mücadeledir.
Afganistanlı kadınlar, Taliban rejimini istemiyor ve bunun karşısında direniyor. İranlı kadınlar, Molla rejimini istemiyor ve her türlü zulme rağmen direnişleriyle özgür ve eşit bir yaşamda ısrar ediyor. Suriyeli, Lübnanlı, Sudanlı kadınlar aynı şekilde mücadelelerini büyütüyorlar. Bizler de kendi yaşadığımız coğrafyadan şunu bir kez daha söylüyoruz: Erkek egemen iktidarların sömürü ve inkar rejimine karşı çözüm, özgür ve eşit bir yaşamda ısrardır.
Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı özgür ve eşit yaşamın çağrısıdır
Nitekim Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu yaşamın çağrısıdır. Ülkede yaşanan 50 yıllık çatışmanın son bulmasının, Kürt sorununda demokratik çözümün sağlanmasının çağrısı, aynı zamanda demokratikleşmenin ve demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılmasının çağrısıdır. Bu çağrının samimiyetini hem Sayın Öcalan hem de hareketi attıkları tarihi adımlarla defalarca kez göstermiştir. Bu sürecin samimi bir şekilde ilerlemesi de gerekli yasaların çıkarılmasıyla, Sayın Öcalan’ın statüsünün sağlanmasıyla mümkün olacaktır. Sayın Öcalan’ın özgür koşullarda çalışabileceği zeminin oluşturulmasıyla sağlanacaktır.
Barış Annelerinin Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerle yapmış olduğu görüşme önemlidir
Bu anlamıyla, Barış Annelerinin Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerle yapmış olduğu görüşme önemlidir. Barış Annelerinin mücadelesi bu toprakların en onurlu mücadelesidir. En zor süreçlerde dahi barış inadından, ısrarından vazgeçmeyen anneler işte bu taleplerle bir kez daha gerçek bir barışın nasıl gerçekleşeceğinin yolunu hepimize göstermiştir, demokratik siyasete göstermiştir. Bu kıymetli çalışmayla barışa en büyük katkıyı sunan Barış Annelerine bir kez daha teşekkür ediyor, mücadelelerini selamlıyoruz.
Meclis Komisyonunun raporundaki tespitler üzerinden derhal harekete geçilmelidir
Olması gerekenleri bir kez daha hatırlatıyoruz: Yasal düzenleme gerektirmeyen adımların atılması elzemdir. Meclis Komisyonu raporundaki tespitler üzerinden derhal harekete geçilmelidir. Hasta, siyasi mahpusların serbest bırakılması talebi görmezden gelinmemelidir. Cezaevlerindeki keyfi uygulamalara son verilmelidir. Bakın, Sincan Kadın Cezaevinde 34 yıllık tutsak Nedime Yaklav’ın tahliyesi yedinci kez ertelendi. Nedime Yaklav ile birlikte son bir ay içerisinde Sincan Cezaevinde üç kadın tutsağın daha tahliyesi yine keyfi gerekçelerle ertelenmiştir. Cezaevlerinde idare ve gözlem kurulları tarafından verilen keyfi kararlara müdahale edilmelidir. Nedime Yaklav ve cezası biten tüm siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır.
İstanbul Sözleşmesine geri dönülmesi Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin gerekliliğidir
11 Mayıs biz kadınlar açısından önemli bir tarihtir. 11 Mayıs 2014’te İstanbul Sözleşmesi, İstanbul’da imzaya açılmış, Türkiye ilk ve çekincesiz imzacı olan ülke olmuştur. Türkiye neden ilk imzacı olmuş ve İstanbul Sözleşmesini imzalamıştır? Diyarbakır’da yaşanan bir olay, Nahide Opuz. Aile içi şiddet ve devletin bir kadını koruyamaması davalarından biri. Bu davayla birlikte Türkiye mahkum ediliyor. Kadınların yaşamını savunmadığı için, insan hakkı ihlalinin yaşandığı bir süreçte hiçbir şekilde koruma ve önleme mekanizmalarını devreye koymadığı için. Bu davayla birlikte ilk defa aile içi şiddet bir insan hakkı ihlali olarak gösterilmiştir. Türkiye de kamuoyunda, “Evet, biz bir kadını koruyamadık” demesinler diye İstanbul Sözleşmesini bir özeleştiri sözleşmesi olarak görüyor; kadınların yaşamlarını koruyacağına ve devletin bütün imkanlarını seferber edeceğine dair hiçbir çekince göstermeden İstanbul Sözleşmesini imzalıyor. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesinin bir gereği olarak bir yasa daha çıkarıyor, 6284 Sayılı Kanun. Ama geldiğimiz aşamada Sayın Cumhurbaşkanı İstanbul Sözleşmesini bir kararname ile feshediyor. Bizler diyoruz ki; kadınların anayasası olarak tanımlanan, kadına yönelik şiddet ve katliamlara karşı kapsamlı bir eylem planı sunan, her bir maddesiyle herkesin eşitlik temelinde yaşamlarını güvence altına alan İstanbul Sözleşmesine geri dönülmesi Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin bir gerekliliğidir.
Türkiye’de İstanbul Sözleşmesinin feshi tüm kadınlara yönelik bir politikaya dönüştürüldü
Bakın, sözleşmenin feshiyle birlikte tüm kadınların ortak sesi şuydu: İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi kadınlara açılan savaşın resmiyetidir. Özellikle 2015 sonrası fiili savaş, çöktürme planlarıyla Kürt sorunu inkar edilerek güvenlikçi politikalar bağlamında Kürt kadınları üzerinden sürdürülürken, Türkiye’de İstanbul Sözleşmesinin feshiyle de tüm kadınlara yönelik bir politikaya dönüştürüldü. Eş başkanlık sistemine karşı kayyım uygulamalarıyla bu yapıldı. Özel savaş politikalarıyla Gülistan Doku’yu katleden, İpek Er’i katleden zihniyete cezasızlık yolu açılarak bu yapıldı. Kadınların nafaka hakkına göz dikilerek bu yapıldı. Kadın düşmanı kurumlarla işbirliği yaparak çıkarılan projelerle, genelgelerle bu yapıldı. LGBTİ+lara yönelik nefret suçlarını körükleyen politikalarla bu yapıldı.
Aile ve Nüfus On yılı Genelgesiyle kadına karşı işlenen suçlar meşrulaştırılmaktadır
Bugün kadınlara yönelik bu saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Şimdi de Aile ve Nüfus On Yılı Genelgesiyle bu yapılmak isteniyor. Ortada bir cinsiyetsizleştirme akımı yok; ortada cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren, yaşamın öznesi olan kadını görünmez kılan, ailenin içerisinde tanımlayan bir politika var. Sadece Nisan ayında 25 kadın katliamı gerçekleşti. 14 kadın ölümü, şüpheli olarak kayıtlara geçti. Ve bu kadınların çoğu yaşadığı şiddet ortamından uzaklaşmak istediği için, boşanmak istediği için katledildi. Yine Amasra’da 13 yaşında bir kız çocuğunu 36 kişinin istismar ettiği bilgisinin açığa çıkması bu ülkede kadınların, çocukların yaşamlarının nasıl tehlike altında olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Kadına, çocuğa karşı işlenen bu suçlar erkek egemen düzenden bağımsız değildir. Kadınların yaşamlarının korunması için var olan mekanizmaların etkin bir şekilde uygulanması, güçlü yasal düzenlemelerin yapılması gerekirken; cinsiyetçi genelgeler yayınlamak kadına karşı işlenen suçları meşrulaştırmaktır. Nefret suçlarının yasallaştırılması, resmi hale getirilmesidir.
Kadınların yaşamlarını cinsiyetçi genelgelerle hapsetmenize izin vermeyiz
Açıkça söylüyoruz; bu genelge kadın düşmanlığının 10 yıl boyunca resmi bir politikayla yürütüleceğinin genelgesidir. Kadınların yaşadıkları şiddet karşısında korunmayacağının genelgesidir. Aile ve nüfus politikaları adı altında hayata geçirilmek istenen erkek egemenliğini güçlendirmektir. İktidarın kadın bedenine müdahale etmesinin genelgesidir. Bu genelgede bütüncül politika, kadınların iradesini ve bedenini kontrol altına alma işbirliğidir. Erkek egemenliği üzerinden şekillenen kurumların cinsiyet eşitsizliğini daha fazla derinleştirmesidir. Kadınların haklarına, varlık ve eşitlik mücadelesi yürütenlerin kazanımlarına yönelik bütünlüklü bir saldırının adımlarıdır. Bu çok yönlü saldırı karşısında çok yönlü bir mücadeleyle duracağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Buradan yetkililere sesleniyoruz: Kadınların yaşamlarını cinsiyetçi genelgelerle erkek egemen ve “milli aile” gibi dayattığınız bir düzenin içerisine hapsetmenize izin vermeyeceğiz.
Her on kadından yedisi hijyen ürünlerine ulaşamıyor
Bugün milyonlarca kadın işsizlikle ve yoksullukla mücadele ederken, evlilik teşvik paketleri sunanlar bu yoksulluğu, işsizliği ve sömürüyü görmeyenlerdir. Yoksulluk ve enflasyon artarken ücretlerin her geçen gün erimesi nedeniyle kadınların en temel ihtiyacı olan hijyen ürünlerine dahi ulaşamadığı verilerle ortadadır. Hijyenik ped ve tampon fiyatlarındaki artış, kadınları regl dönemlerinde sağlıksız yöntemleri kullanmak zorunda bırakıyor. Her 10 kadından 7’si hijyen ürünlerine ulaşamıyor. Yine iş cinayetleri verilerine göre Nisan ayında 14 kadın ve 5 çocuk yaşamını yitirdi. Bu sadece kamuoyuna yansıyan bilgilerdir. Bu veriler bir kez daha gösteriyor ki kadınların evlerde olduğu gibi işyerlerinde de yaşam güvencesi yoktur. Kadınlar için güvenceli iş ve istihdam olmadığı gibi, kadını bir ek gelir kaynağı olarak gören bir zihniyet vardır. Kadınların çalışma koşullarının iyileştirilmesi dahi yine aile politikaları adı altında esnek çalışma, doğum izni gibi yöntemlerle daraltılmaktadır. Bakım emeği kadınların omuzlarına yüklenmiş görünmeyen bir emektir.
Kadın yoksulluğunu gidermenin yolu güvenceli iş ve istihdam alanları açmaktan geçer
Bu iktidar yayınladığı genelgede buna dair düzenleme yapacağını söylüyor. Ancak bunu bile yine kadının doğum yapması üzerinden düşünüyor; kadının yaşama ve çalışma hayatına katılması üzerinden değil. Kadın yoksulluğu yarı zamanlı, ev eksenli, kısa vadeli istihdam projeleriyle giderilemez. Kadın yoksulluğunu gidermenin yolu güvenceli iş ve istihdam alanları açmaktan geçer. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin maddelerini en güçlü şekilde hayata geçirmekten geçer. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 11. maddesinde yer alan istihdam alanında kadınlara eşit haklar sağlanmasından, 13. maddesinde yer alan ekonomik ve sosyal yaşamın diğer alanlarında ayrımcılığın önlenmesinden geçer. Yine, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerinde yer alan “eşit değerde işe eşit ücret” ilkesini, istihdam ve meslekte ayrımcılığın önlenmesini hayata geçirerek kadın yoksulluğuna dair gerçek çözümler üretilebilir. İşte çözüm taraf olunan uluslararası sözleşmelerin hükümlerinin yerine getirilmesidir. Kadınlar için özel bir bütçe ayrılmasıdır. Aksi her durum geçicidir ve kadın yoksulluğunu derinleştirmekten öteye geçmeyecektir. Ben bu vesileyle şunu özellikle söylemek istiyorum. Kadın yoksulluğuna, işsizliğe, sömürüye karşı direnen tüm kadınların mücadelesi mücadelemizdir ve bu mücadele kadınların dayanışmasıyla kazanacaktır. Tokat Şık Makas işçisi, Temel Conta direnişçisi kadınlardan aldığımız güçle hakkımıza ve emeğimize sahip çıkacak, kadın yoksulluğuna karşı direneceğiz.
Kadın milletvekillerine yönelik saldırıları asla kabul etmiyoruz
Şimdiye kadar saydığım hem sorun alanları ve hem de bunlara dair üreteceğimiz çözümün merkezi siyaset kurumundan geçmekte, demokratik siyaset alanından geçmekte. Bugün kadınların siyaset alanına gelmesi dahi aslında binbir emek isteyen bir durum. Hem toplumsal cinsiyet kodlarıyla mücadele etmek hem mevcut kadın düşmanı politikalarla mücadele etmek. Ama bizler her zaman söylüyoruz: Kadınlar siyasette temsil öznesi değildir, aynı zamanda değiştiren dönüştüren güçtür. Son zamanlarda erkek egemen düzenin, siyasetin eril dili her defasında kadın siyasetçileri hedef almaktan geri durmuyor. Özellikle son iki gündür kadın milletvekillerini hedef alan saldırılarla bir kez daha karşı karşıyayız. Bu saldırılarla kadınları siyasetin dışına iterek susturmak, sindirmek istediklerini çok iyi biliyoruz. Kadın milletvekillerini itibarsızlaştırmak, ailesi ve yaşamı üzerinde hedef göstermek hiç kimsenin haddi değildir. Bizler defalarca kez ırkçı, cinsiyetçi saldırıların hedefi olduk. Ancak bu saldırılar karşısında susmadık, sinmedik. Kadın milletvekillerine, siyasetçilere yönelik bu saldırıları asla kabul etmiyoruz. Asu Kaya’ya ve Evrim Rızvanoğlu’na dayanışma duygularımızı iletiyoruz.
16 Mayıs’ta “Barış İçin Adım At” yürüyüşlerinde buluşalım
Sevgili kadınlar, bu çoklu mücadele alanlarımızda yürüttüğümüz direniş bakidir. Bu mücadele alanlarımızı buluşturan ortak zeminin adı barıştır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan sürecin önündeki engellerin, belirsizliklerin kalkması ve sürecin başarılı şekilde ilerlemesi hepimizin ortak talebidir. Evde, sokakta, tarlada, fabrikada, kampüste direnen kadınlara çağrımızdır: 16 Mayıs saat 19.00’da tüm illerde eş zamanlı yapılacak “Barış İçin Adım At” yürüyüşlerinde buluşalım. Barış ve demokratik toplum talebimizi hep beraber haykıralım. Kars’tan İzmir’e, Amed’den İstanbul’a, Adana’dan Ankara’ya tüm kentlerde yapılacak yürüyüşlerde adımlarımızı barış, eşitlik, demokrasi ve adalet için atıyoruz. Yaşasın Kadın Dayanışması! Jin Jiyan Azadî.
13 Mayıs 2026
